Çocuk edebiyatı alanında uzmanlaşmış birkaç kişi buluşunca ne yapar?
Seda Aksoy Evren, Litera Edebiyat için çocuk edebiyatı üzerine yaptığı söyleşilere, "Çocuk Edebiyat Söyleşileri" projesi ile devam ediyor:
“Çocuk edebiyatında sırf belli eleştirilerden korunmak ve otorite inşa etmek için oluşturulan inorganik kliklere, liyakatten kopuk sosyal medya gruplarına, tek bir sesin kalkanında çoğalan inisiyatiflere fazlasıyla doymuştuk. Sonra, ‘Bizim bahçede oynamak isteyen başka arkadaşlar var mıdır?’ diye sorduk.”

Çocuk edebiyatı alanında uzmanlaşmış birkaç kişi buluşunca ne yapar?
Elbette çocuk edebiyatı hakkındaki farklı konuları derinlemesine değerlendirerek sohbet eder.
İşte sevgili Nihal Ünver ve Emek Yurdakul yaklaşık iki yıl önce aralarında yaptıkları bu sohbetten o kadar çok keyif almışlar ki, bunu daha geniş çevrelere yaymak istemişler. Kendilerine ait bahçelerine çocuk edebiyat alanına benzer bir çerçeveden bakan başka arkadaşlarını da davet edince “Çocuk Edebiyat Söyleşileri” projesi doğmuş.
Grup şu anda Alp Gökalp, Emek Yurdakul, Hafize Çınar Güner, Mehmet Erkurt, Müjde Başkale, Nihal Ünver, Tülin Sadıkoğlu ve Yunus Bekir Yurdakul’dan oluşuyor.
Mart ayında Robinson Crusoe 389’da başlayan bu keyifli projenin üyeleri ile konuştuk.
"Çocuk Edebiyatı Söyleşileri" projesinin tohumu ilk ne zaman atıldı? Aslında ekibin üyelerine baktığımızda bu projenin oluşması kadar doğal bir şey olamaz sanırım ama yine de böyle güzel birlikteliklerin başlangıç hikâyesini duymak iyi hissettiriyor.
Nihal Ünver: ‘Bir araya gelme ihtiyacı’ yola çıkmamızda çok önemli bir ateşleyici oldu. Bu alanda çalışanlar bilir; editörlük, yazarlık, illüstratörlük genellikle tek başına ve iletişim kurmaya pek ihtiyaç duyulmadan yapılan işler… Bu nedenle kimi zaman müthiş yalnız hissettiğimiz anların içinde buluyoruz kendimizi. Bu bazen bir metni yayına hazırlarken işin içinden çıkamadığımızda ya da bir sosyal medya fenomeninin yarattığı bir ‘olay’da dayanışma ihtiyacı olarak belirebiliyor. Çok örnek sayabilirim bu ihtiyaca yol açan. Bazı işler doğası gereği yapan kişiyi izolasyona itse de, aslında hiçbir iş mesleki bağlamı da düşününce kendini soyutlayarak, meslektaşlarla görüşmeden, sorunlarla tek başına mücadele etmeye çalışarak yapılmamalı. Rekabet gütmeden içimizi açabileceğimiz bir ‘bir araya’ geliş aslında bu. Bir de tabii deneyimlerimizi paylaşmak istiyoruz; bir okulumuz yok, ustalık çıraklık ilişkisi de artık arkaik bir şeymiş geliyor, bizden sonraki kuşaklara pek dokunmuyor. Emek Yurdakul’la ilk buluşmamızda, saatler süren sohbetimizden sonra bu buluşmaları neden daha geniş çevremizle yapmıyoruz diye sorduk birbirimize ve sonunda “Çocuk Edebiyatı Söyleşileri” çıktı ortaya. Yakınımızda sık sık bir araya geldiğimiz isimleri davet ettik ve daha geniş bir çemberle işte bir aradayız.
