Sevginin, şiddetin ve toprağın hafızası
- Aynur Kulak

- 10 saat önce
- 6 dakikada okunur
Aynur Kulak, Becky Manawatu’nun Bataklık adlı romanı üzerine yazdı: "Bataklık, insanın geçmişinden kaçamayacağını söylerken geçmişinin tutsağı olmak zorunda olmadığını da fısıldıyor."

Becky Manawatu’nun Bataklık (Ayrıkotu Yayınları) romanı, ilk romanı Yılan Balığı Avı’na (Ayrıkotu Yayınları – 2023) bıraktığı yerden devam ederken aslında aynı hikâyeyi başka bir yerden yeniden anlatıyor. Yılan Balığı Avı’nda annesiz ve babasız kalan sekiz yaşındaki Ārama’nın ağabeyi Taukiri tarafından teyzesi Kat ve Stu eniştesinin Kaikōura’daki çiftliğine götürülmesi, ardından Stu’nun öldürülmesiyle sonuçlanan trajedi, ailenin geçmişindeki yaraları görünür kılıyordu. Ancak o hikâyenin merkezinde önemli bir karakter olmasına rağmen Kat’in sesi yoktu. Manawatu’nun ikinci romanı tam da bu sessizliği kırıyor; öyle ki romanın orijinal ismi Kataraina olacak kadar anlatılan hikâyeye dair önemli bir virajdan bahsedebiliriz. Kat ve onun ailesi anlatının merkezine geçiyor; böylece ilk romanda yan karakter gibi görünen bir kadın, bütün bir aile tarihinin merkez taşıyıcısına dönüşüyor.
Bu nedenle Bataklık’ı yalnızca bir devam romanı olarak okumak eksik kalır. Roman, Yılan Balığı Avı’ndaki olayların öncesine ve sonrasına uzanırken aynı zamanda anlatılanların anlamını da değiştiriyor. İlk kitapta cinayet, şiddet, terk edilme, kardeşlik, yas ve hayatta kalma üzerinden baktığımız tematik yapı ikinci kitapta birkaç soruya dönüşmüş olarak karşılıyor bizi: Bir insanı sevdiğimizde onu ne kadar yıkabiliriz? Bir toprağa ait olduğumuzu düşündüğümüzde o toprağı ne kadar tahrip edebiliriz? Ve aile, insanı koruyan bir yuva olmaktan çıkıp travmanın kuşaktan kuşağa aktarıldığı bir mekâna dönüştüğünde sevgi ile şiddet arasındaki sınır nerede başlar? Becky Manawatu Bataklık romanı boyunca bu soruların hiç birine basit cevaplar vermiyor.
Kataraina: Sessiz Kadına Verilen Söz Hakkı
Becky Manawatu’nun bir roman yazarı olarak görünen en önemli özelliği birden fazla merkez karakterle hikâyeleri anlatma tercihi. Yılan Balığı Avı’nda karakter perspektifleri birbirine eklenerek tek bir aile trajedisinin farklı yüzlerini ortaya çıkarmıştı. Bu çoklu anlatım, karakterlerin hiçbirinin hikâyenin tamamına sahip olmamasını sağlamıştı. Manawatu Bataklık’da bu yöntemi daha da ileri götürüyor. Bu kez anlatının merkezinde Kataraina var. Fakat Manawatu, Kat’in hikâyesini yalnızca onun ağzından anlatmayı seçmiyor. Kat’in ailesi âdeta tek bir organizma gibi onun hayatını anlatmaya başlıyorlar. Dolayısıyla “ben” anlatıcı yerini çoğu zaman “biz”e bırakıyor.
Bu tercih bir hikayeyi farklı bir açıyla ele almaktan çok daha fazlası: Māori kültüründe (Yeni Zelanda yerli halkı) whānau (aile) ve whakapapa (Soy) kavramları, bireyi kendi başına duran kapalı bir varlık olarak değil, geçmiş ve gelecek kuşaklarla ilişkili bir varlık olarak düşünmeye imkân veriyor. Bataklık’ın anlatıcısının kolektifleşmesi de tam burada önem kazanıyor: Kat’in başına gelenler yalnızca Kat’in başına gelmemiştir. Onun bedeninde ve ruhunda aile tarihinin izleri vardır. Onun sessizliğinde önceki kuşakların sessizlikleri vardır. Onun korkusunda çocukların korkusu vardır. Onun toprağa bakışında ataların hafızası vardır.
