top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

Öykü: Tek Bir Damla Bile

3 saat önce
12 dakikada okunur

"Soğuk havanın burnumdan geçişiyle boğazım donsun, yüzüme batan kar taneleri dilimi koparsın da gıkımı çıkarmayayım. Gözlerim kapalı nefeslendim, beynim uyuşana kadar bekledim."


Nurhan Şahinkaya


Öleceği günü takvime kırmızı kalemle işaretledi. Ve son noktayı koydu kayınpederim. Sesi titremiyordu, “Bu kadar,” dedi, “yeterince yaşadım.” Odadaki herkes suspus, ama başlar eğilmiyor, gözler dolmuyor, mimikler değişmeden dümdüz ona bakılıyor. Ortada dehşet bir durum yok sanki, öyle bir ciddiyet, öyle sükûnet. Sıradan bir toplantıda karar açıklanmış, her şey anlaşılmış, bütün taşlar yerine oturmuş ve hepsi bu denmiş. 

Kocama baktım, aklımdan dün gece söyledikleri geçiyordu. Bu ülkede insanlar kendi bedeni hakkında karar verir, saygı duymak erdem sayılır. Sırt üstü yatıp gözlerini tavana dikmişken tek tek anlattıkları, sonra uykuya sürüklenişi, gece boyu kâbuslarında inlerken ter içinde yataktan fırlayışı. 

Boğazımı temizleyince bir şey söylemek istediğimi anladı kocam. Gözlerini kapayıp eliyle durmam gerektiğini işaret etti. Yutkunup kalktım, hızlıca mutfağa geçip perdeyi sıyırdım, sonuna kadar açtım pencereyi. Allah’ım yardım et, sesimi kesip beş dakika durmak için sabır ver. Soğuk havanın burnumdan geçişiyle boğazım donsun, yüzüme batan kar taneleri dilimi koparsın da gıkımı çıkarmayayım. Gözlerim kapalı nefeslendim, beynim uyuşana kadar bekledim. 

İçeri döndüğümde kayınpederimle kızı ayaklanmışlardı. Küçük göbeğinin altına sarkan pantolonunu yukarı çekiştirdi, beyaz düz saçlarını parmaklarıyla yana yatırdı, bana bakıyordu. “Gidelim artık,” dedi, “baksanıza kaç saattir konuşuyoruz, zaman hızlı akıyor, herkes işinin başına, hadi marş marş.” 

“Bugün pazar baba, ne işi, konuşalım biraz daha,” dedim.

Kocam birden bana döndü, kaşları çatılmıştı. Flamancayı bir kenara bırakmam mı sinirlendirdi onu, yoksa bu konuda ısrarcı olacağımı sezmesi mi, bilemiyorum. Tabii aldırmadım, gidip kayınpederime sarıldım. Daha önce ona hiç böyle davranmamıştım, şaşırdı, kısa süre durakladı, sonra sırtıma pat pat vurdu. Kapıya yönelmişti ama ani bir kararla vazgeçti, dönüp sehpadaki kadehi başına dikiverdi. “Bu bırakılmaz, bitirin onu.” Başıyla karafın dibindeki parlak dantelalı şarabı işaret ediyordu. 

Kocam babasını apartmanın dış kapısına kadar uğurladı. Ben koltuğa yığılmıştım, kılım kıpırdayamıyor. Kayınpederimin oturma izini koruyan kadife kaplı berjere, oradan sehpanın üstündeki kırmızı kalemle işaretli takvime gidip geliyor bakışlarım. 

Asansör yukarı tırmandı, anahtar kapıya girdi, sonra kocamın terliklerinin yaklaşan sesi. Salona değil mutfağa girdi. 

Doğruldum, kalemi aldım, kırmızı yuvarlağa bastırarak biraz daha koyulaştırdım. Takvim kucağımda yeniden koltuğa bıraktım kendimi. Mutfaktan iki bardak suyla çıktı. Birini önümdeki sehpaya koydu, öbürü elinde. Karşıma oturdu. “Abartıyorsun,” dedi, suyunu yarıladı, “Babam uzun zamandır bunu planlamıştı.”

