top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

Kar, ren geyikleri ve unutmayı reddetmek

4 dakika önce
4 dakikada okunur

Nilay Kaya, Ann-Helén Laestadius’nun kitabı, Çalınan üzerine yazdı: "Romanın soğuk, karlı manzarası bu nedenle yalnızca atmosfer yaratmıyor; karakterlerin hayatlarını biçimlendiren bir coğrafyayı, aynı zamanda üzerinde hak iddia edilen bir yurdu görünür kılıyor. Manzara, insan hikâyesinin fonu olmaktan çıkıp çatışmanın taraflarından biri hâline geliyor."



Karın örttüğü bir arazide, dokuz yaşındaki Elsa özel bir bağ kurduğu ren geyiği yavrusu Nástegallu’nun öldürülmüş bedenini bulur. Biraz ötede, elinde kanlı bıçağıyla duran adam onu görür ve susması için tehdit eder. Ann-Helén Laestadius’nun Stöld (2021, Çalınan) romanı bu sahneyle açılır: Beyazlığın ortasında kan, çocuğun tanıklığı ve onu sessizliğe mahkûm eden bir tehdit. Elsa’nın yıllar boyunca taşıyacağı korkunun başlangıcı olan bu karşılaşma, romanın asıl meselesini de kurar. Burada şiddet yalnızca bir hayvanın öldürülmesi değildir; bir halkın yaşam biçimine, hafızasına ve geleceğine yönelmiş daha geniş bir saldırının parçasıdır.


Film uyarlamasından bir sahne. Foto: Carl-Johan Utsi / Netflix.
Film uyarlamasından bir sahne. Foto: Carl-Johan Utsi / Netflix.

Ann-Helén Laestadius’nun ilk yetişkin romanı olan Çalınan, yayımlandığı yıl İsveç’te Yılın Kitabı ödülüne layık görüldü; yirmiden fazla dile çevrildi ve 2024’te Elle Márjá Eira tarafından Netflix için sinemaya da uyarlandı. Roman, İsveç’in kuzeyinde yaşayan ren geyiği yetiştiriciliğiyle geçinen yerli halk, Sámilerin dünyasını anlatıyor. Elsa’nın kişisel kaybı, zamanla ailesinin ve topluluğunun ortak deneyimine bağlanıyor: Hayvanlar öldürülüyor, işkence görüyor, kayboluyor; deliller polise götürülse de olaylar çoğu kez etkili biçimde soruşturulmuyor ve “hırsızlık” olarak sınıflandırılıyor. Romanın başlığı olan İsveççe "Stöld" sözcüğü son derece rahatsız edici bir anlam taşıyor: Hukuk, ren geyiklerinin katlini bir mülkiyet kaybı olarak adlandırırken, o kaybın arkasındaki nefret suçunu, can katlini ve kültürel yıkımı görünmez kılıyor. Halbuki "çalınan", yalnızca ekonomik değeri olan hayvanlar değil. Ren geyikleri Sami yaşamında geçim kaynağından fazlası; topluluğun toprağa, mevsimlere, atalara ve birbirine bağlılığının merkezinde yer alıyorlar.

Ann-Helén Laestadius’nun anlatısı, bu bağı romantik bir doğa tasviriyle sınırlamıyor. Ren geyiği yetiştiriciliği, gündelik emek ve hayatta kalma mücadelesi olduğu kadar, dışarıdan gelen müdahalelere karşı kırılgan bir yaşam düzeni. Ormanların ve arazilerin kullanımına ilişkin çatışmalar, modern ekonomik çıkarlar ve devlet kurumlarının kayıtsızlığı bu düzeni tehdit ediyor. Romanın soğuk, karlı manzarası bu nedenle yalnızca atmosfer yaratmıyor; karakterlerin hayatlarını biçimlendiren bir coğrafyayı, aynı zamanda üzerinde hak iddia edilen bir yurdu görünür kılıyor. Manzara, insan hikâyesinin fonu olmaktan çıkıp çatışmanın taraflarından biri hâline geliyor.

