top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

“Benim için fantastik edebiyat hiçbir zaman 'kuralsız bir sınırsızlık' anlamına gelmedi.”

13 saat önce
9 dakikada okunur

Umut Kaygısız, Burçin Turhan ile Kırık Zaman Rün adlı romanı odağında söyleşti: “Eğer her yazar önceden defalarca çiğnenmiş güvenli yollardan yürürse, edebiyatımızın coğrafyası genişleyemez.”



Bizlere zaman kavramını yeniden sorgulatan ve fantastik dünyanın araladığı kapıdan içeri kuvvetli bir rüzgâr eşliğinde giren Kırık Zaman Rün adlı romanın hem kulisindeyiz hem de mutfağında.

Romanın yazarı Burçin Turhan ile sır perdesini biraz aralayalım derken, kendimizi farklı bir zamanda bulduk. 

İlginçtir, bu kez geçmişi değil, geleceği hatırladık.


Kırık Zaman Rün. Çok heyecan verici, kıpır kıpır bir roman. Yazar olarak, arkanıza yaslanıp “Tam da istediğim gibi bir eser oldu. İçime sindi.” diyor musunuz?

Merhaba, nazik davetiniz ve güzel sözleriniz için çok teşekkür ederim.

Bir yazar için arkasına yaslanıp "Tamam, oldu," demek sanırım biraz tehlikeli bir rehavet. Yazma süreci, zihninizdeki o kusursuz ihtimal ile kelimelerin kâğıda dökülmüş somut hali arasındaki bitmeyen bir savaş. Zihninizdeki evren her zaman metinden bir adım önde koşar. Dolayısıyla arkama tamamen yaslanıp mutlak bir doyum hissettiğimi söylersem gerçeği yansıtmamış olurum. Fakat şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim; tam da o dönem anlatmam gereken hikâyeyi, hissettirmem gereken ritmi ve kurmak istediğim çatışmayı en dürüst haliyle yansıttığım, karakterlerin kendi sınırlarını zorladığı, rünlerin ve zamanın kırılganlığının metne sindiği bir dünya oldu. Kusursuz bir nihayet değil belki ama çıktığım yolculuğun hakkını veren, her satırında nefes alıp verdiğimi bildiğim, kesinlikle içime sinen bir kitap.


Kırık Zaman fikrinin ateşleyicisi neydi? Bir bağlam mı? Yoksa kafanızda yarattığınız özel bir karakter mi?

Aslında beni ilk harekete geçiren şey çok kişisel, bir o kadar da tekinsiz bir imgeydi. Boynumda bir doğum lekesi var ve bir gün, doğum lekelerinin önceki yaşamlardan kalan izler ya da yaralar olabileceğine dair bir makaleye denk geldim. Bu fikir zihnimde adeta bir kıvılcım çaktı: 'Ya tenimizdeki, ruhumuzdaki ya da dünyadaki bu izler sadece birer leke değil de geçmişin kırılma anlarından bugüne taşınan kadim birer mühürse?' Tabii bunu anlatınca hemen akıllara şu klasik soru gelecektir: 'Peki o karakter siz misiniz?' Peşinen söyleyeyim; maalesef hayır, ben o değilim. Kendi tenimdeki bir izden yola çıkmış olsam da karakterler çok geçmeden kendi bağımsız seslerini buldular. Yani kıvılcım kişisel bir merak ve bağlamdan doğdu ama hikâyeyi sırtlayıp götüren, o izlerin ağırlığını taşıyan karakterlerin kendi mücadelesi oldu.


Çok ciddi araştırma gerektiren, sırtını bilime, özellikle fiziğe dayamış bir kitapla karşımızdasınız. Açıkçası Türk romancılığında çok nadir tercih edilen bir yol bu. Bu açıdan cesaretini kutlamak isteriz öncelikle. Daha güvenli alanda kalıp, okurların alışık olduğu düzlemde ilerlemeyi tercih etmemenizi sağlayan motivasyonu bizimle paylaşabilir misiniz?