Babam. Sahipli, net, kesin. İçimden kayınpeder diye düzelttim. Azıcık mesafe olursa belki işim kolaylaşır, hem belki bu kültürün bana garip gelen âdetlerine biraz daha alışırım. Onun bedeniymiş, insanlar kendi kararını verirmiş. Kocam susmuyordu. Derin derin soludum, sakinleşmeyince ayağa kalktım. “Siz delirdiniz mi, adamın tansiyondan başka hastalığı yok.” Put gibiydim, taş kesmişti her yanım. Ekrana döndüm. Sesi tamamen kısık televizyonda birbirine şefkatle sarılan pandalara bakıyordum. “Şunlar kadar olamıyorsunuz be,” diye bağırdım. 

Koltuğa bir tekme savuracakken kocamın hali çarptı gözüme. Kolları kırılmış gibi yandaydı, haksız yere suçlandığında yüzünde ne görüyorsam aynıydı. “Bu delilik sayılmaz, sadece tansiyon değil, geri dönüşsüz bir beyin hastalığı biliyorsun,” dedi, sesi çok hafifti, zor duymuştum. Ama ikna olmamıştım, “Bırakın yaşadığı kadar yaşasın, varsın unutsun, ne olmuş yani,” dedim yalvarır gibi.  

Dudakları titriyordu ama hemen toparlandı. Bu kez daha yavaş, “Babam,” dedi, “her zaman böyleydi, planlı, kararlı, hep, ben… Ben buna alışığım.”

Alışığım. 

Teslim olma sırası bendeydi. Yumruk yapılmış ellerim gevşedi, kollarım yana düştü, kumandaya uzanıp televizyonu karattım, ayakta, öylece duruyorum. Kendimi onun karşısından çekip alamıyorum, itiraz eden, bağırıp çağıran aklımın gücü buna yetmiyor.  

Karşılıklı bakışırken hareketlendi, geldi yanıma, sırtımdan öyle bir sarıldı ki kıpırdayamıyorum. Kolları, elleri, gövdesi zangır zangır titriyor, sarsıldıkça daha çok sıkıyor.  “Doksan iki yaşında, istediği her şeyi yaşadığını söylüyor,” dedi.  

Sustu. Nefesimi tutmuştum, kıpırdamadan beklerken karanlık ekrandaki yansımasına gitti bakışlarım. Gözlerini kapayarak önce başını yukarı kaldırdı, yutkunurken boğazında âdemelması yukarı aşağı indi,  başını eğdi sonra, derince iç çekti, yüksekten düşer gibi yüzünü boynuma gömüverdi. 

Kollarını gevşetti, uzanıp takvimi eline aldı, kırmızı yuvarlağı başıyla işaret etti. “Hasta yatağında çürümeyecek, kimse altını değiştirmeyecek, kimse ona acıyarak bakmayacak.” Sakindi, paylamıyordu beni.

“Kimse mi?” dedim. 

Yutkundu, başını eğdi, öne arkaya salladı. Anneannemi hatırladığına eminim. 

Takvimi sehpaya bıraktı, yaklaştı bana, bir şey söyleyecek oldu, vazgeçti, ellerini kaldırdı, indirdi, başını iki yana salladı sonra. İçindeki bir sese itiraz ediyor gibiydi.

“Doksan iki yaşında,” dedi, “istediği her şeyi yaşadığını söylüyor.”

Bu kez sesindeki ton farklıydı, kendini ikna etmeye çalışan biri kıvranıyordu karşımda. 

Onu oturtup mutfağa geçtim. Birer sıcak çay ikimize de iyi gelecek. Hem o sadece bir içecek değil ki bizim için. Sabah bir başka, öğle dersen ayrı, akşamüstü oturalım da iki sohbet edelim çayı en güzeli. 

Çeşmeyi açtım, sicim gibi suyun boşa akmasını izledim önce, sonra çaydanlığı doldurdum, üstünü yıkadım, demleyip ocağa koydum. Rahmetli anneannemin mirası bu, tadı böyle daha güzel oluyormuş, içtikçe insanın içine ferahlama geliyormuş. 

