Öykü: Pembe Bornoz
- Litera

- 15 dakika önce
- 5 dakikada okunur
"Bak, bu zor bir mücadele! Dayan! Sakın ipin ucunu bırakma!"
Sinem Beyaztaş
Rüzgâr, penceredeki tül perdeyi usulca koltuğa doğru uçurdu. Denizden esen rüzgârları hatırlattı. Uzandığı üçlü salon koltuğundan tavana bakan kadını bir an gülümsetti. Kadının aklında, internette karşısına çıkan bir fotoğraf vardı: Bir duvar yazısı. Sabah kalkıp işe gidememesine üzüldü bu sefer de! Kıpırdandı. Ağrıyan sırtı yine kendini hatırlattı.
Banyoda geçirdiği kazanın üstünden sekiz ay geçmişti.
Oldukça küçük ve eski tip olan banyoda bir banyo dolabı dahi yokken kocaman klasik bir küvet vardı. Banyonun üçte ikisine yayılmış duruyordu. Evi ilk tutarlarken de garibine gitmişti bu durum. Kaza günü de doğum sonrası artan kilolarının etkisiyle zorlanarak bacağını kaldırırken küvetin etrafını saran çirkin, plastik duşakabine tutunuyordu. Ancak içine girebildi. Sıkışık, klostrofobik bir yerdi. Nedir bu koca şey; küçük bir duş alanı ne güzel olurdu, diye söylendi.
Suyu ayarlamak için uzun uzun akmasını bekledi, ısınan su arada aniden soğuk akıyordu. Kiracılık işte, diye içi sıkıldı. Küveti uzun zamandır şöyle çamaşır suyuyla iyi bir temizleyemediğinden küçük plastik taburedeydi. Yine soğuk akmaya başladığında musluğa uzanması ile taburenin dengesi bozuldu. Altından kaydı ve sırt üstü, sert şekilde küvete düştü. Gözleri karardı, etraf karanlığa gömüldü.
Kapının dışından küçük kızının sesi duyuldu: “Anne!”
“Gel kuzum, annen banyo yapıyor.”
“Anneanne, bir ses geldi, anneme bakıcam!” diye, ısrar etti küçük kız.
Anneanne ve küçük kız kapıda anneye seslenerek kapıyı tıklattı. Ses gelmeyince anneanne kapıyı araladı. Baygın ve dudakları mırıltılı kızını küvette uzanır halde buldu. Küçük kız ise korkuyordu, ağlamaya başladı. Anneanne kızını hareket ettirmeye çalışsa da kaldıramadı! O da paniklemişti. Yine de ambulans çağırmayı akıl etmişti.
Anneanne koşup yıllar önce çeyizi için aldığı ama kızının hiç kullanmadığı pembe, uzun bornozu dolaptaki kutusundan çıkarttı. Getirdi. İçinden, iyi ki almışım, diye geçti. Anneanne küçük torununun da yardımıyla bornozu kollara geçiriverdi. Bornoz küvete sürünüp ıslanmasın diye elinden geldiğince havada tutuyordu anneanne.
Kadın kendisine geldiğinde bornozu giyinik halde ambulansta sedyedeydi. Yanında genç bir hemşire ve doktor vardı. Kadının çok ağrısı vardı.
İsmini bir şifacıdan alan hastaneye; İbn-i Sina Hastanesi'ne yolun tüm çukurlarını, virajlarını ağrı olarak hissederek vardılar. Acilde bir sedyeden diğerine geçirme işi için iki güçlü çalışan çağrıldı. Pembe bornozlu kadın, acıyla çığlık atarak taşındı. Aynı taşıma, röntgen film ve tomografide de yaşandı. Kaburga kemiklerinden bazıları ve boyun kemiği kırılmıştı. Hastanenin yatan hasta servisine çıktığında; uzun hastane günleri, birden çok ameliyat ve hayatının; tavana, duvarlara bakarak, yağmuru, karı, parlak güneşli günü açık camdan izlediği dönemi başlamış oldu.
Tavana bakmaktan sıkılıp dışarı baktı. Rüzgârın yaklaştırdığı perde ondan uzaklaşınca sokak ışıkları yandı.