Romanın kahramanı Elsa’nın hikâyesi çocukluktan yetişkinliğe uzanıyor. İlk bölümde tanıklık ettiği şiddet, onu uzun süre suskunluğa itiyor; ancak suskunluk, unutmak anlamına gelmiyor. Öldürülen yavru ren geyiğinin kesilmiş kulağını saklaması, geçmişte yaşananları elinde tutulabilir bir kanıta dönüştürüyor. Bu küçük ve ürpertici, bir nevi 'tılsımlı' nesne, Elsa’nın hafızasıyla kurduğu ilişkinin simgesi haline geliyor: başkalarının önemsizleştirdiği bir olayı o inatla hatırlamayı seçiyor. Nitekim, yıllar sonra sesini yükseltmesi, kişisel bir korkunun aşılmasından ibaret değil. Elsa, kendi hikâyesini anlatırken topluluğunun tanıklığını da kamusal alana taşımaya çalışıyor.

Elsa’nın gelişimini bir tür isyana dönüşme süreci olarak okumak mümkün; özellikle mevsimsel döngülerle yaşayan Sámi topluluğunun zamanı ile ilerleme, denetim ve mülkiyet fikrine dayanan egemen zaman anlayışı arasındaki gerilim dikkat çekici. Bu yaklaşım, romandaki çatışmayı derinleştiriyor. Bir yaşam biçiminin yalnızca ekonomik bakımdan değil, zamanının ve ritminin de değiştirilerek tehdit edildiğini görüyoruz. Elsa’nın direnişi asla geçmişe dönük bir nostalji olarak kalmıyor: atalarından devraldığı yaşamın gelecekte de var olabilmesi için bir mücadele veriyor. Hafıza, burada geçmişi korumak kadar geleceği mümkün kılma sorumluluğuna dönüşüyor.

Bununla birlikte Çalınan, Sámi topluluğunu kendi içinde çelişkisiz, yekpare bir bütün olarak sunmuyor. Elsa’nın ren geyiği yetiştiriciliğini sürdürme arzusu, ağabeyi Mattias’ın devralması beklenen rolle karşı karşıya geliyor. Topluluğun dışarıdan maruz kaldığı ırkçılık ve kurumsal ihmal, içerideki toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini ortadan kaldırmıyor. Elsa’nın annesi Marika’nın, Sámi dilini konuşmasına ve kültürel pratikleri sürdürmesine rağmen 'gerçek' bir Sámi olarak kabul görmemesi de aidiyetin nasıl denetlendiğini gösteriyor. Romanın bu yönü, kültürel devamlılığın kimin adına ve kimin emeğiyle sürdürüleceği sorusunu da gündeme getiriyor. Keza Elsa’nın arkadaşı Minna ile kurduğu dayanışma tam da bu nedenle önemli. İkisi de ren geyiklerine yönelik şiddetin ve Sámi halkının hukuki korumadan yoksun bırakılmasının karşısında duruyorlar; fakat mücadele biçimleri ve konumları aynı şekilde ilerlemiyor. Elsa giderek kendi topluluğunun içinde de kadınların söz hakkını savunurken, Minna aktivizmin kurumsal ve kamusal yollarına yöneliyor. Bu anlamda Çalınan, bir yandan İsveç toplumunda Sámi halkına yönelik ırkçılığı ve ayrımcılığı, diğer yandan Sámi topluluğunun kendi içinde kadınların ren geyiği yetiştiriciliğinde söz sahibi olmasını engelleyen ataerkil gelenekleri dert ediniyor. Kadınların mücadelesi yalnızca dışarıya seslenmekten ibaret değil; kendi toplulukları içinde de dirençle karşılaşıyorlar. Bu çift yönlü eleştiri, romanın Sámi deneyiminin basit bir mağduriyet anlatısına indirgenmesinin önünü kesiyor. 