Ocağın altını kısıp salona geçtim. Kucağında takvim perdeyi sıyırmış oturuyordu kocam, bakışları pencerenin dışındaydı. Geldiğimi fark edince yanağını sildi ama bana dönmedi. Gidip arkasından sarıldım, aynı onun gibi iyice sıktım, bekledim. Sonra saçlarını öpüp kokladım, bir de ıslak yanağını.  

Mutfağa dönüp masaya oturdum. Masanın köşesine ittiğim küçük vazoyu önüme çekip beyaz çiğdemleri koklamaya başladım. Üstüme gelen sakinlik, şu ahşap sandalyenin üstünde saatlerce otur diyor, sakın kıpırdama, başka bir şey sorma, söyleme. 

Yüzümü ellerimin arasına alıp çiçekleri incelemeye başladım. Duvarları nem kokan anneannemin mutfağı geliyor gözümün önüne, pencerenin önünde sıralı sardunyaları. 

Bir köşede oturuyor anneannem, kalkarken ellerini dizlerine koyuyor, üstünde ince kahverengi lekeler, derinin altında mavi mavi dolaşan hayat. Avuçluyorum ellerini, ne kadar serin, şaşırıyorum, yüzüme bakıyor, sarılıyor, saçlarımı kokluyor, güzel kızım benim, bir çay koy da içelim diyor. Öbür odadan annem sesleniyor, hiç itiraz etme, sakın, yaşlılar evin bereketi, aman başımızdan eksik olmasınlar. 

Eksik olmasınlar. Hem onlar asla yük değil ki bizim için, sıcak yaz gününe düşen ferahlatıcı gölge olan yürüyüşleri, her derde deva sözleri, insanı hemen yatıştıran gülüşleri.  

Çaydanlık fokurduyor, buharı ince bir sis gibi yükseliyor yukarı, gözlük camlarım buğulu. El yordamı raftan ince belli bardakları indirip önce demi, sonra suyu tam kıvamında doldurdum. Bardaktan taşmıyor, hatta tek bir damla bile sıçramıyor. 

Şimdi kontrolümü kaybetsem, şöyle kaynar suyu boca etsem, bardaktan tabağa, tabaktan soğuk mermere, mermerden aşağı, tam yere basan ayağımın üstüne dökülse. Yaksa. Feryat figan dolsa ortalık. Sonra üstüne merhem ve ben bir güzel rahatlasam.  

Bir demlik çay yavaş yavaş tam iki saatte içildi. Başka bir şey ister misin? Başını sallıyor. Biraz konuşalım mı? Hayır. Yarın gideceğiz değil mi? Evet. İstersen yatalım. Olur. 

Üstümüzde ne varsa onunla yatıyoruz. Put gibi. Yarı uykulu tavana dikili gözler, arada rüya, kâbus mu yoksa. Sarsılan bir kadın, nöbet geçiriyor, ambulans, siren sesi, doktorlar, serumlar, yetmiyor, sonra kolu bacağı kopuyor kadının. Benmişim, o kadın benmişim. 

Fırladım. Kocam yanımda değil ama adımlarının tıkırdayan sesi yaklaşıyor, çoktan hazırlanmış, montunun fermuarını çekiyor. Beklemiş ama gecikmek de istemiyor, saat ikiyi geçince…O kendi gidebilir aslında, beni daha fazla yormak istemiyor, hem biraz dinlenmeye ihtiyacım var. Bütün gece doğru düzgün uyumadan bağırıp durmuşum. Ona baktım, başını hafif yana yatırmıştı, sesi zaten yumuşacık, şefkatli. 

Kalktım, baktım üstüm başım giyinik zaten, yüzümü bile yıkamadan ceketimi aldım. Kapıyı kilitlerken her şey rüya gibi geldi, konuşulanlar bize ait değil, kayınpederim hiç gelmedi, takvim yok, kırmızı yuvarlak yok, çay içilmedi, kar hiç yağmadı, mevsim bahar aslında, birazdan dışarı çıkacağız, bir bakacağız ortalık çiçek, bütün ağaçlar, çimenler, her yer yemyeşil. 