Emek Yurdakul: Gerçekten bir alana ihtiyacımız varmış… Yaklaşık iki yıl önceydi Nihal’le sözü edilen buluşmamız. O gün sohbetin bu kadar büyüyebileceğini ve uzun soluklu olabileceğini o günlerde ikimiz de tahmin etmemiştik. Her başlıkta ya aynı noktaya ya da paralel yollara vardığımızı hatırlıyorum. Şaşırdığımızı da. Ama sonunda bize ait bir bahçemiz oldu. Sonra, “Bizim bahçede oynamak isteyen başka arkadaşlar var mıdır?” diye sorduk birbirimize. Alana benzer yaklaşan, aynı toprakta yeşerebilecek insanlar… Yavaş yavaş çoğaldık. Buluşmalar rahatça top koşturduğumuz bir alana dönüştü. Çoğumuz birbirimizi tanıyorduk, kimimiz sohbetlerde tanıştı birbiriyle. Ama tanıdıklarımızla bile, sözün özgürlüğü ve içtenliği sayesinde bahçemizde yeniden tanıştık. Başlattığımız söyleşiler de, bahçeden sokağa taşıp, ‘Başka oynamak isteyen var mı?’ diye bakmalarımız bence. Sadece bizim değil herkesin bu bahçelere ihtiyacı var diye düşünüyoruz. Özellikle de çalışma hayatı içerisinde. Umarım diğer bahçelerden çıkan ya da yalnız hisseden arkadaşlarla çokça buluşuruz.
Mehmet Erkurt: Tam da Nihal’in dediği ve Emek’in en iyisini dilediği üzere, işin talep ettiği sağlıklı yalnızlığa biraz fazla kapılmış, kendini yalıtmanın sınırını kaçırmıştık. Galiba kurduğumuz pek çok ilişkide kendini hemen hissettiren, “merhaba”dan ve “nasılsınız?”dan bile insanı soğutan o bitmez oportünizmin yarattığı bir bezginlik, küskünlük de vardı. Seni sadece ‘kitabının yayımlanmasına bir katkı’ gibi gören, edebiyatla ve çocukla hiçbir derdi olmayan kalabalıklardan ve iz bırakmayan yığınla diyalogdan epey bunalmıştık. Sonra COVID-19 pandemisi geldi ve halihazırdaki ıssızlaşma hali geçici ama iz bırakan bir normale dönüştü; her yaştan bireyde olduğu gibi. Bir yandan da (bunu sonradan, sohbetlerimizde fark ettik) çocuk edebiyatında sırf belli eleştirilerden korunmak ve otorite inşa etmek için ‘güvenli bölge’ amacıyla oluşturulan inorganik kliklere, liyakatten kopuk sosyal medya gruplarına, tek bir sesin kalkanında ya da himayesinde çoğalan inisiyatiflere de fazlasıyla doymuştuk. Bunların yine de görece yaşanabilir günlerimiz olduğunu bilmiyorduk elbette. Zira buna ekonomik darboğazlar ve vahşileşen bir sansür ortamı eklendi. Edebiyattan ve çocuktan kopukluğu, halihazırdaki sansürü ve yetişkinlerin çocuğa dair kaygılarını körükleyip, köpürtüp, yeniden biçimleyerek bir endüstriye, kazanç kapısına dönüştüren unvan dolgulu ama etik yoksunu isimlerin, guruların, sözde kamuoyu liderlerinin estirdiği histeri artık dayanılmaz bir noktaya gelmişti. Ekonomik olarak hayatta kalma tepkilerinin ötesine geçememeye başlayan yayınevleri de artık eskisi gibi sözünü sakınmazlık edemiyor, on yıllardır dile getirdiği ilkelerinden ödün vermek zorunda kalabiliyor, dönüştürücü adımların zıttı bir uyumlanmayı tercih edebiliyordu. İşte bu bağlamda Nihal’e ve sonra, “Mehmet gel, köşelerimizde delirmeyelim, sohbet edelim,” diyen Emek’e teşekkür ederek başlamak istiyorum. Çünkü biz önce uzun bir süre konuştuk. Sohbet ettik. Davet ettik, çoğaldık, yoğunlaştık. Sonra da bugün buluşmamızı sağlayan ilk adımları attık.

2) Ekip üyelerini kısaca tanıyabilir miyiz?