Romanın İsveççe yazılmış olması ve anlatı içinde Sámi sözcüklerine, akrabalık adlarına, giysi ve kültür terimlerine yer verilmesi de dikkat çekici bir tercih. Bu sözcükler metne yerel bir renk katmak için kullanılmıyor; anlatılan dünyanın kavramlarını ve aidiyet ilişkilerini kendi diliyle görünür kılıyor. Öte yandan Sámi dilinin romanda sınırlı biçimde yer alması, tarihsel asimilasyonun izlerini de hatırlatıyor; dilin hem bir ifade aracı hem de tarihsel güç ilişkilerinin taşıyıcısı olabileceğin düşündürüyor.

Bir "Nordik noir" (İskandinav kara polisiyesi) olarak görülebilecek Çalınan'ın güçlü yanlarından biri, toplumsal şiddeti tek bir kötü karakterin davranışlarına indirgememesi. Romanın 'kötüsü' Robert Isaksson’ın tehditleri ve ren geyiklerine yönelik acımasızlığı anlatının gerilim eksenini oluşturuyor; fakat asıl korkutucu olan, bu şiddetin çevresinde oluşan cezasızlık ve kayıtsızlık düzeni. Polis soruşturmalarının sonuçsuz kalması, tanıklıkların ciddiye alınmaması ve hayvanların öldürülmesinin basit bir mal kaybı gibi ele alınması, şiddeti mümkün kılan kurumsal koşulları açığa çıkarıyor. Romanın gerilimi bu yüzden polisiye bir bilmecenin çözümünden çok, bilinen bir suçun neden engellenemediği sorusundan doğuyor. Laestadius’nun asıl başarısı, yapısal şiddeti soyut bir tartışma olmaktan çıkarıp bedenlerde, aile ilişkilerinde, korkuda ve gündelik kararlarda hissedilir kılması. Romanın karanlık arka planında, Sámi topluluklarında gençlerin ruhsal sağlığına ilişkin daha geniş bir toplumsal mesele de beliriyor. Araştırmalar, özellikle ayrımcılığa maruz kalma, kültürel kimliğin tehdit altında olması ve geleneksel yaşam biçiminin sürdürülebilirliğine ilişkin baskıların Sámi gençlerinin ruhsal dünyasıyla ilişkili olduğunu gösteriyor. Laestadius, örneğin Elsa'nın ağabeyi Mattias’ın yaşadığı ruhsal çöküş üzerinden bu baskıların aile ve birey üzerindeki yıkıcı etkilerini de anlatısına dâhil ediyor. Mattias’ın hikâyesi, böylelikle bireysel bir kırılganlığın ötesine geçerek, bir yaşam biçiminin geleceğinin belirsizleşmesinin ve kuşaklar boyunca biriken baskıların insan hayatında açtığı yaraları düşündürüyor.

Genel itibariyle Elsa’nın büyüme hikâyesi, toplumsal bir tanıklık ve adalet talebiyle iç içe geçmiş oluyor. Roman, okurunu yalnızca Sámi halkına yöneltilen şiddete tanık olmaya çağırmıyor; tanıklığın ardından ne yapılacağını da soruyor. Elsa’nın suskunluktan söze geçişi, kişisel cesaretin ötesinde, görmezden gelinen bir deneyimi ortak hafızaya dönüştürme çabası. Karın üzerindeki kan izi silinebilir; fakat onun kaydını tutmak, anlatmak ve unutmayı reddetmek mümkündür. Çalınan'ın en kalıcı sorusu belki de bu: Bir topluluğun yaşamı sistematik olarak tehdit edilirken, kaybı yalnızca “hırsızlık” diye adlandırmakla neyi görünmez kılmış oluyoruz?


ÇALINAN

Ann-Helén Laestadius

Türkiye İş Bankası Yayınları, 2024

Çeviri: Yonca Mete Soy

472 s.

Yorumlar


bottom of page