Arabaya bindiğimizde camın buğusunu avucumla sildim. Sokak bembeyazdı. Kar her şeyi örtmüştü. 

Yol boyunca tek kelime konuşmadık.

Kapıyı yardımcısı değil kayınpederim açtı. İçerisi her zamanki gibiydi, sanki ölümü bekleyen değil de pazar yemeği için hazırlanmış bir salon. Kocam öne geçti, sarıldılar, ben bir adım gerideyim. Kayınpederim başını kocamın omuzundan yana kaydırdı, gözleriyle selam verdi bana. Bakışları berrak, hüzünlü bir kararın ardından solar diye düşünmüştüm ama yanılmışım. Hareketleri de ağırlaşmamış, tersine, yeni bir yaşama adım atan birinin canlılığı var üstünde.  

Eliyle masayı işaret etti. Bu kez ben öne geçtim, üç dört adım sonra döndüm, iki adam arkamda yan yana, kocamın kolu onun belinde, onun kolu kocamın omzunda.

Sandalyelerimize yerleştik. Çok acıkmış, hiç olacak şey mi, tam bir saattir bekletmişiz onu. Şakalaşıyor, bir yandan da eliyle çalan müziğe eşlik ediyor. Bir şeyler konuşuyorlar ama tam duymuyorum. Ağzımı açacak gücü toplamaya çalışırken tabakların yanına özenle sıralanmış üç çeşit bardağa bakıyorum. Anneannemin masası geliyor gözümün önüne. Çiçek desenli muşamba masa örtüsünün tatlılığını arttıran mantı tepsisinin yanında şıra dolu bardaklar. Hadi bakalım soğutmadan bitirin şunu. Şakacıktan emreden sesi. Yutkunuyorum, bu hasta halinle yormasaydın kendini diyeceğim ama tereyağı öyle güzel kokuyor ki kibarlık edemeden tabağımı dolduruyorum. 

Kayınpederim boğazını temizler gibi yaptı, karaf elinde bana uzanmış, şarabı servis edecek, beni bekliyor. Başımı sallayınca doldurdu kadehimi. “Henüz yasaklamadılar,” dedi, gülümsüyordu. Sesim çıkamadı, teşekkür edemedim, kocama bakıp bir parça peynir attım ağzıma. 

Aralarındaki sohbetin koyulaşması iyi. Kimse bana ilişmiyor, kadehler kaldırılmıyor, hadi ye denmiyor. Soğuk su bardağının buğulu kenarına parmağımla ince ince yol çizmekten vazgeçip başıma dikiverdim. Masaya bırakırken karşıdaki kitaplığa dönem gözüme bir seyrelme çarptı. Kayınpederim bakışlarımı fark edince, “Bunları üniversiteye bağışladım,” dedi. Yerde duran koliyi işaret ediyordu. “Bazılarını da Judith’e verdim, tarih kitapları onun evinde daha iyi duracak.”  

Başımı öne arkaya salladım, yine bir şey diyemedim. Kitapları dağıtmak, eşyayı hafifletmek, izleri azaltmak belli ki planın parçası.  

Yemekten sonra masayı topladık, ben bulaşıkları yerleştirirken kocam kahve pişirdi, kayınpederim kadehleri yıkayıp kuruladı, sonra da teker teker rafa sıraladı. Judith mutfak kapısında dikilmiş bize bakıyordu. Epey sessizdik, anlaşılan aralarındaki sohbet bitmişti, ben de zaten ağzımı açmıyordum. Sadece suyun, bardakların, tabakların, bir de çatal bıçağın sesi dolduruyordu ortalığı.

Salona geçip koltuklara yerleştik. Tören günü için davetiye kataloğunu getirmişti kocam, onu incelemeye başladılar. Hangi gün olacak, küller nereye savrulacak, sonra hangi restoranda neler ikram edilecek, hangi müzikler çalınacak. 

Davetiyeye yazılacaklar yemek yerken konuşulmuştu, hayal meyal hatırlıyorum, şimdi sıra hangi renk ve model seçilecek ona karar vermede. Bir ona bir öbürüne bakıyorum. Gıkımı çıkarmamak için ağzımı nasıl kapadıysam, dudaklarım büzülmüş, birbirine yapışmış. O gerginlikle karşı duvardaki kitaplığa fırladım. Yoksa kataloğu ellerinden kapıp, beşinci katın penceresinden sokakta yürüyen birinin başına atacağım.  