Kat konuşamamış olabilir; fakat bu onun deneyiminin olmadığı anlamına gelmiyor. Tam tersine, Manawatu ikinci romanda ilk kitapta anlatılmamış olan bütün o deneyimi açıyor. Kat’in çocukluğu, aile ilişkileri, Stu ile ilişkisi, Ārama ile kurduğu bağ ve şiddetin içindeki varoluşu birer arka plan bilgisi olmaktan çıkarak; romanın asıl dramatik malzemesine dönüşüyor. Kat’in her türlü istismar nedeniyle susturulduğunu Bataklık’ta daha iyi anlıyoruz; ki bir kadının her türde istismar nedeniyle susturulmuş olmasının vurgulanması anlatısal dönüşümün temelini açıkça ortaya koyuyor.
Kat’in trajedisi, yalnızca şiddet gören bir kadın olması değil. İnsanın bazen kendisine zarar veren kişiyi de sevmesi. Bataklık tam da bu rahatsız edici gerçeğin üzerine gidiyor. Romanın gücü, Kat ile Stu arasındaki ilişkinin duygusal karmaşıklığını ortadan kaldırmamasında yatıyor. Sevgi, korku ve bağımlılık aynı ilişkinin içinde bulunabilir. Bazen sevgi, şiddetin karşıtı olmaktan çıkıp onun taşıyıcısına dönüşebilir. Bu nedenle Bataklık, aile içi şiddeti yalnızca fiziksel şiddet üzerinden ele almıyor, asıl mesele güç. Kimin konuşma hakkı var? Kimin sözüne inanılır? Kimin korkusu ciddiye alınır? Kim evin sahibi sayılır? Kim toprağın üzerinde hak iddia edebilir? Kim gitme özgürlüğüne sahiptir?
Stu: Evin, Erkeğin ve Mülkiyetin Şiddeti
Stu karakteri, Yılan Balığı Avı ile Bataklık arasındaki en önemli bağlantılardan biri. Ancak Bataklık’ta Stu yalnızca “kötü adam” olarak işlev görmüyor. Onun karakteri üzerinden erkeklik, mülkiyet, sahip olma arzusu ve aile içi iktidar sorgulanıyor. Özellikle “sahip olmak” ile “sevmek” arasındaki fark önemli: Bir insan “seni seviyorum” derken aslında “sana sahibim” diyebilir. Bir erkek evi koruduğunu düşünürken o evde yaşayan kadının özgürlüğünü yok edebilir. Bir insan toprağa bağlı olduğunu söylerken toprağın kendisini sömürebilir. Stu’nun temsil ettiği zihniyet bu nedenle yalnızca aile içi şiddetin zihniyeti değildir. Aynı zamanda mülkiyetçi bir zihniyet. Ev, kadın, çocuk ve toprak aynı sahiplik mantığının farklı nesneleri hâlinde. Bu noktada romanın “insanların birbirlerini ve atalarından kalma toprakları ne kadar yıkıcı sevdikleri” fikri bütün ağırlığıyla ortaya çıkıyor. Çünkü Bataklık’ta sevgi ile sahiplik arasında çok tehlikeli bir yakınlık var.
