Öykü: Sıcağı Sevmiyorum
- Litera

- 26 Tem
- 4 dakikada okunur
"Rodos heykelinin imkânsız olduğu günlerden, yolculuklara çıkan ve okumayı seven kıza sarılıyorum."
Banu Semizoğlu
Her şeyi topladık mı? Bir şey unutulmadı, değil mi?
Sıcakta arabanın arkasına gidip gelip eşyaları yerleştiriyoruz. Güneş, tenime değdiği anda yakıyor. Eskiden sıcak sevmediğimi bilmezdim. Onu sevip sevmediğimi kendime hiç sormamıştım. Sıcağı da diğer her şey gibi kabullenmiştim.
Lisede, yaz aylarında fabrikada mevsimlik işçi olarak çalıştığım günler. Sıcağı sevmeme ihtimalimin olduğu hiç aklıma gelmiş miydi? Konserve fabrikasında, közleme bölümünde, sebzeleri şişlere tek tek taktığım o zamanlar. Hep suyun olduğu işleri yapmaya talip oldum. Ayaklarını suya sokma. Karnın ağrır, maazallah çocuğun olmaz, yumurtalıkların zarar görür. Çocuğum mu olmaz? Çocuk? Benim mi? Çocuğum. Olmaz. Hiç düşünmediğim bir konu daha.
Gece vardiyası. Akşam 8, sabah 8. Uykusuzluğu sevmem. Gece uykumu verip yerine, akşam serinlikte çalışmayı alıyorum. Hafif de giyinsem (ki henüz ‘yaz ayları için keten giymelisiniz’ sesleri çoğalmamış; giydiklerimiz basit ama pamuklu tişörtler, şalvarlar), suyla kendimi serinletsem, saçımı toplasam… yine de içinden çıkamadığım sıcak. Biraz uzaklaşıp ötesini göremediğim, her yanı sapsarı saran, cırcır böceklerinin çığlıklarıyla daha da dayanılmaz hale gelen; insanın içine usul usul yılgınlık bırakan sıcak.
On altı yaşındayım. Sigortasızım. Parmak arası terlikle çalışıyorum. Ayaklarım suyun içinde, közleme fırınının önünde. Sıcağa, çocuğa, geleceğe dair bir düşüncem yok. Kitap okumayı seviyorum. Ders çalışırım. Ders çalışmayıp da ne yapacağım? Oturup saatlerce konuşmayı sevmem, erkeklerle pek ilgilenmem. Kendime hep bunu söylerim. İlgimi kitaplardan kaydırıp kaybolmak istemem. Biri var tabii okuldan. Her gün okuldan sonra birkaç kez bizim evin önünden geçer. Camlar açık. Son ses Sezen. Bir heyecanlanırım. Ne zaman sokağa çıksam oradan geçeceğini bilirim ama ne yapacağım bilemem. Bu küt küt atan kalbim ne yapar, ne der, ne ister, bilmem. Bildiğim, uzun yaz öğleden sonralarında asmanın altında oturup, hortumla bahçede kendini ıslatıp, kitap, gazete ne bulursan okumak. Tabii önce sabah kalk, evi toparla, kardeşinle kahvaltı yap. Fatura öde, pazara git. En sevdiğim görev halı yıkamak. Köpük, su, halı ve ben. Akşam yemeği için yemek yap. Akşam masasını asmanın altında hazırla. Bu arada da sıkıldığın öğle sonralarında gazetenin verdiği kitapları okurum. Madam Bovary, Uğultulu Tepeler ya da adını şimdi hatırlamadığım niceleri.
Gelecek benim için eylülde açılacak okul. Sınavlardan alacağım yüksek notlar. Köye gazete satmaya gelen ablalar bir de gelecek. Gazetelerini alırım, ne diyeceğimi bilmem ama okurum. Gelecek: sırt çantalı, kot pantolonlu, uzun saçlı, üniversitede okuyan ablalar.
Omzumu yakan sıcakla gittiğim lise yıllarımdan, "Her şey tamam arabaya yerleştirdim.’’ Diyen eşimin sesiyle geri geliyorum. Otelin girişinde, on gündür her sabah karşılaştığımız görevliye teşekkür edip yola çıkıyoruz.
Pencerenin ardından yol boyu hayat akıyor. Bakir koylar, sakin yollar, kendi halinde insanlar… Arada şemsiyesi, sandalyesi, sepeti; günü geçirmek için her şey yanlarında. Tek derdi suda oynamak olan çocuklar. Onlar kendi anlarının içinde duruyor; bizse varacağımız yere ulaşmak için yanlarından hızla geçip gidiyoruz.
