Tepegöz’ler her yerde ama neden?
Şule Tüzül, Çağan Irmak'ın Artuçkule’nin Tepegöz’ü adlı romanı üzerine yazdı: "Artuçkule’nin Tepegöz’ü zamansız bir insan hikâyesi, hiç değişmeyen, yaşadıklarından tarih boyunca ders almayan, tarihi sürekli ve sürekli tekerrür ettiren insanın hikâyesi."

Tam bu yazıya hazırlanırken karşıma bir sözcük çıktı: Moledro. Yazar John Koenig, henüz adı olmayan duygular için sözcükler yaratıyor ve bu sözcükleri The Dictionary of Obscure Sorrows (Gizemli Hüzünler Sözlüğü olarak çevirebiliriz) ile kitaplaştırıyor. Moledro o sözcüklerden biri: Hiç tanışmadığın, hatta belki hiç tanışamayacağın bir yazar, sanatçı ya da düşünürle, eserleri aracılığıyla olağanüstü güçlü bir bağ hissetme hali. Sözcük Portekizcede “büyük taş” ya da “taş yığını” anlamına geliyormuş. Koenig bu taş yığınını, bilinmeyen bir yolda bizden önce yürüyenlerin bıraktığı işaretler olarak düşünüyormuş. Çağan Irmak benim moledrolarımdan biri.
Ne tesadüf; başka bir moledrom olan Sema Kaygusuz son romanı Saf Canavar’a sözcüklerle ifade edemediğimiz duygulardan bahsederek başlıyor. Bazen duygularla sözcüklerin uyuşmadığını, dilin yetmediği bu gibi durumlarda art arda akın eden duygular seyrini, notalar arasındaki yarım sesleri duyuran belli bir makam gibi tanımlamak gerektiğini, duygudan öte olan bu hale duygu makamı diyordu. Roman boyunca o da çok eski uygarlıkların sözlüklerinden bu duygu makamlarına adlar buluyordu. İki romanı arka arkaya okumam ise şahane bir şeye tanık olmamı sağlıyor; dili, kurgusu, anlatımı, karakterleri, her şeyiyle birbirinden çok farklı olan iki romanın masaya yatırdığı meselelerin ortak olduğunu, bu meselelere yaklaşımlarının birbirine çok yakın olduğunu fark ediyorum. Saf Canavar yıllar sonra dünyanın geldiği noktayı anlatan bir distopya; doğasından uzaklaşan insanın nasıl bir dünyada yaşayacağını anlatmış; iyilik, kötülük, iktidar, sevgi, nefret, yaşam ve ölüm, insan, doğa, ağaçlar, ormanlar, hayvanları masaya yatırmış. Çağan Irmak ise Artuçkule’nin Tepegöz’ü romanıyla tüm bunları, baştan sona her şeyiyle kurguladığı yıllar öncesine ait bir dünyada bir masalın içinde anlatıyor.
Artuçkule’nin Tepegöz’ü, hatıralarımızda ve yüreğimizde özel bir yer edinen filmlerin yazarı ve yönetmeni Çağan Irmak’ın yazar kimliğiyle yayınladığı üçüncü kitabı. İlk kitabı Gözümden Deliler Taştı, bir Ege kasabasında geçen öykülerden oluşuyor. İlk romanı Ayrılış, gerçekle fantastik ögelerin sarmaş dolaş olduğu bir hikâyede eski İstanbul’da bir köşkte iki kardeşin olağanüstü yaşamlarını anlatıyor. Artuçkule’nin Tepegöz’ü romanında ise Çağan Irmak, Dokuz Kıta On Okyanus adında bir dünya yaratıyor, hem hiç bilmediğimiz hem de sanki çok iyi bildiğimiz distopik bir dünya burası da. Bilmiyoruz çünkü teknolojinin emeklemeye bile başlamadığı bir geçmişte var olan bu dünyaya ait her şey Çağan Irmak tarafından kurgulanıyor. Çok iyi biliyoruz çünkü bu dünyada yaşanan ve var olan her şeyin bugünün dünyasında bir karşılığı var.
Roman ana kahramanlarımızdan Tepegöz’ün doğumunun hikâyesi ile başlıyor. Daha doğduğu andan itibaren kötülüğün vücut bulmuş hali Tepegöz. Bebekler kötü olabilir mi? Kötülük ve iyilik genlerle aktarılabilir mi? İyilikten bir gram nasibini almamış Altamış Köyü’nde doğan bir bebek iyi olabilir mi? Köyden uzaklaştırılan ve ölüme terkedilen bebek Tepegöz’ün şansına karşısına başka bir köyün ücra bir kesiminde yaşayan iyiliğin vücut bulmuş hali Hekim Aytar çıkıyor. Peki bu karşılaşma Aytar’ın şansı mı olacak belası mı? İyilik kötülüğü yok edebilir mi? İyilik ve kötülük nerede başlar nerede biter? Roman, okurunu iyi ile kötü arasında dolaştırırken onlarca soruyla baş başa bırakıyor. Sürekli Neden diyoruz. Neden Aytar gibi iyi insanlar kötülükle mücadele etmek yerine insanlardan uzaklaşır, yalnızlığına sığınarak kendine konfor alanı yaratır, meydanı kötülere bırakır? Nasıl olup da kötüler hep aramızda var olmaya devam edebilirler ve neden kalabalıklar kötülüğe karşı sessizliği tercih eder. İktidar koltuğu neden hep kötülere tahsis edilir? İktidar ve kötülük hep birlikte mi var olurlar?
