Öykü: Sahneler
"Kaynağa ulaşmak için basamakları tek tek inmeliyiz. Ve uygun bir zamanda başlarsak bu inişe, çıkış yolunu da vaktimiz dolmadan bulabiliriz."
Burcu Aydoğan

Bambu dallarından biri “İhtiyacımız olan, su,” diyor. “Bu vazoda olduğumuz sürece, güneş gördüğümüz mü var, salonun kuytusu burası. Işık, isterse gelebilir buraya.”
“Hava?” diyor diğeri.
“O bizimle zaten, nerede olursak olalım.”
“Evet. Fazlasıyla sahibiz ona. İhtiyaçmış gibi görmüyoruz o yüzden. Bak, gövdemizi birbirimize yaslamışız. Bir araya geldiğimizden beri böyle değil mi? Büyüdükçe köklerimiz de karıştı. Biliyor musun, aslında ev sahibimiz bu cam vazo değil, su. Bizi hayatta tutan da köklerimiz.”
“Esas birbirimize muhtaç değil miyiz? Benim ev sahibim belki de sensin.” “Aslında burada, ikimiz de birbirimizi ağırlıyoruz.”
Kapı eşiğinde görüyorsun onu. Elinde ufak bir tepsiyle beliriyor. Bambuların sesini duymuyorsun artık.
Kahvenin baskın kokusunu alıyorsun, odayı hatta zamanı saran yapısını. Pencereden vuran akşamüstü güneşinin içinden geçerek yaklaşıyor sana.
“Nereye daldın yahu?”
“Bambular, daha önce orada mıydı?”
Tepsiyi sehpaya bırakırken gülümsüyor.
“Çok dikkatlisin. Çalışma odasında mutsuzdular, birkaç gün önce aldım buraya. Beğendin mi?”
“Burayı sevmiş gibi görünüyorlar. Kahveler nefis koktu, eline sağlık.”
“Senin şu keskin burnuna ve kulağına hayranım. Benimki iyice köreldi. Kulağını bir kez kapatınca bütün sesler aynı geliyor insana. Onlardan da sadece işine geleni duyuyorsun.”
İşte başlıyoruz, diyorsun içinden.
Dikkatin tepsideki tabakta görünen iki çikolata parçasına kayıyor. Getirdiği çikolatası bile acı, diye düşüneceksin sonradan. Oysa, daha iyi hissetmek, kendini bütünüyle bırakmak için gelmiştin buraya. Odanın seni kendine çağıran havası, içine doğuveren sesler, huzur dedikleri o hafif bulutun çevreni hep saracağını hissettirmişti.
Onun karşısındayken konuşmaya başlamadan huzursuz olurdun. Hatta önceleri ne söyleyeceğini de kafanda sıraya koyar, notlar alır, tekrar tekrar bakar, aklında tutmaya çalışırdın, sanki bu, senin işindi. Oysa ki o, daima sohbeti nasıl yöneteceğini ve seni nasıl konuşturacağını iyi bilirdi.
Hadi başla, diye fısıldadığını duyuyorsun ancak dudakları kıpırdamıyor.
"Annem beni koruyamadı. Aslında kendini de koruyamadı. Yedi yaşlarında olmam lazım. Babamla yine bir sebepten kavga etmişler. Annemle kendimi mutfağa kilitlemişim ve renkli cam kapının hemen arkasında dikiliyorum, babamın kapının diğer tarafında yaklaştıkça büyüyen silüetinden ürküyorum. Ama geri çekilmiyorum. Babamın küfürleri arasında tekrarladığı 'Kapıyı aç!' talimatını da yok sayıyorum. Annem beni geçip dışarı çıkmak isterken bağırıyorum, 'Hayır gitmeyeceksin o adamın yanına, burada güvendeyiz!'
Sonrasına dair hatırladığım, annemin ertesi gün haklıya haksıza bakmaksızın babamdan özür dileyip her şeyi unutmasıydı. Ama ben unutmazdım.
Sanırım o sıralar, annemi korumayı kendime bir görev olarak seçmiştim. Sonra da okulda, evde, sokakta kıymet verdiğim birini ne zaman kavga ederken görsem ayırmaya çalıştım. Onlar yardım istese de istemese de."
Ellerin kenetli anlatmaya devam ederken gözlerin vazodan seni birbirine sarılmış dinler gibi duran bambulara kaydı. Ne minicik bir kıpırtı, ne bir ses. Derin susuyordunuz hepiniz.
Sakince konuşmaya devam ettin. "Ahmet'e vururken de sanırım aynı duygu her yanımı sardı; annemi babamdan korumam gerekiyordu.
Şebnem, Ahmet’in sevgilisi, kendimi bildim bileli en yakın kız arkadaşım. Liseyi birlikte, aynı sırada okuduğumuz. Başka üniversitelere gitsek de hiç ayrılmadığımız. Evlenip çoluğa çocuğa karışsak; aile bağlantılarının, iş yükünün görevleriyle donansak da en özel zamanları paylaştığımız arkadaşım. Birbirimizin bir uzantısı gibiydik. Biliyorsun, defalarca anlattım sana. Kimi ayrıntılar var ki şimdi sana bunları anlatırken o ayrıntıları hatta kendimi yeniden keşfediyorum.