Nihal Ünver: Alp Gökalp, Emek Yurdakul, Hafize Çınar Güner, Mehmet Erkurt, Müjde Başkale, Tülin Sadıkoğlu ve Yunus Bekir Yurdakul’dan oluşuyor grubumuz. Tek tek burada tanıtmasam da tüm bu isimler çocuk edebiyatı alanında özenli çalışmalar yapan, farklı konularda uzmanlaşmış arkadaşlarımız. Yunus Bekir Yurdakul özellikle bilgi birikimi ve deneyimleriyle zihnimizi açan çok kıymetli bir isim. İyi ki bizimle. İlk söyleşimizi de Tülin’in moderatörlüğünde, “Dünden Bugüne Türkiye’de Çocuk Edebiyatı” başlığı altında, Bekir Bey’le yaptık. Müthiş ilgi gördü ilk oturumumuz, saatler yetmedi. Bu ilgi söyleşilerin devamına dair bizi çok motive etti. İkinci söyleşimizi de Mehmet’in moderatörlüğünde, konuğumuz editör Özlem Akcan ve benimle gerçekleştirdik. Başlığımız, “Çocuk Edebiyatına Editörce Bakış”tı. Seçtiğimiz başlıklar ve konuklarımız, bu söyleşi grubumuzun üyeleri ve sıradaki adımları hakkında ipucu veriyordur.
3) Türkiye'de çocuk edebiyatının gelişimini nasıl değerlendiriyorsunuz? İyi ve gelişmesi gereken yönlerimiz neler?
Hafize Çınar Güner: Türkiye’de çocuk ve ilk gençlik yayınlarının sayısı her geçen yıl artıyor. Türkiye Yayıncılar Birliği’nin 2025 raporuna göre çocuk kitapları yayıncılık piyasasının %15’ine sahip. Her geçen gün yeni bir yayınevinin çocuk kitapları alanına girdiğini öğreniyoruz. Holdingler, bankalar, büyük yayınevleri, butik yayınevleri, hatta şimdilerde MEB ve Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı da duruma el attı. Yayıncılık pastasında çocuk kitaplarına ayrılan dilim her geçen yıl daha da büyüyor. Çocuk kitapları kategorileri de çeşitleniyor. Bebek kitaplarında, kurgu dışı kitaplarda, çizgi romanlarda, ilk okuma kitaplarında ciddi bir artış var. Ebeveynler kendileri kitap okumasalar da çocukları birer okur olsun, çocukları kitap okusun istiyorlar. Ama burada kitaba yüklenen anlam dikkat çekici. Kitap maalesef hâlâ bir eğitim aracı olarak görülüyor. Kitabın çocuğa illaki bir şeyler öğretmesi bekleniyor, kitaba bir kurtarıcı olarak bakılıyor. Değerleri aktarmada, rutin oluşturmada, uyum sağlamada, alışkanlıkları kazanmada ve hatta müfredatın kazanımlarını çocuğa aktarmada çocuk kitaplarından medet umuluyor. Kitaplar, hikâyeler yaşamı anlamlandırmada elbette bizlere yol göstericidir ama burada kastettiğim şey bu değil. Bahar ayları geldiğinde yayıncıların çoğunun gözü kulağı açıklanacak olan zincir okulların kitap listelerinde oluyor. Acaba kitaplarının kaçı o listelere girdi?.. Çünkü günümüz ekonomik koşullarında okullara yapılan o toplu satışlar çok önemli. O listelere girebilecek yazarlar, çizerler seçilmeli ve o listeler için kitaplar basılmalı… Öyle ki yazılandan çok yazarın çocuklarla etkinlik yapıp yapmaması, sosyal medyadaki takipçisi sayısı, kişisel bağlantıları, bilinirliği daha değerli görülebiliyor. Kitaba bakışımız kadar toplumsal ve kültürel olarak çocuğa bakışımız da burada etkili. Devletin sosyal, kültürel politikaları oldukça belirleyici. Çocuk işçi sayılarını, istismar vakalarını dahası çocuk cinayetlerini konuştuğumuz bir ülkede yaşıyoruz. Hazır sözü çocuğa bakışımıza getirmişken “çocuğa görelik” kavramından da söz edelim ve hemen şunu soralım: “Çocuğa görelik” dediğimizde çocuğu gerçekten öncelemiş oluyor muyuz? Yoksa farklı otoritelerin kendi bakış açılarını dayatmasına izin veren bir sansür alanı mı açıyoruz?.. Çünkü çocuğa görelik zamana ve kültüre göre değişiklik gösteren bir kavram. Bundan elli yıl önceki çocuğa yaklaşımımızla bugünkü aynı değil. Ya da İskandinav edebiyatındaki çocuğa görelik ile bizim anladığımız çocuğa görelik arasında ciddi bir fark var. Bu kavramın çerçevesini doğru çizmeliyiz, aksi takdirde bu bir sansür meselesi olarak da karşımıza çıkar, nitekim de çıkıyor. Çocuk edebiyatında farklı hayatlara, farklı yaşamlardan ve kültürlerden sözcüklere yer olmayacağına dair inanç, çocuğu koruma düşüncesi altında çocuk edebiyatını sığlaştırıyor. Kitaplar yasaklanıyor, poşete sokuluyor… Burada çocuk değil yetişkinlerin korkuları, inançları devreye giriyor. Aslında burada güvenmediğimiz çocuk değil, kendimiziz. Cinsellik, ölüm, göç gibi pek çok konuda aslında önce biz yetişkinlerin kendimize açıklamakta zorlandığı şeyler var. Bu yüzden de çocukları korumaya çalışıyor görünüyoruz ama aslında onları yaşama dair güçlendirecek iyi edebiyat aşılarını da kaçırıyoruz.