“Nihayetinde hükmetmek demek, bir yalanı canla, başla, kanla söylemek demekti.”
“İyiliği kalpten bilen, kötülüğü ancak ve ancak mealen bilir. Kötülük sırf bir kelamdır onun için. İşte bu da en büyük cürmü, en büyük hatasıdır iyiliğin.” “İyilik kör eder insanı.”
Tepegöz’ün yaptıklarını ve yoluna çıkan insanların ona karşı çaresizliklerini okurken tüm hikâyeler çok tanıdıktı. Bugün hepsini her gün yaşıyoruz. Artuçkule’nin Tepegöz’ü zamansız bir insan hikâyesi, hiç değişmeyen, yaşadıklarından tarih boyunca ders almayan, tarihi sürekli ve sürekli tekerrür ettiren insanın hikâyesi. Karanlık elbette insanın doğasında var, yok etmek mümkün değil, aydınlık o karanlık olmadan var olmayacak elbette. Ama o karanlığa rağmen, o karanlığın hep var olacağını bilerek, o karanlığı yönetmek mümkün değil mi? Umut koca bir hayal mi?
“İnsanı, seni, beni var eden, mutlu eden tek şey arayıştır.”
İkibinli yıllar, insanın doğa ve kendi doğası üzerine daha çok düşünmeye başladığı yıllar oldu. Teknolojide eriştiğimiz doruğa insanlık, vicdan ve ahlak meselelerinde erişemedik, hatta tam tersi oldu, teknoloji ve bilim ilerledikçe insan doğasına daha çok uzaklaştı, hızla uzaklaşmaya devam ediyor. Artuçkule’nin Tepegöz’ü, kötülüğü, vicdanımızı ve ikiyüzlü ahlak anlayışımızı sorguluyor. Bu sorgulamaya roman boyunca ıslık ağaçları eşlik ediyor. Doğa insanlığın turnusol kâğıdı: İnsanlık ağaçlara, hayvanlara, denize, toprağa, gökyüzüne yaptıklarıyla bir sınav veriyor. Artuçkule’nin Tepegöz’ü bu sınavın hikâyesi.
Çağan Irmak, romanında koca bir dünya yarattığı gibi, romana özel bir dil yaratmış. Okuma sürecini bir şölene dönüştüren bir dil. Artuçkule’nin Tepegöz’ü bir masal, masal diliyle yazılmış ancak kahramanların isimlerinden coğrafi isimlere, aylara, günlere, yaşananlara verilen isimler pek duymadığımız sözcükler, oysa sözlük ihtiyacı duymuyoruz ve bu sözcüklerden büyüleniyoruz. Romanın dili büyüleyen bir masal dili. Bu özel sözcükler bağlamına uygun biçimde çok yerinde kullanılıyor. Tepegöz’ün doğduğu köy Altamış, hileli, aldatıcı anlamına geliyor. Köy anlatılırken “Köy ismiyle müsemma, uzaktan aldatır ama yakından ağlatırdı,” cümlesi yer alıyor mesela. Tepegöz’ün annesi köyün yarım akıllı kızı Künney’in adı eski Türkçede bir kadın ismi ve güneşli anlamına geliyor. Altamış Köyü, Tepegöz’ün büyüyüp iktidarını ilan edeceği Artuçkule, Dokuz Kıta On Okyanus dünya nasıl da tanıdık; insan aynı insan çünkü; yarım akıllı bir kadının, babası bilinmeyen bir çocuk doğurmasının bedelini failler değil, kadın ödüyor bu dünyada da:
“Temaşa bitmişti. Çünkü temaşanın güzel kısmı mazlumun taşlanmasıydı. Kabahatlinin sorulması eğlenceden sayılmazdı. Buna vicdan ve cesaret gerekirdi. Bu ikisi ise uzun zaman evvel, ‘Buralardan ekmek çıkmaz,’ deyip, kol kola girip köyü terk etmişlerdi.”
Artuçkule’nin Tepegöz’ü, dünyayı kadınların güzelleştirdiğine dair hikâyelerle dolu bir roman.