Bu tespitiniz ve nazik takdiriniz için içtenlikle teşekkür ederim. Benim için fantastik edebiyat hiçbir zaman 'kuralsız bir sınırsızlık' anlamına gelmedi. Aksine, kurduğunuz evren ne kadar sıra dışı olursa olsun, o dünyanın kendi içinde bir mantığa, bir fizik zeminine ve neden-sonuç ilişkisine oturması gerektiğine inanıyorum. Büyü ya da kadim güçler bile gökten zembille inmemeli bir bedeli, bir işleyiş mekanizması, doğayla ve maddeyle çatışan bir dinamiği olmalı. Fiziğin, kuantum ihtimallerinin ve zamanın sunduğu gerçeklik, hayal gücünden çok daha tekinsiz ve büyüleyici bir ilham kaynağı. 

Güvenli alanda kalmama meselesine gelirsek... Bilinen sularda yüzmek şüphesiz daha konforludur; fakat bir yazar olarak beni masanın başına oturtan şey zaten konfor değil, keşfetme dürtüsü. Sadece bu seri için konuşmam gerekirse ana hatlarını araştırmak tam iki buçuk yılımı aldı. Türk edebiyatında spekülatif kurgunun, sırtını bilime ve araştırmaya dayayan fantastik anlatıların hak ettiği alanı henüz tam anlamıyla bulamadığını görüyorum. 'Bizim okurumuz bunu anlamaz' ya da 'kolay olanı yazayım' tembelliğine hiçbir zaman yanaşmadım. Beni o güvenli alanı terk etmeye iten asıl motivasyon da bu güven ve kendi sınırlarımı zorlama arzusuydu.


Kırık Zaman Rün, tam olarak değilse bile ucundan kıyısından Bilim Kurgu türüne de tutunan bir eser. Bu açından bakıldığında, Türk Edebiyatı için çok bakir bir alana yelken açtığınızı söylemek mümkün. Yazar olarak sizce bu bir risk mi yoksa fırsat mı?

Bana göre edebiyatta risk ve fırsat madalyonun iki ayrı yüzü gibi. Biri olmadan diğerine ulaşmak pek mümkün değil. Bilim kurgu ile fantastiğin kesiştiği sınır hattı, Türk edebiyatında alışılagelmiş kalıpların epey dışında. Bu açıdan bakıldığında tabii ki ciddi bir risk taşıyor. Çünkü önünüzde takip edebileceğiniz hazır bir şablon, garanti edilmiş bir kitle yok. Okurun zihnindeki tür etiketlerini ve ezberleri kırmanız gerekiyor. Aslında beni asıl cezbeden tarafı da tam olarak bu oldu. Eğer her yazar önceden defalarca çiğnenmiş güvenli yollardan yürürse, edebiyatımızın coğrafyası genişleyemez. Bilimsel bir disiplinle harmanlanan fantastik unsurlar, hikâyeye yapay bir büyüden ziyade ayakları yere basan, rasyonel bir derinlik kazandırıyor. Bu da bana kendi kurallarımı koyabileceğim, taklit olmayan, özgün bir evren inşa etme alanı sundu. Dolayısıyla bunu bir risk değil de yerli spekülatif edebiyatın ufkuna taze bir soluk katabilmek adına üstlenilmesi gereken bir sorumluluk ve çok kıymetli bir fırsat olarak görüyorum.


Kolaya alışmış okuyucu kitlesini düşünmeye ve kitabı okurken ciddi biçimde araştırmaya sevk ediyorsunuz. Aynı zamanda akan hikâyenin içinde okuyucu yorumuna bırakılan ciddi boşluklar mevcut. Bu tercihin altında, geleceğe daha yakın olma, günümüz genç okurların farklılık arayışına karşılık verebilme arzusu mu yatıyor yoksa tamamen edebiyatla bilimi harmanlama tutkusu mu?