Bataklık: Romanın En Önemli Karakteri
Romanın orijinal Kataraina iken Bataklık olması çok yerinde bir tercih olmuş. Çünkü kitabın ismi olan Bataklık yalnızca bir mekân değil romanın en az Kat ve Stu kadar önemli bir karakteri Çünkü bataklık tıpkı karakterler gibi Suyun, toprağın, çürümenin, bitkinin ve geçmişin birbirine karıştığı bir organizma. Bataklık Kat’in ve atalarının gözyaşlarını taşıyan bir alan, Stu’nun öldürülmesinin ardından onun toprağında büyümeye devam eder. Bu hikaye adına son derece güçlü bir metafor. Çünkü bataklıkta hiçbir şey tamamen kaybolmaz. Ölü olan şeyler çürür. Ama çürümek yok olmak değildir. Çürüyen şey başka bir şeyin parçasına dönüşür. İşte Manawatu’nun travma anlayışı da böyledir. Geçmiş ölmez. Biçim değiştirir. Büyükannenin yaşadığı şiddet, kızının korkusuna dönüşebilir. Annenin suskunluğu çocuğun davranışlarına dönüşebilir. Bir cinayet aile anlatısında bir sır hâline gelebilir. Bir toprak parçası suçun hafızasını taşıyabilir. Dolayısıyla bataklık, kuşaklararası travmanın maddi biçimidir.
Romanın en önemli temalarından biri de toprakla kurulan ilişki. Stu’nun mülkü olarak görülen arazi, roman ilerledikçe yalnızca özel mülkiyet kategorisi içinde düşünülemeyecek kadar karmaşık. Çünkü Māori dünya görüşünde whenua, yalnızca “üzerinde yaşanan toprak” değildir; insanın kimliği, kökeni, ataları ve topluluğuyla ilişki kurduğu canlı bir varlık alanı. Bu nedenle romanın temel çatışmalarından biri aslında iki farklı toprak anlayışının çatışması: Toprak sahip misindir, yoksa ait mi? Bu fark küçük gibi görünür ama bütün romanı değiştiren en önemli unsur aslında. “Ben bu toprağa aitim.” Bataklık’ta bu düşünce çok güçlü bir yankıya sahip. İnsan toprağın sahibi olduğunu düşünürken, sonunda toprağın insanın hafızasına sahip olduğu ortaya çıkıyor çünkü.
Cinayeti Araştırmak, Aslında Geçmişi Araştırmaktır
Mülkiyet, hafıza ve cinayet üçgeni hikaye boyunca çok iyi çalışıyor. İnsanların toprağı kullanma biçimi, toprağın kimin adına konuştuğu ve doğal çevrenin nasıl dönüştürüldüğü, aile tarihindeki şiddetin daha geniş tarihsel biçimlerini düşündürüyor. Bu nedenle romanın “toprağı sevmek” fikri de masum bir nostalji değil. İnsanlar toprağa bağlanabilir. Ama aynı insanlar toprağa zarar da verebilir. Toprak üzerinde hak iddia edebilir. Onu sahiplenebilir. Onun geçmişini silebilir. Bataklık, aile içindeki sahiplenme ile toprağa yönelik sahiplenme arasında bilinçli bir paralellik kuruyor. Bir kadına “benimsin” demek ile bir toprağa “benim” demek arasında, romanın dünyasında düşündüğümüzden daha fazla benzerlik var. Her ikisinin altında yatan sebep mülkiyet arzusu.
Romanın cinayet damarının asıl işlevi bu noktada anlaşılıyor. Karakterlerin cinayet çevresinde yürüttüğü araştırma, bir suç dosyasını çözmekten çok, aile tarihinin parçalarını birleştiriyor. Her bilgi yeni bir soruya, her cevap başka bir sırra, her sır daha eski bir acıya bağlanıyor. Böylece romanın soruşturması geriye doğru ilerliyor. Cinayet araştırılırken Kat’in hayatına, Kat’in hayatı araştırılırken ailesine, aile araştırılırken atalara, atalar araştırılırken toprağa, toprak araştırılırken sömürge tarihine ulaşılıyor. Bu anlamda Bataklık, polisiye romanın soruşturma mantığını aile romanının hafıza mantığıyla birleştiriyor.
Anlatıda Biçim, Çok Seslilik ve Parçalı Zaman
Romanın toprak ve insan hafızası üzerinden zamanı parçalı olarak sunması romanın biçimsel unsurunu iki başlık üzerinden çok iyi kullanmasında yatıyor. Birinci başlık; “Kız adamı vurdu”, ikinci başlık “Alan Araştırması”.