Tülin Sadıkoğlu: Ülkemizde nitelikli, ilgi çekici, çocuğa okuma zevki ve edebiyat duygusu veren kitaplar gerçekten basılıyor. Büyük yayınevleri programlarında çocuk kitaplarına da yer açarken, yalnızca çocuk kitabı yayımlayan yayınevlerinin sayısı giderek artıyor. Anne babalar çocuklarının iyi bir okur olmasını önemsiyor. Bu açıdan bakınca olumlu gelişmeler olduğunu söyleyebiliriz. Önemli olan elbette çocukların nitelikli kitaplarla buluşmasını sağlamak çünkü bu kitaplar sayesinde edinecekleri edebiyat zevkiyle daha seçici olacaklardır. Bu da okuma kültürünün yerleşmesiyle ilgili bir mesele.
Çocuk edebiyatının gelişiminin önünde gördüğüm en büyük engel ise, Hafize’nin de değindiği, sansür ve otosansür meselesi. Artan iyi örneklerle başladım sözüme ama bugün raflarda edebî niteliği düşük sayısız kitap var. Çocukların duygu ve düşünce dünyasını geliştirecek, dünyaya daha geniş bir perspektiften bakmalarını sağlayacak kitaplar yerine çatışması olmayan, çocuklara soru sordurmayan, derinlemesine düşündürmeyen, farklı yaşamların var olma hakkını dillendirmeyen kitaplar neredeyse çoğunlukta. Baktığımızda nitelikli kitap sayısının artması yayınevlerinin sorumluluğunda. Ancak yayınevlerinin üzerinde hem ailelerden hem de okullardan gelen, zaman zaman da siyasi konjonktürden kaynaklanan çok fazla baskı var. Kültür işi yapsalar da neticede yayınevleri ticari kuruluşlar ve bu baskılara dayanmak o kadar kolay değil. O nedenle de yayınevleri okullara girmeyecek kitap basmaya çoğu zaman cesaret edemiyor. Öğretmenler, ailelerden tepki alabileceklerini düşündükleri kitapları öneremiyor. Dolayısıyla sansür ve otosansür tek değil, çok başlı bir sorun ve kanımca çocuk edebiyatının gelişimi önünde de bugün için en büyük engel.
Yunus Bekir Yurdakul: Kitapların hayatımızdaki yeri başat olmalı anlayışıyla uzun yıllar omuz omuza olduğum bir dostun, yıllar sonra kütüphanemizi görünce, “Niye işgal ettiniz bu odayı? Yatılırdı burada” deyişi bugünümüz ne güzel özetliyor.
Kitaplarla arkadaşlığımız, dostluğumuz, yakınlığımızda yaşadığımız daralma pazara da yansıyınca yayınevlerimiz de satış olanaklarını gördükleri çocuk yazını alanına yöneldiler. Onlara göre görece kolaydı da çocuklar için kitap yayımlamak. Bu anlayışa, çocuklar için yazmanın çok daha kolay, daha basit olduğunu sanan ‘yazar’lar da katılınca söz konusu alan kocaman bir çöplüğe dönüştü.
Harcama kalemlerimiz arasında 200’lü basamaklarda yer alan kitaplara bütçe ayıramama hallerimiz, dolayısıyla bu alanda nitelikten uzaklara savrulmalarımızın yaygınlaşmasına bir de yazınsal kitapları illa ki bir şey öğreten, bilgi veren olarak bilme ve değerlendirmelerimiz de bu nitelik yitimine tüy dikti.