Evde ziyaretçilerin küçük tek kişilik balkona sığamayıp mutfakta ayaküstü sigara içişine alışmıştı. Mutfaktan gelen konuşmalara kulak kesildi.
“Hıhı! Tık yok, ayağa kalkması zor. Baksana daha yatakta doğrulamıyor. Boynu kaskatı.” Kocasının sesiydi.
“Gayet normal tabi kırıkları fazlaydı. Zaten raporu da devam ediyor.” Müdürünün sesiydi.
“Enfeksiyon kapınca daha zor oluyor tabii. Kırıkta enfeksiyon kötü! Annemde de aynen öyle olmuştu: Şeker, tansiyon vardı onda, sadece kolu kırılmıştı. Ama bir yıl çekti. Siz yine iyisiniz.” İş arkadaşlarından birinin kocaman sesiydi.
“Tabii, tabii muhakkak! Hareketlerini yaptırıyoruz da düşündüğümden daha yavaş iyileşiyor. Malulen emeklilik hakkı da varmış, öyle değil mi müdürüm?” tedirginlikle sordu kocası.
“Sağ elinden dolayı mı?” dedi, sesi yabancı gelen kadın.
“Aynen, artık silah tutamaz,” dedi, üzgünce müdürü.
İrkildi! Efendim? Kalkıp bir hışımla mutfak kapısını açabilseydi…
Müdürü, geçmiş olsun ziyaretine zaten gelmişti. Şu sıralar ara ara bir ihtiyacın var mı, ziyaretine geliyordu.
Müdürü ve iş arkadaşı hasta yatağındaki eski mesai arkadaşından müsaade isteyerek çıktı.
Kadın afallamıştı. “Emeklilik nerden çıktı? Ben çalışmayı seviyorum.” dedi, kocasına; boğazında düğümlenenleri temizleyerek.
Cevap diğer kadından geldi: “Ama Sinan’ın çok borcu var!”
Borcu mu varmış! Kime, nereye, ne kadar; hem benim neden haberim yok!
Sinan’ın mı? Sinan Ağabeye ne oldu? Hem düğünümüze bile gelmeyen, yıllardır iş dışında bir araya gelinmemiş, bu fefe konuşan, sıkıcı kadın, ne diye her gelene takılarak bu eve geliyordu ki?
Dikkatle diğer kadına baktı! Geçen onca senede saçlarının hiç dökülmediğini, cildinin aynen parladığını, kilosunu koruduğunu fark etti. Üstelik ayaktaydı.
İki kadın bakıştı. Diğeri utanıp gözlerini kaçırdı. Gitmek için ayağa kalktığında bacakları titriyor gibiydi.
Yattığı yerden içi dolup taşan kadının söyleyecek onlarca sözü vardı. Hangisini söyleyeceğini seçemedi… Sustu!
Sinirleri bozan sessizliği polis telsizinin sesi deldi.
Dililülüt: 6510, 6515, 6540 ekipler; görev yerlerinize geçiniz.
Arkası dönük halde: “Gitmem lazım!” dedi. Çıktı.
Arkasından bakarken sağ elini hareket ettirmeye çalıştı. Hareket vardı işte! Tekrar üniforma giydiği, uzun saatler ayakta olduğu günlerin hayalini kurarak gözlerini kapattı.
Küçük kızının sesi üzüntülüydü: “Anne, hani eskiden sen beni kucaklayıp odama götürürdün şimdi de götür. Bana oyuncak almaya giderdik, sen araba sürerdin. O günler çok güzeldi. Sen artık hep böyle mi olacaksın, hiç kalkmayacak mısın!”
“Eski halimi ben de özlüyorum!” dedi anne, yanına gelmiş kızının elini tutarak.
“Ben de özledim o hallerini, canım,” dedi, duygulu konuştu kocası.
Salonun kapısında dikiliyorken ona sekiz aydan çok daha uzunmuş gibi gelen ayları düşündü. En çok kendi hayatının dışında kalmıştı eşi, akşamları diğer odadaki masa bilgisayarında dizi izliyordu izlemesine ama bir o kadar bahis sitelerine ve sohbet ortamlarında da mevcut oluyordu. Şu an masa bilgisayarı bir çeşit sanal kahveye dönüşmüştü.
