top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

"Yeterince iyi anlatabilirsem içimde beliren soruları okurun zihninde de uyandırabileceğimi düşünüyorum"

5 saat önce
5 dakikada okunur

Litera Edebiyat’ın kurulduğu günden bugüne en çok okunan bölümü hep sizden gelen öyküler oldu. Okurlarla yeni yazarları buluşturmaya aracı olduğumuz bu kıymetli bölümü bir adım daha ileri taşıyoruz artık. Sizden gelen öykülerden her ay en çok okunanı seçip yazarlarıyla kısa birer söyleşi yapıyoruz. Yeni yazarlarla okurlarımız arasındaki bağı güçlendireceğini düşündüğümüz bu söyleşi serisinin sıradaki konuğu ise "Tek Bir Damla Bile" adlı öyküsü çok dikkat çeken Nurhan Şahinkaya ile öykü serüvenini, edebiyatla kurduğu ilişkiyi konuştuk. Herkese iyi okumalar.



Bu ay Litera Edebiyat’ın en beğenilen, en çok okunan öyküsünün yazarı oldunuz. Bize öyküyle kurduğunuz ilişkiyi, yazma deneyiminizi, sürecinizi anlatır mısınız?

Üstünde düşündüğüm meselelerin yankı uyandırdığını görmek, öykünün böyle bir karşılık bulması benim için çok değerli. Okuyanlara bu teveccühleri için ayrı ayrı teşekkür ederim.

Gelelim sorunuza, hemen bütün öyküler içimde oluşan bir soruyla başlıyor. Tek Bir Damla Bile’nin çıkış noktasında da birinin kendi hayatıyla ilgili kararın başkasının yaşamında nasıl karşılık bulduğu düşüncesi vardı. Özellikle ölüm gibi geri dönüşsüz bir durum söz konusu olduğunda. Öyküde ölümü seçen kişi son derece sakin ve kararlı, geride kalacak olanlarsa bu kesinliğin karşısında çaresiz. Birinin iradesi öbürünün kaybetme korkusuyla karşı karşıya geliyor. Bunu yeterince iyi anlatabilirsem içimde beliren soruları okurun zihninde de uyandırabileceğimi düşündüm. İnsanın kendi yaşamı için söz hakkının sınırları nedir? Onu sevenlerin bu karardaki yeri neresi? Bir karara saygı duymak, onu bütünüyle kabul etmek anlamına gelir mi?

Ayrıca bu sorulara kültürel farklılıklar üstünden bakarak öyküye başka katmanlar da kazandırmak istedim. Ancak amaç, iki kültürü karşı karşıya getirip birini diğerine üstün tutmak değil tabii. Farklı değerlerle yetişmiş kişilerin aynı olay karşısında yaşadıkları duygusal kırılmalar ilgilendiriyordu beni.

Öyküdeki karara ben de belli mesafedeyim ama anlatıcının tepkileriyle bütünüyle örtüşen bir yerde değilim. Onun için öyküyü kurarken kişilere kendi gerçekliği içinde yaklaşmaya çalıştım. Kayınpederin kararlılığı, oğlunun kabul edişi arkasındaki kırılganlık, anlatıcının öfkesi ve çaresizliği. Hepsinin kendi içinde bir tutarlılığı var. Sonuçta birinin kararını anlamak, o kararın yarattığı acıyı ortadan kaldırmıyor. Oluşan karakterlere empati yapınca odakta bu duygunun dönüp durmasını istedim.

Umut, umutsuzluk, beklemek ve kabul öykünün temel izlekleri arasında. Özellikle bekleme düşüncesi üstünde durdum. Biri beklemeyi reddederken başkası son ana kadar bir şeylerin değişmesini bekleyebiliyor. Galiba umutla kurulan ilişki, değiştirmeye gücün yetmediği durumlar için daha belirgin. Çünkü umut her zaman gerçekleşmesi mümkün olana yönelmiyor, bazen aklın çoktan vazgeçtiği ihtimale duygularımız tutunmaya devam ediyor.