Çeviri yapıtlarda yeni kuşağın Türkçeden uzak anlayış ve yaklaşımı da alanın başka bir sorunu olarak ortada duruyor.
Bunca olumsuzluğa karşın, yalnızca çocuklar için ve nitelikli yapıtlar yayımlamak üzere kurulan ilk yayınevimiz elli yaşına olsun erişmemişken yine de Türk çocuk ve gençlik yazını alanındaki çabalarımız bugün dikkate değer, ciddiye alınır bir noktadadır. Tülin’e bu noktada ben de katılıyorum.
Pazar kaygısıyla:
Hâlâ ‘edepli kitaplar’ derdinde olsak da…
Çocukların yüz yüze olduğu çoğu konuyu ‘tabu’ saysak da…
Yer yer tasarım, resimleme, düzeltme, baskı ve benzeri alanlarda niteliği ıskalasak da…
Yazımda, noktalamada yanlışı sürdürmekte; hatalı yaklaşımlarda ayak diresek de…
Kısacası yazarken, yayıma hazırlarken sansür denilen ‘zor’u aşkla ‘kılavuz’ bellesek de…
Çocuk yazınımız yine de yarın ve yakın gelecek için umut verici noktadadır.
Umarımız, çıkış noktamız mı? Sıkıntılara yol açan, bizi durduran, yukarıda sıralanan ne varsa onlardan uzaklaşmakta saklıdır. Bir de elbette erkin, yönetimin nitelikli çalışmalara yurtta ve yurtdışındaki yan bakışından bağımsız kendi göbeğimizi kesmemizde…
Emek Yurdakul: Arkadaşlarımın hemfikir olduğumuz pek çok konuya değindiğini düşünüyorum yanıtlarında. Benim alanda eksikliği hissediliyor diyebileceğim ve ekleyebileceğim temel şey, eleştirmenler. Ne yazık ki onlara çok ihtiyacımız var ama bugün bir eleştirmene saygı gösterilir mi? Sosyal medyayla kendine geniş bir alan bulan linç kültürünün buna izin vereceğini sanmıyorum. Yine de bir umut…
Mehmet Erkurt: Ben de Emek’in vurguladığı noktaya bir ek yapmak istiyorum. Eleştirisizlik aslında sadece çocuk edebiyatını değil, külliyen edebiyatı olumsuz yönde etkiliyor. Evet, dünya genelinde kültür içerikleri konusunda bir ‘kısalık’ arayışı ve sabırsızlık olduğunu artık kabul ettik; ne kadar süreceği ve neye dönüşeceği şu an için belirsiz bir ‘kısa içerik’ beklentisi ve üretimi baskın olan. Okurlar bile, hangi yaşta olursa olsun, uzun metinlerden çekinir hale geldi. Bunu uluslararası fuarlarda özellikle konuşuyoruz. Aynı yetişkin, elbette kitap üzerine kuracağı cümleleri, kaleme alacağı yazıları da benzer biçimde kısa tutma ve kitlesine doğrudan, özet paylaşımlarla iletme ve bir an önce okunma derdine düşüyor. Bunu illaki ahlanıp vahlanacak bir durum olarak ifade etmiyorum, kültürün teknolojiden, ekonomiden ve içinde bulunduğu büyük sistemin diğer unsurlarından etkilenmemesi ne mümkün? Bilakis, onlarla biçimleniyor. Geldiğimiz noktanın kaçınılmaz ve zaman içinde yine başka bir şeye dönüşecek sonuçlarından biri diyelim. Ama Türkiye özelinde bir durum daha var ki, o da bildiğimiz basının ve okurun ondan beklentisinin dönüşümü. Özellikle ekonomik bağlamla birlikte alanını ve eleştirelliğini giderek kaybeden kültür basını, şu anda kitaplardaki sahipsizliğin önemli nedenlerinden biri. Eleştirinin maddi karşılığı yok, alana emek ve zaman verenin pek bir telif umudu kaldığını söyleyemeyiz. Eleştiri, sadece ‘önerileni’ öne çıkardığı zaman bile ciddi bir işleve sahipti çünkü ‘önerilmemenin’ de bir gücü vardı. Yazarı ve yayıncıyı daha iyisini yapmaya iten bir güçtü bu. Tek başına bir yayınevi tarafından kabul edilmemek ya da kabul sonrası satışların düşük olması yazara pek az fikir veriyor. Çünkü ticari boyutta eserin kendisi dışında hesaba katılacak, suçlanacak çok faktör var; ki bunlar eleştiri alanlarında bile vardı. Ama en azından üzerine düşünülecek daha çok cümle vardı. Bu da vahşi sansürün, kısa yoldan yok etmenin önünde bir engeldi. Kültür alanında argümanlar azaldı, süslü nobranlık arttı. Dolayısıyla genel durumu ele alan, anlama niyeti koyan, neyin nasıl geliştirilebileceğine yönelik öneriler içeren, en azından düşünce basamaklarının ifade bulduğu sözlere, paylaşım olanaklarına ihtiyacımız epey arttı.