Aslında bu iki motivasyonu birbirinden ayrı görmüyorum. Edebiyatla bilimi harmanlama tutkusu, doğası gereği okuru da o arayışın içine çekmeyi zorunlu kılıyor. Günümüz dünyasında her şeyin hızla tükendiği bir çağdayız. Fakat buna tezat olarak, zekâsıyla meydan okuyan, sadece önüne konulanı hap gibi yutmak yerine parçaları kendi birleştirmekten zevk alan çok ciddi ve diri bir okur kitlesi de var. Ben okuru koltuğunda oturup sadece sahneyi izleyen pasif bir seyirci olarak değil de benimle birlikte o dünyanın içinde iz süren bir kâşif, tabiri caizse bir 'suç ortağı' olarak konumluyorum. Metinde okura alan açan o boşluklar tam da bu yüzden var; her şeyi yazarın dikte ettiği, bütün kapıların sonuna kadar açıldığı bir kurgu okurun hayal gücüne yer bırakmaz. Bilimsel ipuçları, rünlerin arkasındaki mantık ve boşluklar okurun kendi zihinsel emeğiyle birleştiğinde kitap sadece benim yazdığım bir metin olmaktan çıkıyor ve okurla birlikte tamamlanan, yaşayan bir deneyime dönüşüyor.


Kırık Zaman Rün’ün içindeki malum “taşların” rolünü üstü kapalı kalacak biçimde özetler misiniz?

O taşları basit birer 'güç nesnesi' ya da sıradan bir fantastik aksesuar olarak görmemek gerek. Onlar aslında kurguladığım evrenin hafızası ve birer kozmik denklem. Üstü kapalı kalacak şekilde ifade etmem gerekirse; bu taşlar sadece bir şeyleri başlatan veya bitiren anahtarlar değil, taşıyana çok ağır bir bedel yükleyen kadim aynalar. Kimin elinde olduğuna ve hangi bilgiyle bir araya geldiğine bağlı olarak hem zamanın çatlaklarını onarabilecek birer dayanak hem de o çatlakları geri dönülmez biçimde büyütebilecek birer kırılma noktası. Kısacası onlar, hikâyenin üzerinde durduğu zeminin ta kendisi.


Kitabınızın en çok göze çarpan özelliği bence karakterler arasındaki güç dengelerinin sürekli değişkenlik göstermesi. Kimin ne zaman ön plana çıkacağı, diğerlerine üstünlük sağlayacağı tamamen meçhul. Bunun okurda tekinsizlik duygusu yaratma isteğinizden kaynaklandığını düşünebilir miyiz? 

Kesinlikle düşünebilirsiniz. Tekinsizlik bu kurgunun temel yapı taşlarından biri. Fakat bu tercihin arkasında sadece gerilim yaratma arzusu değil, hayatın ve insanın doğasına dair daha temel bir bakış açısı yatıyor. Klasik fantastik anlatılarda genellikle bir 'seçilmiş kişi' ya da güç dengesi baştan aşağıya doğru hiyerarşik olarak sabitlenmiş figürler görürüz. Kimin kimi alt edeceği veya kimin mutlak üstün olduğu bellidir. Ben bu konfor alanını bozmak istedim. Çünkü kırılmış bir zamanda ve rasyonel bir fizik zemininde hiçbir güç kalıcı, sınırsız ve bedelsiz olamaz. Karakterlerin üstünlüğü sabit bir statüden değil, o anki koşullardan, aldıkları risklerden ve ödemeyi göze aldıkları bedellerden doğuyor. Dünün zayıfı bir bilgi veya doğru bir hamleyle bugünün hâkimi olabilirken en güçlü görünen figür tek bir zaafla tepeüstü gidebiliyor. Bu dengesizlik okurda bir tekinsizlik yaratıyorsa ne mutlu bana. Çünkü okurun sayfaları çevirirken hiçbir karakter için 'nasıl olsa başına bir şey gelmez' rahatlığına sığınmasını değil, o ipin üzerinde karakterlerle birlikte yürümesini istedim.


