"Yazmak benim oyun oynama biçimim oldu"
- Litera

- 11 dakika önce
- 2 dakikada okunur
Litera Edebiyat’ın kurulduğu günden bugüne en çok okunan bölümü hep sizden gelen öyküler oldu. Okurlarla yeni yazarları buluşturmaya aracı olduğumuz bu kıymetli bölümü bir adım daha ileri taşıyoruz artık. Sizden gelen öykülerden her ay en çok okunanı seçip yazarlarıyla kısa birer söyleşi yapıyoruz. Yeni yazarlarla okurlarımız arasındaki bağı güçlendireceğini düşündüğümüz bu söyleşi serisinin sıradaki konuğu ise Banu Semizoğlu. Sıcağı Sevmiyorum adlı öyküsü çok dikkat çeken yazarla öykü serüvenini, edebiyatla kurduğu ilişkiyi konuştuk. Herkese iyi okumalar.

Temmuz ayında Litera Edebiyat'ın en beğenilen, en çok okunan öyküsünün yazarı oldunuz. Bize öyküyle kurduğunuz ilişkiyi, yazma deneyiminizi ve sürecinizi anlatır mısınız?
Sanırım ortaokul yıllarımdan beri yazı hep hayatımdaydı. Defterler dolusu notlar, öyküler, yarım kalmış metinler... Anlamadığım şeyleri yazarak anlamaya çalıştığımı çocukken fark etmeden keşfetmişim. Oyun oynamayı çok beceremeyen bir çocuktum; belki de yazmak, benim oyun oynama biçimim oldu.
Yazdıklarımı genellikle yakın arkadaşlarıma okuturum. Yazarken zihnimde dolaşan bir mesele olur. Onu anlatıp rahatlamak isterim. Sonra metin üzerine konuşuruz. Eğer anlatmak istediğim şey karşıya geçmişse, benim için o konu biraz daha berraklaşır. Ama asıl sevdiğim, okurun metne kendi deneyimiyle yaklaşmasıdır. Onların gördüğü ayrıntılar, kurduğu ilişkiler, benim yazıya yeniden bakmamı sağlar. Yazmak benim için hem bir sağaltım biçimi hem de her karşılaşmada yeniden öğrenilen bir alan. Bu yüzden okurun zihninde tamamlanan, her şeyi söylemeyen metinleri seviyorum.
Sizce öykünün edebiyattaki yeri nedir?
Ortaokulda, otuz kişilik bir sınıfta Türkçe öğretmenimiz bize bir öykü okumuştu. Başta sınıfta kıpırdananlar, fısıldaşanlar vardı. Ama metnin bir yerinden sonra herkes sessizleşti. Okumayı da dinlemeyi de sevmeyen çocuklar bile öykünün içindeydi. Öykü bittiğinde öğretmenimiz ağladı. Ardından sınıftaki bazı çocuklar da... O anın etkisini hâlâ unutamıyorum.
Sonrasında sınıfta hepimiz öykü kitapları okumaya başladık. Aynı metinden herkes başka bir şey aldı. Sanırım öykünün gücü de burada. Kısa bir metinle birbirinden çok farklı hayatlara dokunabiliyor ve her okurda başka bir karşılık bulabiliyor.
Bu öykünüzden okurun aklında tek bir şey kalacak olsa, onun ne olmasını isterdiniz?
Okurun bu öyküden sonra sıcağı yalnızca yaz mevsimi olarak düşünmemesini isterim. Çünkü bazen en bunaltıcı olan hava değil; insanın taşıdığı yükler, söylenmeyenler, görünmeyen emek ve sıkışmışlık da sıcağa dönüşür.
Türk ve dünya edebiyatında en çok sevdiğiniz öykü ya da öyküler hangileridir?
Sait Faik Gümüş Saat benim için çok özeldir. Ortaokulda öğretmenimizin sınıfta okuduğu öykü buydu ve belleğimde derin bir iz bıraktı.
Dünya edebiyatından ise David Constantine Gerekli Güç ve Mariana Enriquez Yangında Yitirdiklerimiz en sevdiğim öyküler arasında yer alıyor.
Ayrıca Arjantin edebiyatından Samanta Schweblin'in öykülerini de ilgiyle okuyorum.
Şu sıralar masanızda neler var; öykü, roman ya da sadece okumalarınız… Litera Edebiyat okurlarıyla paylaşabilir misiniz?
Bu aralar sanatçılarla sanat eserleri arasındaki ilişki üzerine düşünüyorum. Bir sanatçının yaşamı, ürettiği eseri nasıl etkiler ya da etkilemeli mi sorusu zihnimi meşgul ediyor. Bu nedenle Claire Dederer' in Canavar Hayranların İkilemi'ni okuyorum.
Eş zamanlı olarak Marlen Haushofer' in Duvar'ını okuyorum. Zaman zaman çoklu okumalar yapmayı seviyorum. Evde daha sakin anlarda ise Çetin Balanuye' nin Spinoza'nın Sevinci Nereden Geliyor? kitabı bana eşlik ediyor.
Bunun dışında elimin altında her zaman bir Ursula K. Le Guin ve bir Yaşar Kemal olur. Zihnim sıkıştığında ya da aynı düşüncenin içinde dönüp durduğumda onları açarım. Tanıdık biriyle kısa bir sohbet etmiş gibi olurum; çoğu zaman da o anın içinden çıkıp dünyaya başka bir yerden bakabilmeme yardım ederler. Öykünün tamamı için tıklayın.



































Yorumlar