Dizili kitapları hızlı hızlı bir sağa bir sola yatırıyorum, pat pat düşüyorlar. Baktım kayınpederim yanımda. Başıyla raftaki dosyayı işaret ediyor. “Yasal olarak her şey hazır,” dedi, “tam üç yıl takip edildi, sonunda onay verildi.”  

Yasalar. Kararlar, sınırlar, sonlar. Kurallarla arası hep iyi onların, sınırların içinde kalmayı seviyorlar. Demek ki doğrusu bu, ama ya duygu. Allah’ım kusursuz ama merhametsiz bir düzenden koru beni. 

Başım iki yana öyle bir sallanıyor ki omurlarımdaki sert kayalar parçalanıyor, batar gibi canım yanıyor. Baba da gözlerini dikmiş beni izliyor. 

Kitaplardan birini alıverdim. “Güzel mi?” Daha adına bile bakmadan sormuştum. Üstü hafif tozlu Tatar Çölü. “Bu kalsın istedim,” dedi, hafifçe gülümsüyordu. Karıştırmaya başladım, altı çizili bir yere takıldı gözüm. “İnsan, hayatının en güzel yıllarını hiçbir zaman gelmeyecek bir şeyi bekleyerek harcayabilir.” Ona baktım, yüzündeki mütebessim ifade değişmemişti. “Ben, beklemek istemedim,” dedi kararlılıkla. 

O kadar sakin ki karşı çıkamadım. Beklemeyi istememek, ölmeyi şimdi istemek, küçük bir tercih sanki. Dayanamadım, “Ama herkes bir şeyi bekler,” dedim. “İstemese de.”

Başını iki yana salladı. “Hayır, herkes değil, beklerken küçülür insan, ben küçülmek istemem.”

Küçülmek mi, beklemek küçültür mü insanı?

Kocam mutfaktan ikinci kahvelerle geldi. Bu kez üçümüz masaya oturduk. Konu siyasete, sonra hava durumuna kaydı. Öyle günlük şeylerden konuşuyoruz ki bu sıradanlığın içinde kırmızı yuvarlak gözümde daha belirginleşiyor.

Kayınpederim kahvesini bitirdi. Fincanı tabağa yerleştirirken baktım, tek bir damla bile dökmemişti. 

Konuşacakları bitince her zamanki gibi vedalaştılar. Gölgeleri olan beni arkaya almışlardı. Kocam montunu giyerken kayınpederim döndü, yüzüme huzurla baktı. Sonra elimi iki avucunun arasına alıp sıcacık sarmaladı. 

Arabada yol boyu konuşuyor kocam. Planların, tarihlerin, doktorun söylediklerinin bir bir üstünden geçiyor. Arada dönüyorum ona, söylediklerini parça parça duyuyorum, çoğu zaman bakışlarım dışarıda. Dallarında kar biriken ağaçlar geçiyor hızla, bulutlar yer değiştiriyor.

Tören hazırlıkları için dört günümüz var. Eve adımını atar atmaz sesi birden kesiliverdi. Çalışma odasına bir girdi, ancak üçüncü gün sabahı çıktı. Odadan ayrıldığı bir iki dakika içinde önce tuvalete sonra mutfağa geçiyor, kendine bir kadeh şarap alıp odaya dönüyordu. Arada buzdolabının kapısı açılıp kapanıyor ama içinden doğru düzgün bir şey eksilmiyordu. 

Sabah o melun güne uyanacaktık, kocam yine odasındaydı. Salonda uzanmış belgesel izliyordum. Kapı açıldı, mutfağa girecek sandım ama salona geldi, karşıma oturdu. Tuttuğu beyaz kâğıdın kat yerlerini düzeltirken başını eğmişti. Bir şey sormadan onu izliyorum. Okumak için hazırlandı, derin bir nefes aldı, “Baba,” diye başladı, sesi olduğundan daha ince ve soluk. Boğazını temizledi.