Benim her zaman çok merak ettiğim konudur. Romandaki karakterlerden sizi en çok zorlayan hangisiydi? Elbette nedenini de merak ediyoruz. Tersten çevirip bir soru daha üretiyorum hemen. Hiç zorlanmadan yazdığını karakter hangisiydi?

Beni en çok zorlayan karakter kesinlikle Gözde oldu. Gözde’nin iç dünyasındaki çatışmalar, bastırdığı duygular ve durduğu o bıçak sırtı denge yazarken beni çok hırpaladı. Onun motivasyonunu kurgunun gerektirdiği gerçekçilikle işlerken, kararlarının ağırlığını okura hissettirmek büyük bir zihinsel mesai istedi. Kelimeleri en çok tarttığım, sahnelerinde defalarca durup düşündüğüm ve beni yazar olarak en çok sınayan karakter oydu.

Hiç zorlanmadan, adeta su gibi akan karakter ise Doruk’tu. Doruk’un bu kadar zahmetsizce yazılmasının çok somut bir sebebi var. Kendisi gerçek hayatta fiziken tanıdığım birinden doğrudan esinlenerek kurguya aktardığım bir karakter. Zihnimde jestleri, mimikleri, tepkileri ve duruşu o kadar canlı ve hazırdı ki, onun olduğu sahnelerde sanki ben aradan çekiliyordum. Doruk kendi repliklerini bizzat kendisi söylüyordu.


Karşımızda bilim kurguya açık, modernist bir yazar varken, biraz hayal kurma lüksümüz olmalı, diye düşünüyorum. Şimdi bir mucize olsa ve sizi yalnızca yirmi dört saatliğine romanınıza ışınlasak… Karakterlerinizden hangisinin karşısına çıkmak isterdiniz? Ve tabii kendi kurgunuzu bozmayı göze alacak bir yaramazlık yapıp romanın gidişatını değiştirir miydiniz?

Röportajın en tehlikeli ve en kışkırtıcı sorusu bu olsa gerek! Yirmi dört saatliğine o tekinsiz, zamanın parçalandığı evrene adım atabilsem sanırım karşısına çıkmak isteyeceğim kişi Gözde olurdu. Yazarken beni bu kadar zorlayan, içindeki o bıçak sırtı gerilimi satır satır inşa ettiğim bir karakterle göz göze gelmek, onun o kırılgan ama sert dünyasında birkaç saat nefes almak çok sarsıcı olurdu. Kurguyu bozma ve gidişatı değiştirme meselesine gelince... İşte orada durur, elimi kolumu bağlardım. Çünkü Kırık Zaman Rün, aslında dört kitaplık bir serinin henüz ilk adımı. Önlerinde karakterleri bekleyen üç koca kitap, çözülmesi gereken sırlar ve ödenmesi gereken çok ağır bedeller var. İçimdeki korumacı taraf onların yükünü hafifletmek istese de bir yazar olarak buna asla izin veremem. Onları erken bir ferahlığa kavuşturmak, önlerindeki o üç kitaplık devasa yolculuğun ve büyümenin ruhunu zedelerdi. Yine de o yirmi dört saatlik kaçamakta küçük bir yaramazlık yapmadan duramazdım muhtemelen. Büyük bir müdahale yerine, belki köşede sessizce duran bir masanın üzerine sonraki kitaplarda anlam kazanacak küçük bir rün bırakır ya da birinin kulağına doğru zamanda yankılanacak tek bir fısıltı bırakıp sessizce geri dönerdim.


Neden İtalya, diye sormazsak olmaz tabii. Hikâyenin bir bacağının İtalya’da geçmesi çok ilgi çekici gerçekten. Anladığımız kadarıyla İtalya’ya ve kültürüne de oldukça hakimsiniz. Bu, kitaba özel bir çalışmanın eseri mi acaba?