Benzer olayları sırayla yaşadık, genetik hastalıklarımız bile aynıydı ki zaten bizi kim görse, kardeş sanırdı. Bundan birkaç yıl önce o, tek kızıyla boşanmaya karar vermişti. Benim o kadar cesaretli olmadığımı biliyorsun. Hafta sonları akşam eğlenmeye gider, değişmeyen müzikleri dinleyip sabaha kadar dans etmeye bayılırdık. Hafta içi gündüz her gün telefonda konuşur havadisleşirdik."
O günleri hatırladıkça istemsiz bir gülümseme dudaklarının kenarına yayıldı. O, arkasına yaslanmış dinlemeye devam ederken çikolatanın birini çoktan yemişti. Fonda ne olduğunu tam bilmediğin, sözlere gerek duymayan, piyano ve kemanın bir araya gelmesiyle ortaya çıkan müziğin, bir parça hüzünlü olsa da derin uyumu vardı. Bu da bazı melodilerin insanı konuşturmakta ve hatta ağlatmakta katkısı vardır düşünceni doğrulamaktaydı. Şimdi tüm bunları daha neşeli bir parçada düşünsem, hatırladıklarımı aktarışım da farklı olur muydu, diye düşünmektesin.
Sesler bir koltuk takımı ve dört kişilik yemek masasını ancak kaldırabilen salonu doldurmuştu. Ve melodiler usulca, henüz odayı terk etmemiş akşam üstü güneşinde parlayan gözyaşlarını da okşuyordu. Müziğin anılarla uyumu duyguları coşkuyla yaşatan doğal bir atmosfer değil miydi? Kemanda da mesela, La telinde çalınan Re notası, La’nın üstündeki boş tel olan Re’yi rezone ederek minik titreşimlerini dikkatli gözlere gösterir. Enstrümandaki sesler ancak doğru notaya basıldığında yankılanır ve duyan kulaklara müziğin lezzetini sunar.
"İlk gençliğini tekrar yaşayan, müthiş uyumlu iki uçarı kadındık sanki. Kimseyle konuşamadıklarımı ona anlatırdım, zaten insanların onunla konuşması hep kabul eden, kucaklayan tavrından dolayı çok kolaydı. Buna rağmen beni en başından beri bir anne gibi herkesten ayrı ve güvende tutmasına bayılırdım. Yirmi yılı aşkın zamandır birikmiş anılarımız, mimiklerimiz, kaçamaklarımız, sırlarımız, gözyaşlarımız vardı."
"Sanırım onu çok özlemişsin," diyerek araya girince gülümsedin. "Aslında onu değil o zamanlardaki onu ve beni çok özlüyorum. O da özlüyor. Hatta son doğum günümde beni görmek için vakti olmadığını söylemiş, iş yerime bir çiçek yollamıştı, o gün bana gelen tek çiçeği.. Çiçekle gelen kartta seni her gün özlüyorum yazıyordu. Asıl mühimi Ahmet’le kavgamızdan ziyade, ertesi gün bana yaşananlara rağmen ondan ayrılmayacağını söylemesiydi. Bir de hazmedemediğim çapraz sorgusu. Kavganın sabahında beni arayıp Ahmet’in gittiğini ve yaşananları sanki görmemiş ya da sarhoşmuş gibi tekrar anlatmamı istemişti. Bilirsin, iki kadın ve bir erkekle bol miktarda alkol, yüksek sesli müzik birleşirse kadınlar, erkekler, bakışlar, eller, kollar karışabilir. Her neyse, ben gecenin bana göre kısmını aktardıktan sonra bombayı patlattı. Ahmet bana çok farklı anlatıyor ve şu an yanımda aslında, seni de duyuyor dediğinde, içimde kırılan başka bir ses duymuştum." O anı hatırlayınca gözlerin tekrar bambularla buluştu. Birinin boynu şimdi daha bir bükük gibi geliyordu gözüne. Notaların da titreşimi kesilmişti. Derin bir nefes alarak devam ettin. "O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı. Nasıl anlatsam, bir katlı bir ev düşün, ben de öyle bir evde doğmuşum. Deprem olur, toprak kayar, ev hasar alsa da sapasağlam durur. Doğa değişir, ağaçlar büyür, bazısı kurur, kesilir, yenisi dikilir, onlar da büyür. Evin duvarlarında kat kat anılar birikir. Sıvaları dökülür, badana boya yapılır, yeni anılar sürülür. Evde yaşayanlar değişmese de yaşlanırlar artık. Sonra bir gün çok büyük bir deprem olur. Bir gecede sokakta yan yana dizili evlerin tamamı yerle bir olur. İçeridekiler de tabii. Yerine önce geçici evler yapılır sonra çok katlı bir bina dikilir. Hiçbir şey olmamış gibi... Duvarlar yıkılır, anılar da ama zemin bilir orada neler olduğunu. Bizimki de onun gibi oldu sanırım. O sabahki yüzleşmeden sonra bir daha aynı olamadık."