“Çocukken geceleri odama geldiğini hatırlıyorum. Battaniyeyi omzuma kadar çekip saçlarımı kokladığını.”

Durdu. Bakışları satırların üstünde geziniyordu ama okuyamıyordu. Oturdum. Sağ bacağım durmadan sallanıyor. “Okumak zorunda değilsin,” dedim. Birden pişman oldum. “Yani,” deyip duraksadım. “Yarın duyacağım nasılsa, istersen şimdi başka şeylerden konuşalım.” 

Başını iki yana salladı. “Okulun ilk günü yağmur yağıyordu, seni sınıf kapısına kadar sürükledim ve ben elimi gevşetene kadar hiç bırakmadın,” dedi. Durdu, derin bir nefes aldı. 

“Korktuğun yere bir adım at, hayat geri çekileni sevmez.” Okumayı bırakıp başını kaldırdı. Gözleri donuk. “Ve buna benzer şeyler,” deyip alelacele mektubu katladı. Yatak odasına giderken babasını özleyeceğini mırıldanıyordu. 

Berbat sabaha kocamdan önce uyandım. Masanın başındayım. Kayınpederimin hep oturduğu sandalyeye bakıyorum. Ben de özleyeceğim onu, hem de çok. Kalabalık aile sofrasında yemek yerken, sohbetin bir yerinde, kimsenin fark etmediği ama sadece ikimize öyle gelen ve durduk yere kahkaha atmamızı sağlayan anları, İstanbul’a indiğimizde denizi koklamasını, sırf bizimkilerle anlaşmak için aylarca kursa gidip öğrendiği dille çat pat Türkçe sohbetini, babam öldüğünde, o ilk haberi aldığımda, uçağa binene kadar elimi hiç bırakmamasını…

Kocam arkamdaymış, omzuma dokununca irkildim. “Hadi,” dedi, “zaman geldi.” Sessizce evden çıktık, yol boyu hiç konuşmadık. 

Kapıyı bu kez yardımcıyla birlikte açtı kayınpederim. Doğruca masaya geçtik. Kızı ve torunu bizden beş dakika önce gelmiş, herkesin programa sadık kalması onun içini rahatlatıyormuş. Keşke gelirken kaza falan yapsalardı diyor içim, ambulans, hastane telaş. Hepimiz her şeyi bırakıp onlara koşsaydık. Dışım bir şey diyemiyor tabii. Kollarım kucağımda, masada alışılmış ve aynı şekilde dizilmiş tabakları inceliyorum. Kızarmış ekmek, tereyağı, peynirler, marmelatlar, portakal suyu. Peçeteler üçgen katlanmış, ortadaki çiçek yeni alınmış, canlı, gereksiz bir neşe var üstünde. 

Kayınpederim her zamanki yerine oturdu. “Bugün geç kalmayalım,” dedi, “programı aksatmayalım.

Program?

Masadaki herkesin eli fincan kulpuna gitti, başlar hafif öne eğildi, kimse gülümseyemedi. 

“Dede,” dedi torun, “bize hep cesur olmayı öğrettin.” Annesine döndü sonra, o da gözlerini hafifçe kapayarak başıyla onayladı kızını. Sözü bu kez Judith almıştı, “Seni özleyeceğiz ama rahat olduğunu bilmek iyi,” dedi babasına. 

Rahat?

Söylenenler masanın üstünde, duvarlarda, salonun köşelerinde, sehpaların altlarında dönüp duruyordu. Etrafa bakındım. Bütün bunlar gerçek değil, uyanacaksın şimdi, uyanacaksın, sabret. 

Kocamın ceketin iç cebinden katlanmış kâğıdı çıkardığını görünce içimde bir çığlık kopuverdi. Ama dışarı bir ses sızmadı, sadece alnımın iki yanından süzülen ter ve sıcaklık. 

