top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

Öykü: Halının Kıvrık Ucu

  • Yazarın fotoğrafı: Litera
    Litera
  • 2 saat önce
  • 4 dakikada okunur

"İnsan dünüyle yaşar mı arkadaş. Siz bana bugün nerede olduğunuzu söyleyin bir bakalım. Ben de yaptıklarımı sayayım."


Burçak Sınmaz


Bazı bedenler bir kez doğmakla yetinmez ya, değiştiğimizde geride bıraktığımız kişi ölmüş mü olur? Kalkıp pencereyi açmalı. Bu halının ucu da. Nem mi var bu evde de kıvrılıyor böyle. Defterlerimizin kıvrık uçlarına ataç takardık. Açmamalıydım telefonu. Avuçlarım, ensem, memelerimin arası ter içinde. Ne oluyor bana. Ellerimin tersiyle boynumu iki yandan silip kokluyorum ya, aynı annem. Kendimi annemin hareketlerini yaparken yakalamak yeni alışkanlığım. Daha önceleri yapıyor muydum acaba? Fark etmeden… Ne güzel olurdu şimdi bir yağmur. Delice, yıkıcı. Sadece serinletsin diye değil, içimdeki şu yumruyu parçalasın, eritsin. O anlamsız telefon. Onunla başladı her şey. Neymişmiş beni de aralarında görmek isterlermiş. Hem bunca zaman sonra ilkokul arkadaşlarıyla görüşmenin… Bu evin doğru yerlerine cam yapılmamış ki. Her yer açık, bir gram esinti yok. Projenin bitmesi lâzım. Isıtıcıya su, fincan. “Bir şey aldığında dolabın kapağını kapat Zehra.” Kapatmıyorum inadıma. Al, bu da benim alışkanlığım anneciğim. Kahve kalmamış. Çıkamam şimdi. Poşet kahve, kötü fikir ama, proje de proje, zaman yok. Çağrı merkezindekiler gibi ağzını yayarak, “Zehracığım, merhaba, ben Meliha.” Kim bu dedim bir an, cığım mığım. Meliha, nasıl oldu da sana düştü bu işler. Pek pısırıktın o zamanlar. Köşeye siner, sesiz sedasız izlerdin her şeyi. Teneffüslerde oyuna katılmak yerine sınıfın camından bakıp saçını parmağına dolar dururdun. Nasıl olmuş da buluşmanın organizasyonu sana kalmış. “Zehra canım biz…” Bir tutturmuşsunuz biz biz biz... Ah, etraf su oldu. “Kapaksız ısıtıcı mı alınır, aldın madem zamanında kapat Zehra.” Burada olsaydınız pek muhterem Kaymakam eşi, protokollerin eşsiz hanımefendisi, böyle derdiniz herhalde. Ah, anasını… Son zamanlarda alıştın küfürlere. Gülme Zehra. Sanki tüm su elime döküldü. Bir iki damla bu kadar yakar mı ya? Tatsız tuzsuz bu da. Poşeti açtığımda başlıyor metalsi tadı. Önümüzdeki hafta sonuymuş. Çalışıyorum diyebilirim. “Ödevini yap Zehra.” Çalışıyorum, ben büyük adam oldum. Büyük kadın. Sizin gibi değilim. Unuttum ki ben. Çok güzel günlermişmiş, hatırlıyor muymuşum? İnsan dünüyle yaşar mı arkadaş. Siz bana bugün nerede olduğunuzu söyleyin bir bakalım. Ben de yaptıklarımı sayayım. Koskoca şirketin finans direktörüyüm. Diğer yaptıklarımı saymaya gerek bile yok. Yo, sayarım belki de. “Benim kızım çok başarılı olacak,” diye diye beyin yıkayan annelerin kızıyız biz. Ben niye yatak odasına geldim şimdi. Takılma yine halıya. “Tahtaya Zehra.” O söyledi değil mi