Bütün bunları düşünsel bir tartışma olarak değil, öykünün doğal akışı içinde görünür kılmak istedim. Bu yüzden gündelik ayrıntılar benim için önemliydi. Çay içiliyor, sofralar kuruluyor, bulaşıklar yıkanıyor, kitaplar yer değiştiriyor. En ağır kararların gölgesinde bile alışılmış akışını sürdürüyor hayat. Bir yanda her şeyin kontrol altında tutulmaya çalışıldığı bir düzen, öbür yanda insanın içinde taşan duygular. Öykünün adındaki tek bir damla da bu karşıtlığın içinden doğuyor.

Kurmaca yazarken kesin cevaplara ulaştığımda bir şeylerin eksik kaldığını hissediyorum hep. Birbirini geçersiz kılamayan duyguların, düşüncelerin yan yana durabilmesi daha çok ilgimi çekiyor. Çünkü insanın en derin çatışmaları, çoğu zaman doğruyla yanlış arasında değil, her biri kendi içinde anlaşılabilir olan ama bir türlü uzlaşamayan düşünceler arasında yaşanıyor.

Yazma sürecine gelince. Öyküyü olayların akışının kişilerde yarattığı değişimlere odaklanarak kurdum. Dışarıda her şey önceden belirlenmiş bir düzen içinde ilerlerken anlatıcının iç dünyasında tam tersi yaşanıyor. Başlangıçta açıkça dile getirdiği itirazları giderek suskunluğa dönüşüyor ama zihnindeki direnç büyüyor. Bu iki alanla kaçınılmaz sona doğru ilerleyen zamanı ve o sonu geciktirmeye çalışan duyguları, hikâyenin ritmi içinde taşımaya çalıştım.


Sizce öykünün edebiyattaki yeri nedir?

Öykünün edebiyattaki yerini yalnızca hacmiyle ya da romanla karşılaştırarak tanımlamayı doğru bulmuyorum. Kendi anlatım olanakları, kendine özgü bir estetiği var. Üstelik çağımız insanına, onun hayatı algılayış biçimine çok yakın bir tür olduğunu düşünüyorum. Zira, başı sonu belli bir bütün olarak yaşamıyoruz hayatı. 

Amerikalı öykücü John Cheever'ın öyküyü yoğun ve kesintili insan deneyimleriyle ilişkilendirmesini bu açıdan anlamlı buluyorum. Çünkü hayatın belirleyici anları her zaman büyük olaylarla ortaya çıkmıyor. Bazen sıradanlığın içinde fark etmeden geçtiğimiz bir ayrıntı, yıllar sonra dönüp baktığımızda bambaşka anlam kazanabiliyor. İyi bir öykü, o ayrıntıyı hayatın bütününden koparmadan, onun çevresinde yeni bir dünya kurabiliyor.

Bir de öykünün okurdan istediği dikkat var. Sınırlı anlatı alanında her ayrıntının, nesnenin, bazen söylenmeyenin karşılığı olabiliyor. Elbette iyi öyküyü sadece eksiltili ya da yoğun metin üretme becerisi olarak görmüyorum. Önemli olan, seçilen ayrıntıların, kişilerin, dış çevrenin birbirleriyle kurduğu ilişki ve ortaya çıkan anlatının estetik bütünlüğü. Yani kısacık ya da kısa sayılan bir metin, insana uzun bir hayatın içinden geçmiş duygusu verebilir.

Bence öykünün edebiyattaki gücü, okuma süresinin kısa, zihinde kapladığı alanın büyük olmasıyla ilişkili. İyi öyküler bittiğinde bitmiyor, yıllar sonra, hiç beklemediğimiz anda yeniden kendini hatırlatıyor.


Bu öykünüzden okurun aklında tek bir şey kalacak olsa, onun ne olmasını isterdiniz?

Başkasını anlamakla onun yaşadıklarını, seçimlerini kabul edebilmek aynı şey değil. Bazen gerekçeleri bütün açıklığıyla görebiliyoruz ama içimizde bir şey yine de direniyor. Bu direnç çoğu zaman bilgisizlikten, anlayışsızlıktan ya da bencillikten kaynaklanmıyor, sevginin, kaybetme korkusunun, insanın kendi sınırlarıyla karşılaşmasının sonucu da olabiliyor.

Artık hiçbir şey değişmeyecek, bu belli, ama öykünün sonunda anlatıcı hâlâ bir şeylerin değişmesini bekliyor. Bu benim için önemli, neden, çünkü bazen gerçeği bütün açıklığıyla görüyoruz ama ona teslim olamakta zorlanıyoruz. İnsan olmaya ait anlaşılabilir, hatta çok tanıdık bir yan. Burası hatırlansın yeter. 