Uzun bir yolun karşı tarafından uzakta olduğu için tam seçemediği bir görüntüye bakarcasına kadına baktı.
“Elbette kalkacağım,” dedi, kadın kırgın. “Ayrıca emekli falan olmayacağım!”
“İyileşmen için elimden ne geliyorsa yaparım, yeter ki şimdi olduğu gibi iste.” Duygulanmıştı kocası.
Kafasını çevirip duvara baktı kadın. Sonsuza kadar susmak, kocasının yüzünü bir daha görmemek istiyordu. Ama çok sıkışmıştı! Zaten misafirler buradayken de tuvaleti vardı.
“Sürgüyü getirir misin?” dedi kadın, mahcup, kocasına bakmadan!
Hızla getirmeye gitti, küçük kıza seslendi: “Hadi kızım, biz çıkalım, annen rahat etsin.” Salondan çıktılar.
“Alabilirsin.” Diye, seslendi kapıya doğru.
Kocası elinde bir bardak suyla içeri girdi. Suyu yanındaki sehpaya bıraktığında nefesi yüzüne çarptı. Kadın nefese yaklaşınca alnına bir öpücük kondurdu. Yolun karşı tarafından kadına doğru hızla yaklaştığını hissetti. İkisinin de gözleri doldu. Sessizce kaldılar bir süre. Sonunda sürgüyü alıp dökmeye gitti.
Gece herkes uyuduğunda sokaktan süzülen ışıklara bakarken geniş kanatlı bir kartal olanca heybetiyle yaklaştı. Koca pençelerine yaşamını sıkıştırıp ağır çekimdeymişçesine uzaklaşıyordu! İçinde koskocaman bir boşluk hissetti. Ellerini, ayaklarını hissetmiyordu; sanki yoktu. Beyninde karıncalanma vardı, her yeri uyuşuktu!
Uyuyamıyordu! Kalkıp biraz dolaşabilse…
Hep yanında olan bilgisayarından internete girip uzun araştırmalar yaptı.
Ertesi gün sabahtan akşama kadar huzursuzluk içinde kıvrandı!
Sonunda kendini ikna etmeyi başardı. İnternette bulduğu fizyoterapist numaralarını tek tek aramaya başladı.
Aklına Müdürünü de aramak geldi, vazgeçti, onun yerine tavsiyesini hatırladı: “Bak, bu zor bir mücadele! Dayan! Sakın ipin ucunu bırakma!”
Eve gelen fizyoterapistin hiç eyvallahı yoktu; aaahhh, diye acıyla bağırdıkça yüzünde olumlu bir ifade oluşuyordu! Ertesi gün aynı saatte gelmek için sözleşen fizyoterapistin dördüncü gelişinde kadını, ayağa kaldırıp yürütece tutturdu.
Yürüteç, bir yardımcıdan çok yaşlılığı hatırlatan küçük bir balkon gibiydi. Ona tutunmak güvende hissettirmiyordu.
Çok garipti sanki bacakları yoktu. Bacaklarının ameliyatta kesildiğini düşündü. Yoksa kısalmışlar mıydı? Yere basmaya korkuyordu. Zorlukla bastı. Fizyoterapist kolundan tutuyordu.
“Bir adım at, sadece bir adım,” dedi, güven verici bir sesle.
Gözlerini kapattı. Geniş yeşilliklerde koşuyordu. Koştu, koştu. Yukarıya alabildiğince sıçradı, kocaman kartalın pençelerine asıldı. Kartalın dengesi bozuldu. Gökyüzüne yayılan bir çığlık attı!
İşte! Eskisi gibi her şey!
Polis üniformasını giyinmiş görev için hazırdı.
Duvar yazısı karşısında belirdi: Bizi de üzdüler sabah kalkıp işe gittik!
Sonunda Anneannenin ve kızının alkışları duyuldu.
“Yaşasın, annem ayakta!” diye zıpladı küçük kız. Zıplayabilseydi annesi de zıplardı.



































Yorumlar