İtalya tercihi kesinlikle tesadüfi ya da sadece estetik bir fon arayışı değildi. Zamanın kırıldığı, rünlerin ve kadim yasaların devrede olduğu bir anlatıda mekânın da yaşayan, katmanlı bir hafızaya sahip olması gerekiyordu. İtalya, antik Roma’dan Rönesans’a, simyadan modern bilimin ilk kıvılcımlarına kadar tarihin her çağında zamanın tortusunu sokaklarında biriktirmiş bir coğrafya. Dar taş sokakları, yüzyıllık kütüphaneleri, mimarisindeki gizemli oranlar ve sanatın içine gizlenmiş şifreler, kurguladığım atmosfer için biçilmiş kaftandı. Hikâyenin aradığı nefes tam da oradaydı. Hâkimiyet meselesine gelirsek... Evet, bu tamamen kitaba özel, çok derin ve titiz bir çalışmanın ürünü olsa da dokuz yaşımdan beri İtalyan kültürü beni hep içine çekmiştir. Kaldı ki bizim kültürümüzle de çok benzerlikler bulunuyor. Bir şehri ya da kültürü yazarken sadece haritada işaretlemek yetmez; o sokakların kokusunu, ışığın binalara vurma açısını, yerel dokunun karakterlerin psikolojisine nasıl yansıdığını hissettirmeniz gerekir. Daha önce bahsettiğim o iki buçuk yıllık araştırma sürecinin hatırı sayılır bir kısmı, İtalya’nın tarihsel dokusunu, mimarisini ve ruhunu metne en sahici şekilde sindirebilmek için harcandı. Okura o sokaklarda yürüdüğünü hissettirebildiysem, masa başında geçen o uykusuz geceler kesinlikle amacına ulaşmış demektir.


Romanın finali, ağır ağır çıkılan merdivenler gibi her sayfada biraz daha artan gerilimin neticesinde okuyucuyu epey şaşırtıyor. Romana başlangıç aşamasında kafanızda belli miydi final? Yoksa hikâye ilerledikçe, siz karakterlerle sıkı fıkı oldukça mı şekillendi?

Ağır ağır çıkılan merdiven benzetmeniz çok yerinde. Çünkü o gerilimi her basamakta bilinçli bir ritimle tırmandırmak istedim. Fakat finalle ilgili gerçeği samimiyetle paylaşmam gerekirse masanın başına ilk oturduğumda zihnimdeki son bambaşkaydı. Aslında hikâyenin İtalya ayağında Mussolini dönemini ve o dönemin yarattığı baskıcı atmosferi çok daha derinlemesine işleme niyetindeydim. Ancak tarihsel olarak böylesine hassas, yanlış anlaşılmaya ve ideolojik kutuplaşmalara fazlasıyla açık bir dönemi kurgunun merkezine taşımak ciddi bir riskti. Özellikle günümüzde düşününce beklenmeyeni getirecek bir fikirdi. Aynı zamanda hikâyenin odağını, vermek istediğim bilimsel ve mitolojik özden saptırma tehlikesi de taşıyordu. Bu yüzden bilinçli bir sorumluluk aldım ve o dönemin ağırlığını bir adım geride tutmayı tercih ettim. Karakterlerin kimlikleri, çatışmaları ve hikâyenin ana omurgası başladığım andaki vizyonumla neredeyse birebir ilerledi. Fakat bu tarihsel eksen kayması ve yol boyunca karakterlerle kurduğum bağın getirdiği detaylar sebebiyle, kitabın finali de kaçınılmaz olarak evrilmek ve kabuk değiştirmek zorunda kaldı. İyi ki de öyle oldu. Çünkü ortaya çıkan bu yeni son, hikâyenin kendi iç dengesine ve dört kitaplık serüvenin ruhuna çok daha güçlü, çok daha sarsıcı bir biçimde hizmet etti.


Bir sonraki projeniz nedir? Yine roman mı? Aslında asıl sormak istediğimiz şu. Kırık Zaman ile bir kapıyı araladınız. Ve hikâyenin ucu açık. İlerlemeye müsait. Tamam mı? Devam mı?

