Bir lügatın peşinde: Mahir Ünsal Eriş’ten bin sayfalık bir edebiyat macerası
- Litera

- 3 saat önce
- 6 dakikada okunur
Murat Şahin Öcal, Mahir Ünsal Eriş'in romanı, Harikalar Lügati üzerine yazdı: "Mahir Ünsal Eriş’in Harikalar Lügati, eski kelimelerin, unutulmuş bir dilin ve İstanbul’dan Urfa’ya uzanan gizemli bir yolculuğun izini sürerken okuru yavaşlamaya davet ediyor."

Ah, kimsenin vakti yok, oturup kalın kitaplar okumaya.
Hızlı okuma alışkanlıkları ile geçiyorlar küçürek öykülerin üzerinden.
Bir leğen dolusu suyu çıplak ayaklarıyla şıpırdatırken okyanusları aştıkları vehmiyle.
Mahir Ünsal Eriş bin sayfalık bir roman yazmış. Hacmine ve adına yakışır ciltli baskısını gördüğümde en son Babil Kulesi Kitabı eserini okuduğumu ve lezzetinin hâlâ dimağımda canlı olduğunu hissettim. Kendimi “Sen, Paul Auster’nin 4321’ini, Murakami’nin 1Q84’ünü okumuş adamsın, bunun da altından kalkarsın," diyerek ikna ettim. Mesele kalın kitapları okumaya ayrılacak vaktin kıt olmasında değil. Müşkül şu ki, belli bir yaşa geldiğinde kişi kas erimesi illeti ile mâlûl oluyor ve böyle heybetli kitapları elde tutmakta zorlanıyor. Şükür, korktuğum olmadı, dizlerimin üzerine bir yastık koyup kitabı üzerine yerleştirdikten sonra, cildin sol kapağı ile okuduğum sayfayı bir çamaşır mandalı marifeti ile sıkıştırdığımda son sayfaya kadar âdeta bir rahle üzerinden okuyormuşçasına rahat ilerledim.
Bin sayfa dile kolay. Kim bilir kaç fincan kahveyi, kaç küllük dolusu izmariti, kaç uykusuz geceyi, ihmâl ettiği sevdiklerinin müsâmahasını harmanlayıp, telkâri inceliğinde, tuğla cesametinde bir eser vücuda getirmiş Eriş. Kuşkusuz, harcında ezâ veren zamanlar ve müsveddeler üzerinde çalışırken sesli güldüğü zamanlar da olmuştur. Böyle bir macerayı yazarken eğlenmemek mümkün değil.
Kitap üzerine kelâm etmeden önce, bir asayiş tedbiri olarak şu ikazda bulunmak isterim: Pek çok edebiyat meraklısına mâlûm olduğu üzere, kitaplar da tıpkı insanlar gibi birbirini kıskanma eğilimindedir. Nasıl ki her cemiyette husumet, çekememezlik, hor görmek -nadiren takdir etmek- geçimsizlik, sebepsiz hiddetlenmek vb. duygular yaşandığı gerçekse, aynı asabi hararet metinler arasında da câridir. Kitaplar arasındaki gerginliğin fitili, ateşini yazarlar arasındaki münakaşadan alır. İki yazar arasındaki geçimsizlik o vakte kadar icrâ-i rezalete varan saç saça baş başa kavgaya dönüşmediyse, onlar uykuya daldıklarında yahut başka mevzuat ile meşgul olup hasmına ilgisini uyuttuğunda bu kez kitaplar arasında sürer. Eyvah ki kitaplığınızda Hemingway’in bir romanını Faulkner’ın bir kitabı ile yan yana yerleştirdi iseniz. Siz mutfakta köfte harcını kararken yanak yanağa duran o iki kitabın hurufatı huysuzlanıp kıpırdanmaya yek diğerinin canını yakmaya hamle eder.