Kalkıp pencereye yöneldim, biraz aralamak istiyorum, içeri serin hava dolsun, hatta her şey kar soğuğuyla buz kessin, kimse kıpırdayamasın, öylece donup kalalım. İçlerinden biri açmasam iyi olacağını söylüyor, ama kimin sesi çıkaramıyorum. Yine de perdeyi sonuna kadar sıyırıp camı ardına kadar açtım. Bütün başlar bana döndü, yaptıklarımı izliyorlar. Kocamın kızaran yüzü bu taşkınlık nedeniyle herkesten özür diliyor. Önce babasına, sonra diğerlerine hızlıca bakıp yanıma geldi, pencereyi sakince kapayıp aynı yavaşlıkla perdeyi çekti. Sonra omuzlarımdan yumuşak bir hareketle, biraz da sürükleyerek beni yerime oturttu. 

Cebinden çıkardığı mektup masanın üstündeydi. Açıp düzeltmeye başladı, belli okuyacak, çok niyetli. “Baba,” dedi, “biz seninle hep gurur duyduk.” 

Gurur?

Kayınpederim hafifçe başını salladı. Söylenenleri onaylar gibi değil de bütün hesabı kitabı tutmuş insanların mağrurluğu vardı üstünde. 

Kocam gözlüklerini takınca birden ayaklandım, gereksiz bir nara attım, bu kez servisi ben yapacağım. Kimse itiraz etmedi. Yardımcı kadın mutfak sandalyesine mıhlanmıştı. Beni görünce kalkmak istedi ama oturttum onu. Kahveleri doldurdum, fincanları tepsiye sıraladım, sonra tepsiyi masanın üstüne koyup beklemeye başladım. Özellikle ağırdan alıyorum. Anladı kadın, bir şey söylemedi, konuşmadan bakışıyoruz, öylece. 

İçeride kocamın sesi kesilene kadar mutfaktan çıkmadım, sonra kadın başıyla gidebileceğimi işaret etti. 

Salona döndüğümde mektup okunmuştu, içindeki bütün duygularla beraber katlanıp kenara itilmişti. Masada boğucu bir sessizlik. Baba elini uzattı, oğlunun bileğini sıktı. “Beklemek herkes için iyi değildir,” dedi yavaşça. Saatini kontrol etti. Kahvesini sonuna kadar, yine tek bir damla dökmeden bitirince masadan ağır ağır kalktı. Sandalye sürtündü azıcık, tuhaf, tiz bir cıyklama salonu doldurdu. Onunla birlikte biz de hareketlendik. 

Önce kızına yöneldi. İki yanağından tuttu yüzünü, uzun uzun baktı.

“Evi dağıtma,” dedi. “Her şey yerli yerinde iyidir.”

Kızın dudakları titredi. Başı eğildi.

Toruna yaklaştı, elini omzuna koydu, “Kararsız kalırsan, korktuğun yere gitmek için çabala,” dedi. “Ama kimseyi çiğneme.”

Kocamın karşısına geçti, mesafeyi kısaltmak için bir adım daha attı, sonra her zamankinden daha uzun kucakladı oğlunu. Sırtına koyduğu eline takılmıştı gözüm, iyice bastırıyordu. 

“İyi bir adamsın,” dedi, sonra kulağına eğildi, “benden daha yumuşak.”

Kocam bir şey söylemeye çalıştı ama yapamadı. 

Sonunda bana döndü baba.

Beni hep bir adım uzaktan selamlardı, şimdi ilk kez bu kadar yakın. Hafifçe sarıldı. Parfümünün tanıdık kokusu çarptı burnuma. “Acele etme, hayat zaten hızlı,” dedi. Tam uzaklaşacakken bir kez daha sarıldı. “Türkiye’dekilere selam söyle,” dedi. 

Birden ne diyeceğimi bilemedim, sonra “Sen de Anne’ye selam söyle,” dedim. 

Bakışlarını boşluğa çevirdi, bir yıl önce ölen karısının hayali gözlerini parlattı ya da bana öyle geldi, bilemiyorum.

“Söylerim tabii,” dedi. 

Yerimize oturmadan zilin sesi ortalığı doldurdu. Gelenler beyaz önlüklü değildi, sade giyimli iki sağlık görevlisi, bir de doktor. Ev havasını bozmayan ama hafif bir resmiyetle içeri girdiler. Sessiz, alışkın, ölçülü.