Türk ve dünya edebiyatında en çok sevdiğiniz öykü ya da öyküler hangileridir?

Bu soruya birkaç öyküyle cevap vermek zor. Her dönemde başka öyküler öne çıkabiliyor benim için, bazılarına yıllar sonra dönüp yeniden bakıyorum. Yine de ilk aklıma gelenleri sayayım. Dünya edebiyatından Sara Baume'un Elli Yıllık Kış, Abelardo Castillo'nun Ernesto'nun Annesi, Lucy Caldwell'in İşte Öyle ve Joyce Carol Oates'un Hafifletici Nedenler, Türk edebiyatından Ayfer Tunç'un Fehime'si.

Bu öykülerin her birinde beni etkileyen önemli yan, anlatılan kadar anlatılma biçimi de. Kiminde dilin alışılmadık kullanımı, kiminde anlatıcının seçimi, kiminde son derece sıradan görünen durumun giderek sarsıcı boyut kazanması. Biçimin yalnızca estetik bir tercih olarak kalmayıp anlatılanın ayrılmaz bir parçasına dönüşmesini çok önemsiyorum.

Örneğin, Fehime'de Ayfer Tunç'un noktalama işaretlerinden uzaklaşan, çocuğun sesini ve yaşadığı sarsıntıyı taşıyan anlatımı, Hafifletici Nedenler'de Joyce Carol Oates'un tekrarlanan çünkülerle kurduğu, okuru giderek daha rahatsız edici bir yüzleşmeye sürükleyen yapısı.

Bunlar teknik yapı, elbette çok önemli ama bu öyküleri unutulmaz kılan öbür yan, okurken ve bitirdikten sonra yaşattıkları. Beni rahat bırakmıyorlar. Bir karakterin davranışına şaşırırken kendimi onun yerinde buluyorum. Bazen öfkeleniyorum, bazen anlamaya çalışıyorum, bazen de hiç beklemediğim bir duyguyla karşılaşıyorum. Sonra, her iyi öyküde olduğu gibi, ben olsam ne yapardım sorusunu getiriyorlar aklımıza. İlginç olan tarafı, çoğu zaman bu soruya kolayca yanıt veremiyor insan.

Özetle, en sevdiğim öyküler, kendi hayatımda karşılaşmadığım durumları kişisel deneyim gibi hissettirebilenler. Böyle öyküler başkasının çarpıcı yaşamını sermekle kalmıyor, düşünceleri, yargıları, hatta kendinle ilgili kabulleri bile değiştirebiliyor.  


Şu sıralar masanızda neler var; öykü, roman ya da sadece okumalarınız…Litera edebiyat okurlarıyla paylaşabilir misiniz? 

Şu sıralar masamda üstünde çalıştığım roman dosyam ve ona eşlik eden okumalar var. Sylvia Plath’ın Sırça Fanus, Haruki Murakami’nin İmkânsızın Şarkısı ve Javier Marias’ın Beyaz Kalp romanlarına bu süreçte yeniden bakıyorum, anlatı biçimleri ve karakterlerin iç dünyalarının kuruluşu açısından inceliyorum. Romanın öyküden farklı olarak sunduğu anlatım olanakları üstüne çalışmak, benim için hem heyecan verici hem de yeni sorularla dolu bir süreç.

Bir yandan da farklı coğrafyalardan yazarların otobiyografik anlatılarını karşılaştırmalı olarak ele aldığım bir inceleme yazısı hazırlıyorum. Han Kang’ın Veda Etmiyorum, Alejandro Zambra’nın Eve Dönmenin Yolları ve Annie Ernaux’nun Babamın Yeri bu çalışmanın odağında. Kişisel belleğin toplumsal ve tarihsel olanla nasıl kesiştiği, yaşanmış deneyimin kurmacaya dönüşürken nasıl yeniden biçimlendiği ve yazarın kendini metinde nasıl konumlandırdığı üstüne düşünüyorum. 

Bir de elbette şiir var masamda, her zamanki gibi. Bu aralar Melih Cevdet Anday’a sık sık dönüyorum. Şiirin dilimi ve düşüncemi tazeleyen, sözcüklerin sesini yeniden duymamı sağlayan yanı var.

Yorumlar


bottom of page