Faulkner, bir röportajında Hemingway’i kastederek, “Okurunun sözlüğe bakmaya ihtiyaç duyacağı tek bir kelime bile kullandığı görülmemiştir,” demek suretiyle onun edebi dilini küçümser. Buna mukabil Hemingway, “Zavallı Faulkner. Güçlü duyguların süslü kelimelerden mi geldiğini sanıyor?” gibisinden bir cevap verir.
Benzer şekilde, kelimeler ve üslupla ilgili değil fakat edebiyatın toplumsal rolü hakkındaki keskin görüş farklılığı nedeniyle Sartre ile Camus’nün can ciğer kuzu sarması olduklarını söylemek de güçtür. O hâlde kitapları raflara dizerken Camus’nün Başkaldıran İnsan’ı ile onu tarihin dışına düşmekle suçlayan Sartre’ın Bulantı’sını yan yana koymak uygun olmaz. Alimallah, kitaplıkta insan kulağının işitemeyeceği frekansta uğultular cızırtılar başlar. Kulak duymasa da hane halkının sıhhati zamanla bu kıpırdayıştan zarar görür. Kitaplar birbirini hırpalar, şirazeler atar. Ev sahibi çareyi feng şui’de ya da "Yâ Hafîzu Yâ Kebîkeç" duasında ararlar fakat iş işten geçmiştir. Lafı uzattık, sadede gelelim. Diyeceğim şu ki akçeye kıyıp Harikalar Lügati’ni aldınız, okudunuz veya okumayı âtiye bıraktınız; sakın ola ki kitaplığınızda rastgele komşuların arasına terk etmeyin. Aciz aklımın erdiğince Mehmed Nüvid Bey’in Harikalar Lügati’nin iyi komşuluk tesis edeceği iki kitap vardır. Sol yanına Cervantes’in Don Kihote’sini, sağ yanına Bin Bir Gece Masalları’nı dikiniz. Uzak komşuların kem nazarlarından sakınmak üzere cepheyi İhsan Oktay Anar ve Murathan Mungan (bilhassa Şairin Romanı) ile tahkim ediniz. Kitapların birbirini kıskanmadan ya da hor görmeden, benim ayarımdır diyerek huzurla dinlenecekleri diziliş budur.
Roman, “Kısa Bir Açıklama” mukaddemesi ile başlıyor. Yazar bu sunuşta yaptığı izahatta, Abdulhamit devrinin paşalarından Manastırlı Ferid Namık Paşa’nın torunu Mikdat Bey’in zevcesi ve yazarımız Mahir Ünsal Bey’in babasının halası merhume Nüzhet Hanım’ın vefatından sonra evinde bulunan iki büyük koli dolusu, eski yazı ile kaleme alınmış kitap ve defterler arasında, yetmez bir de lügate tesadüf ettiğini söylüyor. O saatten sonra üzerine düşen vazifenin hüsnühat ile yazılmış olan bu evrakı yeni yazıya geçirmek olduğuna hükmediyor ve neticede yazarın bir yılını ciltlenmiş hâli ile elimizde tutuyoruz.
Mesnetsiz, ham bir şüpheyi dile getirmeye cüret ederek, romanın tam da “Kısa Bir Açıklama” başlığından itibaren başlamış olabileceğini ve bu düşüncenin romanı okurken beni bir hafiye merakı ile neşelendirdiğini söylemeliyim. Zannımca Sayın Eriş heteronim kullanmış. Yani bir hayali yazar. Kalem kâğıda aşina biri olarak bunu fevkalade eğlenceli bir usûl gördüğümü söylemeliyim. Esasen kendi zihnimizden damıttığımız satırları yazdıktan sonra, bu kısmın müellifi Şirazlı Ferdi Harabi’dir, sonrasında hadise şu şekilde devam etmiştir diyerek okuru o ikazdan itibaren kendi kalemimizden okumaya devam ettiğine ikna ederiz. Oysa öyle bir kişi yaşamamıştır. Bu çeşit oyunlarla yazar, hem namevcut şahsın imzasıyla nefsini o muhayyel yazarın gölgesinde dinlendirir hem de mahreminde sakladığı bir kalenderlik duygusu yaşar. Hayalet yazar ile karıştırılmasın. Hayalet yazar (ghost writer) mahcubiyet veya mecburiyetten, hayali yazar ise muziplikten doğar. Belki de vaziyet tam da Sayın Eriş’in anlattığı gibidir ve olur mu olur, bir kafede arkadaşlarımla sohbet ederken arkamdan yaklaşıp elinde rulo ettiği yazmaları kafama vurarak, “Bunlar da mı hayal ha, bunlar da mı?” diyerek bir güzel pataklayıp beni rezil edebilir. Aman… Adam sen de. Rezillik gelir geçer, Allah vücut sağlığı versin. Hafiyelik hevesini bir kenara koyup biraz da asıl mevzu hakkında mürekkep harcayalım.