“Hazır mıyız?” diye sordu doktor.

Baba oturduğu berjerden ayağa kalktı. “Yatağa geçmeyeceğim,” dedi. “Koltuk yeter.”

Akşamları televizyon karşısında tek başına uyuyakaldığı koltuğa yürüdü. Küçük göbeği pantolonun kemerinden hafifçe taşmış, beyaz saçları yine parmaklarıyla yana yatırılmış. Sırt üstü uzandı. 

“Burada daha rahatım,” dedi. Sonra hepimize teker teker sakince baktı, “İsterseniz kalabilirsiniz.” 

Bir sağlık görevlisi küçük masayı yaklaştırdı, öbürü damar yolu için malzemeleri çıkardı. Metal aletlerin birbirine hafifçe çarpan sesi, odadaki her şeyi olduğundan daha net duyuruyordu.

Baba kolunu uzattı, biri gömlek manşetini yukarı sıyırdı. Kolunu sıvayıp manşonla sıkıştırınca, şeffaf cildinde mavi bir damar belirginleşti.

Ben birkaç adım geride, duvara yaslanmış kenarda duruyorum, öbürleri masanın önünde, ayakta. Sanki sahne bana ait değil, bu salon, bu adam, bu hayat. 

İğne girerken yüzünde bir değişiklik olmadı. Sadece bir anlık iki kaşı birbirine yaklaştı, o kadar.

Doktor saate baktı. “Önce sakinleştirici,” dedi.

Şırıngadaki sıvı yavaşça ilerledi. Baba gözlerini hemen kapamadı, oğluna döndü, “Her şey yolunda,” dedi.

Kocam yanına gidip diz çöktü, babasının elini avuçladı, sonra iki elinin arasına aldı. 

“Buradayım,” dedi. 

Sakinleştirici etki etmeye başladı. Baba’nın omuzları gevşedi. Başı biraz geri gitti, gözleri yarı kapalı.

“İkinci doz,” dedi doktor.

Kimseden ses çıkmıyordu. Büyük bir şey olmalı, bir çığlık, bir itiraz, bir vazgeçiş. Ama hiçbir şey olmuyor.

Sıvı damardan ağır ağır yürüyor. Baba’nın nefes aralıkları uzuyor. Göğsü bir kez daha yükseldi ve sonra kıpırdamadı. 

Doktor saate baktı. Nabzını kontrol etti. “On beş dakika içinde tamamlanacak,” dedi.

Bekliyoruz. Kocam babasının elini bırakıp ayağa kalktı, kollarını önde kavuşturdu, beklemeye başladı. Yüzündeki yıkım mı, hayır, garip bir sükûnet. Ablası sessizce ağlıyor ama bağırarak değil, su gibi, ince.

Doktor saati bir kez daha kontrol etti. Başını hafifçe salladı.

Tamamlanmış, birazdan ambulans gelip alacakmış.

Odanın içi birden genişledi, duvarlar geri çekildi, boşluktan taze bir hava doldu sanki, tuhaf bir hafiflik. Kapıya koştum, koridor serin, merdivenlerdeyim, adımlarım hızlı. 

Dış kapıyı çarpıp sokağa çıktım. Öğle güneşi gözlerimi kamaştırıyor. 

Derin bir nefes sonra. Soğuk, yakıcı. Dönüp bakıyorum, karın üstünde ayak izleri, ev yerli yerinde, perdeler kapalı. 

Ambulans sesi uzaktan yükseliyor, gittikçe yaklaşıyor. Kalbim hızlandı, bir umut belirdi içimde. Bir şey olsun, bir şey aksasın, bir yanlışlık, bir karışıklık, bir gecikme.

Ambulans sokağa girdi.

Gözlerim pencereye kaydı. Perde aralanacak, koşturma başlayacak, doktor başını uzatıp bağıracak, yanılmışız diyecek, nabzı var, acele edin.

Ambulans yavaşladı, tepede yanıp sönen kırmızı lamba karın üstünde parladı.

Evin önünde durdu.

Yukarı baktım. 

Perdeler hâlâ kapalı.

Yorumlar


bottom of page