Hiç tereddütsüz söyleyebilirim: Kesinlikle devam! Hikâyenin ucu açık, çünkü daha önce de çıtlattığım gibi bu dört kitaplık büyük bir serüvenin ilk adımı. Dolayısıyla masadan kalkmış değilim; ikinci kitap şu an edisyon sürecinde, üçüncü ve dördüncü kitabın hazırlıkları, araştırmaları ve yazım süreci tüm hızıyla devam ediyor. Yine roman formuyla, yine aynı evrenin içinde ama bu kez çok daha genişleyen, risklerin ve kırılmaların katlanarak arttığı bir atmosferle okurun karşısına çıkmayı hedefliyorum. İlk kitapta karakterleri, rünlerin matematiğini ve çatışmanın zeminini kurup kapıyı araladım. İkinci ve sonrasında ise o kapıdan içeri tüm okurlarla birlikte adım atacağız. Karakterlerin ödeyeceği bedeller daha da ağırlaşacak, taşların fısıltısı daha çok duyulacak ve zamanın çatlakları daha da derinleşecek. Kısacası bu yolculuk yeni başlıyor. Okurun o aralanan kapıdan içeri adım atmaya hazır olmasını dilerim. Çünkü içeride onları bekleyen dünya çok daha sarsıcı olacak. Bu seriden bağımsız olarak üç kitap daha şu an kurgu ve araştırma aşamasında.


Kapanışta olmazsa olmaz sorumuz: Size ilam veren yazar ya da kitap isimleri verebilir misiniz? Ve tabii son olarak okurlarınıza iletmek istediğiniz mesaj varsa, sahne sizin.

İlham meselesi benim için tek bir isimden ziyade, farklı disiplinlerin ve kültürlerin birbiriyle çarpışmasından doğan bir kıvılcım gibi. Aslında bu birikimin arka planında yirmi yıla yakın bir süredir profesyonel olarak çevirmenlik yapmam yatıyor. Yıllar boyunca farklı dillerin, coğrafyaların, felsefelerin ve anlatım biçimlerinin mutfağında bulunmak, bana sadece kelimeleri değil, o kültürlerin düşünme pratiklerini ve hafızalarını da biriktirme fırsatı verdi. Edebi anlamda ise mekânı sadece bir dekor olmaktan çıkarıp nefes alan, tekinsizliği her taşında fısıldayan yaşayan bir karaktere dönüştürme konusunda Carlos Ruiz Zafón’un o puslu atmosfer ustalığı bende daima derin bir iz bıraktı. Tarihin, kadim şifrelerin ve simyanın labirentlerinde iz sürerken Umberto Eco’nun entelektüel ağırlığı; kurguyu bilimin ve kuantum fiziğinin rasyonel sınırlarıyla sınarken ise spekülatif düşüncenin matematiği masamda hep bana eşlik etti.

Okurlara iletmek istediğim son mesaja gelirsek... Kırık Zaman  Rün’ün sayfalarını aralayan her okura, benimle birlikte bu tekinsiz yola çıktıkları ve o kapıdan içeri adım atma cesaretini gösterdikleri için gönülden teşekkür ederim. Onlardan tek ricam, sayfaları çevirirken sadece yazılanı tüketmekle kalmasınlar, satır aralarında bıraktığım boşluklara kendi şüphelerini, sorularını ve sezgilerini koysunlar. Çünkü bu hikâye tek taraflı bir monolog değil; sizin zihninizle tamamlanan, sizinle birlikte nefes alan yaşayan bir evren. İkinci kitapta görüşmek üzere!


Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederiz. Okuyanınız ve anlayanınız bol olsun. Türk Edebiyatı’nın sizi kadar cesur ve yenilikçi kalemlere çok ihtiyacı var. Tekrar kutlar, yazım hayatınızda başarılar dileriz.


KIRIK ZAMAN: RÜN

Burçin Tarhan

MKB Yayınları, 2026

398 s.

Yorumlar


bottom of page