Gözlerini gülümseyerek karşıladı."Bugün dünün sonucuysa şayet yarının da sebebi olacaktır. Peki şimdi ne yapmayı düşünüyorsun?"
Bir süre durup başını önüne eğdin ve gözleriyle buluşmadan dökülmeye başladın.
"Kendimle olmak istiyorum daha çok. Ben, kitaplarım ve yazılarım. Çoktandır kendimle kalmadım ve öyle görünüyor ki bunun zamanı geldi. Etrafımdaki herkes teker teker ya sahneden çekiliyor ya da şekil değiştiriyor. Ben de artık onları tutmayı bıraktım; rolü sona erenin sahnede işi bitince, karanlıkta yitermiş."
“Sahnede tek başına kalıp tüm alkışları toplamak için onların repliklerini sen kaldırmış olmayasın,” dedi ve sorunun ortamda bıraktığı yankıyla oluşan sessizlikte büyük bir yudum aldı kahvesinden. Böyle seni kendi silahınla vurmasına önce sinir olur sonra tam da bunun için karşısında oturduğunu hatırlayıp tadına varmaya çalışırdın kaçınılmazlığın.
“Çikolatanı şimdi yemek ister misin?”
Sehpaya uzanıp soğumaya başlamış kahveni yudumladın. Acısı genzini yakarken gözlerini yavaşça kapatıp açtın. Bir damla, sağ gözünün pınarından kendini bırakacak oldu ki işaret parmağınla durdurdun. O seni sessizce izlerken çoktan isyankar damlayı da, onu durduruşunu da görmüş olmalı ki Ben yanındayım, dediğini sandın ama yine dudakları kıpırdamadı.
"Bir zamanlar çocuksu bir hayalim vardı, yani şimdi öyle olduğunu görüyorum, insanların en azından bir tanesinin bir diğerini samimiyetle ve durduk yere, üstelik değişmeyen bir şekilde seveceğine dair."
Bir tepki, bir onay, bir itiraz bekledinse de kıpırdamadan sana baktı. "Sonra bu hayalimden de, onu sorgulamaktan da, onu aramaktan da vazgeçtim. Olduğu gibi, geldiği gibi, durduğu gibi aksın geçsinler, dedim. Gidenlerin de, gelenlerin de elbet bir sebebi vardı. Sanki rolünü bitiren gidiyor ve sahneyi bir sonraki oyuncuya bırakıyordu. Bu cümleler nereye varacak bilemiyorum. Yani böyle bazen kendi kendime konuşurken sanki yürümeye başladığım bir yolu geri dönemeyip bulduğum bir kovuğa sığınır gibi düşüncelerimde kaybolup susuyorum. Ancak garip bir durum var ki, düşündüğümden daha kurnaz ve kıvrak davranabildiğim de oluyor." Araya girdi, "Evet, burada biraz duralım, çünkü bu kurnazlık ve kıvraklığı iyice dinlemeden önce bir şey sormak istiyorum; sence asıl korkun nedir?"
Ve işte sen de bundan korkmuştun. Duracak duracak ve bam diye bir soru patlatacak, böyle koskoca sınıfın ortasında çalışmadığı yerden sorulmuş çocuk gibi kalacaksın. Onun o meşhur tokatlarından(!) birini yemiş olacaksın.
Gözlerini kırpmadan sana bakıyordu. Sen konuştum sanıyorsun ama henüz sesin çıkmıyor. Bambularda da çıt yok. Kahven bitmiş ve saat kim bilir kaç olmuştu. Uzun kollu bluzunu bileklerinden elinin ortasına doğru çekip, "Bu konuda birkaç fikrim var ama emin değilim," dedin. "Peki, şimdi önce adım adım ilerleyelim. Kaynağa ulaşmak için basamakları tek tek inmeliyiz. Ve uygun bir zamanda başlarsak bu inişe, çıkış yolunu da vaktimiz dolmadan bulabiliriz."
O an söylediklerinin bir kelimesini anlamamıştım, diyecektin yıllar sonra. Oysa ki oradaki titreşim; rezone edilenle edenin eşsiz armonisiydi ve sen onu duymuştun. Bulmaya çalıştığın gözlük aslında hep kafanda, saçlarının arasındaydı. Sadece aramaya devam ederek oyunun süresini uzatıyordun. İhtiyacın olan her şey o an için zaten mevcuttu. Onları iyi, kötü, güzel, çirkin, erken, geç, tam, eksik diye etiketleyen sendin.
Albümün kapağını yavaşça kapattın. Parmaklarını kapaktaki bambularda gezdirdin, onların yanında Şebnem ve sen yanak yanağa sırıtıyordunuz.




































Yorumlar