Arabada, kızımın yanına oturuyorum. Çocuğum olmuş demek. Ayağımı soktuğum sular, yumurtalıklarıma kıyak geçmiş. Beni çocuklukla tanıştırmak için bana bir kız çocuğu göndermiş.
Sıcak asfaltın üstünde dalgalanıyor. İçinden çıkamadığım o sıcakla aramda artık arabanın kliması var. Serin yolculukta kızımla üzerimize hemen bir müslin örtüyorum. Uykuya dalıyoruz. Asmanın altındaki uyku gibi basmıyor ama o uyku gibi. Uyur gibi, uyanık gibi. Yorgun gibi, dinlenmiş gibi.
Gözümü açıyorum: çam ağaçları. Gözümü açıyorum: güneş tepede. Gözümü açıyorum: güneş karşıda. Gözümü açıyorum: mola vermişiz. Camı açtığım gibi, cırcır böceği sesleriyle beraber sıcak arabaya yerleşiyor. Çok az araba geçiyor. Neden burada mola verdik? “Baksana,” diyor, “bu ne heykeli? Sen seversin, bilirsin. Ne heykeli bu?” “Nerede? Göremiyorum.” O kadar büyük ki dibinde olduğumu anlamadım henüz. Başını bir çamın gölgesine saklamış. Burada, bir otoyolun kenarında öylece gelene geçene bakıyor. Babaannem gibi. Babaannem bir asırlık, o 25 asır. 25 mi? Dünyada ne kadar az zaman geçiriyoruz. “The Lion of Amphipolis.” Selam veriyoruz, biraz sohbet. Ardından yola devam.
Yazın en sıcak günleri Urfa’da falan değil. Bizzat İzmir’de yaşanıyor. Okulun son haftaları inanılmaz sıcak. Sırada oturmuş, uyumamak için direniyorum. Öğretmenimiz anlatıyor. Nurperi. İsmi uçuş uçuş, narin bir şeyler çağrıştırıyor. Düz ortopedik sandaletleri ayağında. Tırnakları hep sedefli Nurperi’ nin. Ayakları hiç toprağa basmamış, toz toprakla çatlamamış. İnsanın topuğu nasıl pembe olur ki? Nurperi, Girit göçmeni. Heybetli, bereketli bir tanrıça. Arap sabunuyla sınıfı yıkama nöbeti bana geldiğinde gelip, “Sen çok titiz bir kızsın, çok detaycısın, kafan da çalışıyor; ne olacaksın bakalım?” dedi. Temizlikçi? Henüz bunun bir övgü mü kader tayini mi olduğunu bilmiyorum. Bazılarının titizliği, detaycılığı meziyetken; bazılarınınki yalnızca işe yarıyor.
Bir gram rüzgâr esmiyor. Gömlek düğmeleri tamamen açık neredeyse. Saçlarını kış boyu ütüyle dümdüz yapıp açık bırakan kızlar, tepesinden topuzunu yapmış. Sıcakla mücadele yöntemi olarak topuz. Nurperi anlatıyor. İngilizce anlatıyor sanırım. “Tatil geliyor çocuklar. Tatilde güzel planlar yapın. Ben geçen yaz eşim ve çocuklarımı aldım, Rodos’a gittim. İnanılmaz güzel. Başka yerler görmek önemli. Dünyayı gezin, başka yerler görün.” Ah Nurperi. Bu yaz 18 yaşıma girdim; malum, sigorta girişimi yaptırabileceğim bir fabrikada işçi olacağım. Gelecek planım: sigorta girişimin 18 yaşında yapılmış olması. Rodos. Rodos heykeli. Rodos’a gidin. Dünyada başka yerler görün.
“The Lion of Amphipolis.” Rodos’ta değilsin. Nurperi seni görmedi muhtemelen. Belki de görmüştür. Ben seni bulmak için çıktım demek yola; uykum, uyanıklığım arasında. Rodos. Bir sıcak yaz gününde, uyur uyanıklık arasında aklıma düşürülmüş Rodos heykeli. Ben bugün seni buldum. Daha başka heykeller de gördüm başka ülkelerde. Ne önemi var? Gelecek planım yok. Geleceğini bilmediğim bir gelecekte, arabanın arka koltuğunda kızımla yolculuğa devam ediyorum. Radyoda mia pista apo fosforo diyor. Bildiğim, beni 16 yaşıma götüren bir Sezen ezgisi beni sarıyor. Rodos heykelinin imkânsız olduğu günlerden, yolculuklara çıkan ve okumayı seven kıza sarılıyorum.
Sıcağı sevmiyorum. Sevmediklerimi artık biliyorum.



































Yorumlar