Roman, Viyana’da musiki tahsil etmiş bir Osmanlı beyzadesi olan Mehmed Nüvid Bey’in gördüğü iki rüyadan sonra gaipten kendisine bir vazife telkin edildiğini fakat vazifenin ne olduğunu anlayamayıp çarnaçar hissettiği anda başlayan hadise ile harekete geçiyor. Rüyada ona “Nemika’yı bul” tebliğ edilir. Kelimenin manasını bilemez, arar bulamaz. Nihayet üstat bellediği ve müşterek telifat mesaisi olan lügat-nüvis Sami Bey’e danışır. Akıl hocası rüyaları dinledikten sonra Nemika’yı Urfa’da bulabileceğini söyleyip Mehmed Nüvid Bey’i bu seyahate çıkmasının elzem olduğuna, çıkmaz ise maneviyat gömleğinin bir düğmesinin ebediyen eksik kalacağına ikna eder. Romanın olay örgüsü, ikilinin İstanbul’da başlayıp Urfa’ya varmaya niyet eden seyahatlerinin serencamı boyunca gelişiyor. Nüvid Bey’in ikna olmasına, Sami Bey’in seyahatte kendisine eşlik edip emniyetini ve rahatını temin etmesi için Nikolaki adında bıçkın bir Rum delikanlıyı yanına katacağını söylemesi yardımcı oluyor. Bıçkın tarifi Mehmed Nüvid Bey’e ait, yoksa Nikolaki pek âlâ hariciyede Sefir-i Kebir değilse de maslahatgüzar olacak zarafet ve zekâya sahip. Aralarındaki ilişki roman boyunca tanışıklıktan dostluğa hatta kardeşlik yakınlığına varıyor. Hayatları farklı mensubiyet ve aidiyetlerle mühürlenmiş olsa da ayaktaşların, ayrı istikamette geçirdikleri ömürleri boyunca maneviyatlarının kumaşını aynı iplikle dokuyup, az biraz farklı görünmekle beraber yakın aşıboyası ile boyadıklarını görüyoruz. Mevki ve cemaatlerinin farklılığı aralarındaki dostluğun ilerlemesine engel olmadığı gibi derinleşmesini kolaylaştırıyor.
Roman, her birinin sonu Esmaihüsna’dan mülhem birer paragrafla düğümlenen doksan dokuz bölümle tamam oluyor. Kitapta, câri zamanda musikisine ve içerik zenginliğine nicedir kulaklarımızın sağır olduğu, ağzımızın tembellik ettiği lisân-ı metruk ile ve lügat-i garîbe’ye (az bilinen kelimeler) müracaat etmekten çekinmeyen bir dil kullanılmış. İçerik üslubun üzerine çıksaydı kaba olurdu. Üslup içeriği gölgede bıraksaydı gösterişçilik olurdu. Mahir Ünsal Eriş, üslup ve içerik arasındaki dengeyi romanın çağını ve karakterlerin yapısını esas alarak, okuru zorlayan ve fakat müstesna bir antrenmanla daima diri tutmayı başaran bir yerde kurmuş. Okur, romanın sürükleyici, eğlenceli ve mahzun toprağında daima itimat edilir bir sözlüğü elinde âsâ misali taşıyarak ağır ağır ilerliyor. Romanın en başarılı özelliklerinden biri de okuru yavaşlatması. İhsan Oktay Anar romanları ve Yervant Odyan’ın Abdülhamid ve Sherlock Holmes romanı lezzet terazisinde revaniye denk gelirse ise, Harikalar Lügati fıstıklı Antep baklavası dersem mübalağa etmiş olmam.