Nihal Ünver: Arkadaşlarıma küçük bir ek yapmak isterim ben de. Kitaba erişim sorunu, sansür kültürünün yaygınlaşması, gerçek bir eleştiri alanının azlığı ve kitabın ve edebiyatın bir kültür alanı değil de bir meta olarak ele alınmasını daha çok dert edinmeliyiz. Bu bakış açısı hem sığlığa neden oluyor hem de nihai okur kitlesi olan çocukların kitaba erişimini engelliyor. Bu meseleye daha çok eğilmeli ve daha çok bir araya gelip ses etmeliyiz diye düşünüyorum. Bu sadece edebiyat alanını değil, yaşamlarımızı da geliştirecek bir çaba olmalı.

4) Bu proje her zaman söyleşiler şeklinde mi devam edecek? Yoksa çocuk edebiyatına ilgi duyanlarla farklı yöntemlerle de bir araya gelmek planda var mı?
Nihal Ünver: Şimdilik aklımızda olan, sıraya koyduğumuz bir dolu konu var, önceliğimiz o temaları söyleşi çerçevesinde hayata geçirmek. Eylül ayında yeni bir konuyla söyleşilerimize devam edeceğiz. Bu arada Robinson Crusoe 389’a mekânlarını bize açtıkları için de bir teşekkür göndermek isteriz.
Üretmeye ve çoğalmaya çok açık bir ekibiz aslında, zaman bize ne gösterir bilemiyorum ama söyleşileri aşan bazı başka işlerimiz de olur diye düşünüyorum. En azından bu konuda kişisel olarak çok hevesliyim ve diğer arkadaşlarımla bu düşünceleri paylaşırkenki heyecanımızı gözümün önüne getirince, hepimizin ilerletmeye ve daha fazla paylaşmaya yönelik güzel fikirleri olduğuna inanıyorum.
Emek Yurdakul: Söyleşiler harika bir buluşma platformu oldu, seviyoruz. Konuşacak da çok şeyimiz var daha. Bahçemizde açan çok çiçek var ve dikmeyi planladığımız ağaçlarımız... Kim bilir gelecek günler neler doğurur? Hayal kurmakta özgür bir ekibiz.
Mehmet Erkurt: Katılıyorum. Söyleşi, üzerine düşünüp çalıştığımızda tatlı lakırdının, tekil tanıtımların çok ötesinde uyarıcı ve uyandırıcı bir eylem. Bir kere o kavramsal hazırlık insanı çok geliştiriyor. Alanına belli bir mesafeden bakmasını ve kendi konumlanışını da görmesini sağlıyor. Sonra sıra sözü büyütecek insanı aramaya geliyor. Orada da ilkeleriniz ve etik çıkıyor karşınıza. Kolaya kaçtığınız, ünün çekiciliğine kapıldığınız, liyakatsiz bir nepotizme kaydığınız anda ortaya çıkabilecek çelişkileri hemen görmeye başlıyorsunuz. Zaten herkes ciddi bir ‘görünürlük’ içinde ve söylemlerdeki çelişkileri takip etmek yirmi yıl öncesine göre daha kolay. O yüzden söyleşileri çeşitlendirmek, dikkatleri alana çekmek önceliğimiz olacak gibi. Zaten yeni başladık. Bu esnada aklımıza yeni adımlar gelirse, neden olmasın?
Sevgili Seda, Çocuk Edebiyatı Söyleşileri’ne ilgin ve soruların için teşekkürler.




































Yorumlar