Artuçkule’nin Tepegöz’ü, evrendeki her şeyin birbiriyle muazzam bir bağlantı içinde olduğunu anlatıyor. Zamana ve yaşananlara müdahale etmek mümkün değil. Hepimiz seçimlerimizden sorumluyuz ve seçimlerimizin sonuçlarını yaşıyoruz. Bugün yaşadığımız her şey bizim tercihlerimizle belirlendi. Kötülüğün kaynağını yok etmediğimiz için kötülük var. Savaşlar hep olacak. Bir çocuğu kötülüklerden koruyamayan bir dünyaya iyi insanlar yetiştiremeyiz. Kötülüğün kaynağını yok edemiyorsak kötülük sürecek. Bugün iyi ya da kötü yaşananlar teknoloji ve bilimsel gelişmeler nedeniyle değil, onları kötü amaçlar için kullanan insan nedeniyle. Fotoğraf yalan söylemez, insan söyler. Silahlar insan öldürmez, insan insanı öldürür. Denizleri, toprağı ve gökyüzünü kimyasal atıklar zehirlemiyor, o atıkları üreten ve kullanan insan zehirliyor. Bugün yaşadığımız her şeyden sorumlu olduğumuz gibi gelecekte yaşanacaklardan da biz sorumluyuz, bizim seçimlerimiz, bizim kararlarımız belirliyor hepsini.
“Belki de tek bir akıldı, tek bir vücuttu bütün insanlar. Ayrı gayrı değil, bir bütündü hepsi. Onlar birbirlerinden ve bu hakikatten habersiz olsa da. Belki de ‘kötü insan’ bu büyük ve tek bedende çürüyen bir organ, tedavi edilmesi lazım gelen habis bir ur idi.”
Umut, tek başına anlamına kavuşamayan bir sözcük. Umut etmek için çalışmak gerekiyor. Hiçbir şey yapmayarak yarınların güzel olacağını düşünmek ve hayal etmek… Ne hoş bir aptallık, içi boş bir umut.
“Bu dünyadan kaçmak için yazdım bu kitabı,” diyor Çağan Irmak. Keşke herkes Çağan Irmak gibi kaçsa. Hekim Aytar’a kızgınım sanırım biraz. Pek çoğumuz onun gibi insanlardan kaçıp bir yerlere sığınıyoruz, sanata, edebiyata, bir sahil kasabasına, evimize, bir insana ya da bir hayvana. Meydanı hep kötülere bırakıyoruz. Romanın buna cevabı var; iyiliğin insanı kör ettiği, iyiliğin kötülüğü bilemeyeceği söyleniyor. Çağan Irmak gibi yazarlar ve sanatçılar hepimizin yerine sesleniyor dünyaya, filmleriyle, müzikleriyle, resimleriyle, kitaplarıyla. İyiliğin çoğalması, kötülüğe yer kalmaması için üretimin çoğalması gerek. Okumak, izlemek ve dinlemek de bir üretim. Islık ağaçlarını, denizi, rüzgârı dinlemek de.
Çağan Irmak, sadece bizim değil, ağaçların sesi ve dili olmuş Artuçkule’nin Tepegöz’ü romanında. Oylum Yılmaz’ın Ağaçların Rüyası’nda olduğu gibi. Sema Kaygusuz’un bir hayvanın sesi ve dili olan romanı Saf Canavar’da olduğu gibi.
“Ağaçlar birbirinden haberdardır. Ağaçlar birbirini görür, birbirini bilir. Ağaçlar yas tutarlar ama ölülerini taşıyamazlar. Gücendirme öbürlerini. Yeni fideler dik ki unutuşun kolları hepsini kucaklasın ve yaşamayı hatırlatsın.
Unutma, biri hepsi için yaşar ve hepsi biri için ölebilir.
İnsanların ağaçları kıskanmasının sebebi, işte bu muhteşem kavilleşme, bu sessiz anlaşmada gizlidir.”
Artuçkule’nin Tepegöz’ü için ıslık ağaçlarının romanı da diyebiliriz, ıslık ağaçları özelinde tüm ağaçlara, ormanlara bir saygı duruşu.
Ingeborg Bachmann diyor ya: “faşizm, iki insan arasındaki ilişkide başlar.” Faşizm sadece toplumları yönetmiyor, faşizm aramızda. İkili ilişkilerde birbirimize yaptıklarımızla iktidara getiriyoruz kötülüğü, böyle öldürüyoruz dünyayı. Herkes önce kapısının önünü süpürmeli.
Çağan Irmak, bu dünyadan kaçmak için filmler yapıyor, kitaplar yazıyor, benim gibi okurlar da bu filmlere bu kitaplara sığınıyoruz, rotamızı böyle belirliyoruz. Aramızda kol gezen faşizm böyle böyle yok olur gider diye içimde yine de bir umut.
Çağan Irmak
ARTUÇKULE'NİN TEPEGÖZ'Ü
Everest Yayınları, 2026
248 s.




































Yorumlar