Doksan dokuz faslın her birinin, Allah’ın doksan dokuz adından birini anan ve o isimden taşan hikmeti anlatan son paragrafla nihayetlendiğini hatırlayalım. Mehmed Nüvid Bey bir hikâyeden diğerine geçerken Allah’ın adını, had bilen bir tevazu ile yüceltiyor. Yazar, Mehmed Nüvid Bey’i bu istikamette konuştururken okura telkinde bulunmuyor. Okuru kendi itikadına ya da imana davet gayretine girişmiyor. Sadece yaşadığı veya işittiği hadiselerin, kendi maneviyat kapılarının kilidini açan birer anahtar olduğunu fark ediyor ve bu idrakini defterine kaydediyor. Miftahı çevirip okuru o kapıdan içeri girmeye teşvik etmiyor.
Roman, Mahir Ünsal Eriş’in önceki eserlerine zerrece benzemiyor. Bir daha bu kalemden yeni bir roman daha yazar mı, yazmayı ister mi, bilemeyiz. Temennim odur ki gönlünden geçirmesin. Zeberci, nice taşlar kesip nice gümüş bükerek mücevherler imal eder fakat parmağına tek bir yüzük takar. Bu roman işte o yüzüğe emsaldir.
Kitabı bitirmeye nefesi yetmeyecek olanları da hesaba alarak, kapağını kapatıp rafa kaldırmadan evvel “Hulf” sözcüğünün yazıldığı kısmı (s. 348-349) okunmasını bilhassa salık veririm. Zannım odur ki bu iki sayfanın yazıldığı günün önceki gecesinde Tanpınar, Eriş’in rüyasına girmiş ve el vermiştir. Nasıl bir İstanbul tarifi ve hasreti olduğunu okuyunca hak vereceksiniz. Eriş, yazının imkânlarını sadece zengin hayal gücü ile genişletmekle değil aynı zamanda kalemi tutuşu ve kelimeleri seçişi ile de okuru koltuğa mıhlıyor.
Romanı okurken, Anadolu’nun bir zamanlar vaktiyle sahip olduğunu hayal etmekten müşterek bir saadet duyduğumuz irfanının, kadim kültürlerin, köy meydanlarında hoş geldin sedası ile esen rüzgârların; hasılı, şimdi mâziye baktığımızda hayli şüphe uyandıran “bir zamanlar Anadolu” masalının gerçek olmasını yürekten diliyor fakat câri zamanın mengenesinde yüreğimizin ezilmekte olduğu gerçeğinden kaçınamıyoruz. Mehmet Nüvid Bey’in Nikolaki ile Nemika’yı bulmak üzere şimdi bu yolun başında çıktıkları yolculukta o taşlı topraklı patikayı hangi uğursuz asfaltla döşedik ki dağa taşa barışı haykırmak isteyen Pippa Bacca adında şen bir kadın ta Milano’dan yola revan olup Kudüs’e varmayı niyet ederken daha Gebze’de yaşamdan koparıldı… Yalan da olsa anlat Mahir Ünsal, hoşuma gidiyor… O kadar geldiler ki üzerimize, insan bazı an güzel bir yalana olsun sığınmak istiyor.
HARİKALAR LÜGATI
Mahir Ünsal Eriş
Doğan Kitap, 2026
952 s.



































Yorumlar