Roman boyunca süren “Kız adamı vurdu” başlıkları neden bu kadar önemli? Manawatu, romandaki bölümlerin zamanını doğrudan tarih vererek belirtmek yerine cinayeti bir zaman ölçüsü olarak kullanıyor. Yani bizlerin eline bir tür kronometre veriyor ve her başlık bu kronometrenin sıfır noktasına getiriyor bizi: “Kızın adamı vurduğu an.” Bu anın çevresinde zaman sürekli ileri ve geri hareket ediyor. Bu bölüm başlıkları romanın kronolojisini parçalamak için değil, cinayetin etrafında bütün bir aile ve atalar tarihini döndürmek için kullanılıyor.
Gelelim “Alan Araştırması” başlıklarına ve romandaki işlevlerine. Bu başlıklar altında Cairo ve Hana ile tanışıyoruz. Cairo ve Hana çevre bilimleriyle/alan araştırmalarıyla ilgilenen genç kadınlardır. Onların işi bataklığın neden giderek büyüdüğünü ve olağandışı biçimde değiştiğini araştırmaktır. Bu çok önemli, çünkü Stuart Johnson öldürüldükten sonra bataklık da sanki ölümü takip eden bir canlı organizma gibi hareket etmeye başlar. Johnson ailesinin uzun zamandır kurutmaya çalıştığı alan artık tersine büyümektedir. Romanın dünyasında bunun sıradan, bilimsel bir açıklaması kolay değildir. Dolayısıyla Cairo ve Hana’nın araştırması aslında iki farklı açıklama biçimini karşı karşıya getirir: Bilimsel soru:“Bu toprakta ne oluyor? Māori/whakapapa merkezli soru:“Bu toprak neyi hatırlıyor?” Romanın stratejisi, bu iki sorudan birini diğerinin karşısına koymamasında. Bataklık’ın belki de en güçlü fikri tam burada ortaya çıkıyor: İnsanlar sustuğunda, toprak konuşmaya başlayabilir.
Bataklık, adını aldığı doğa parçası gibi kolayca çözülemeyen, içine girdikçe derinleşen bir roman. Romanın merkezinde bir cinayet vardır ama kitap bir cinayet romanı değildir. Bir aile vardır ama yalnızca aile romanı değildir. Bir kadın vardır ama yalnızca kadınlık hikâyesi değildir. Bir toprak vardır ama yalnızca mekân değildir. Bir bataklık vardır ama yalnızca doğa değildir. Bütün bunlar birbirine dönüşür. Kat’in bedeni ailenin hafızasına dönüşür. Stu’nun şiddeti bir kuşağın travmasına dönüşür. Ārama, bir çocuğun ötesinde aile tarihindeki şiddetin tanığına dönüşür. Ārama’yı teyzesi Kat’in yanına götüren abi Taukiri’nin sorumluluk duygusu suçlulukla iç içe geçer. “Biz” anlatısına dönüşen tüm karakterlerin araştırması cinayetin ötesine geçerek geçmişi soruşturmaya dönüşüyor. Cairo ve Hana, miras aldıkları travmanın yalnızca taşıyıcıları değil, onu dönüştürme ihtimali olan yeni kuşağın temsilcileridir. Ve bataklık, bütün bu hikâyelerin altında sessizce büyür. Belki de romanın en güçlü düşüncesi burada saklı: İnsanların birbirlerine yaptıkları hiçbir şey yalnızca iki insan arasında kalmaz.
Becky Manawatu bu yüzden karanlık bir aile hikayesinin içinde bile geleceğe küçük bir alan bırakıyor. Bataklık, insanın geçmişinden kaçamayacağını söylerken geçmişinin tutsağı olmak zorunda olmadığını da fısıldar. Aile konuşmaya başladığında, bataklık da konuşmaya başlar.
BATAKLIK
Becky Manawatu
Ayrıkotu Yayınları, 2025
Çeviri: Ezgi Kezban Çolak
Tür: Roman
309 s.



































Yorumlar