erkek gibi çiş yapmaya çalıştığımı. Ayaklarım dolaşmıştı, herkesin gözü üstümde. Tahtada bir önceki dersten kalıntılar. O tahtaları ne kadar silsek alttaki yazılar görünürdü. Şimdikiler tahta bile değil. Anında geçip gidiyor her şey. İşsiz güçsüz, nedensiz, projesiz, tabii oturur eski günleri yâd edersiniz. Belki o zamanlar biriniz beni anlasaydınız ben de o günleri güzel anımsayabilirdim. Olmayan fırtınadan kaçışan böcekler sizi. “Gülme Zehra.” Fırtınadan kaçar mı böcekler acaba? Kapı. Bırak şekeri karıştırmayı, çay kaşığı elinde bekle öyle, sessizce. Hay kafana! Terlikleri çıkar yürü, görmüyor ya seni. Niye uzun uzun çalıyor ki? İçerden iptal edeyim şu zili. Kapıcıdır. Başka kim çalar? Gider şimdi, alışkın bu kapının açılmamasına. Kapıcılık mı kalmış bu devirde. Muhatap olmaya gerek yok, ne söylersem getiriveriyor market zaten. Yok değişemiyorlar.  Zamanında çıkıp gitmeliydim, okulundan, ailesinden, işinden, kapıcısından, tüm bu ülkeden. Proje… Bitirmeliyim. Anneler kızlarının sırdaşı olmaz mı? Olamaz mıydı? Sunuma kırmızı eteğimi giyeyim. Her bayram giydirileninden. Çok ses getirecek bu iş. Kapıyı çalmadan önce dinliyordur içeriyi. Sonra dedikodu… Oh gitti. Rahat rahat karıştıralım şimdi, döke saça. Sonrasında hiçbirinizin adını duymadım ben ama beni hemen buluverdiniz. Nasıl değil mi, durup düşünün bakalım, bu kadar tanınmasam… Bir de tutup asistanımdan numaramı istediniz. Ne hakla? Hiçbir mülakatta o okulun adı yer almadı. Yine şu yeni taşınanalar, çocuğuna bağırınıp duruyor kadın. Kızmıyorum kadına… Ne gürültü ne çocuk hakları falan. Keşke susmak yerine sen de bağırsaydın anne. Keşke. “Zehra dersini çalış.” Bilgisayar uyku moduna geçmiş. Uyku modu! Ne uygun bir isim. Aslında çalışıyor, belki de beni görüyor ama yüzü karanlık. Tanrı gibi. Ya da beni görmek istemiyor. Annem gibi. Çocuklar özgürce öğrenmeli anne. Asistana ayıp olmasın diye tamam ver dedim telefon numaramı. Off! Yine ona ayıp olmasın diye açtım bilinmeyen numarayı. Yapış yapışsınızdır, sözcükleri uzata uzata “Verdiğiniz numara doğru mu? Açılmadı da?” diye sıkıştırırsınız sonra kızı. Kahve toparlar biraz. Kimler gelecekmiş tek tek saydı da Sevim’i bilerek mi sona bıraktı acaba? Bir grup kurmuşlarmış, toplanıp duruyorlarmış. Yeni haber mi bu? Siz hep bir gruptunuz. Telefonum nerede… Boş ver şimdi. Kırmızı eteğim ütülü müydü? Nasıl unutmuşum? Sonra hiç eskisi gibi olmadı. Ömür boyu müebbet. Ohoo! Kaç saat geçti. En verimli çalışacağım gün, şu hale bak! Öğretmenimin anneminkine karışan sesi. “Yerine otur Zehra.” Öğretmen sert davranmaya o gün başlamıştı. Evet eminim. İkinci ders. Ve sonrası. Ya benim hiçbir şeyi anlamlandıramayışım. Bunca yıl gölgeme bile bakmadım da… Metalik mekanik, iç kahveni Zehra. Sıcak. Dudağım yandı. Yine kararmış ekran. Sigarayı bırakma çabası da nedir ya, çekmecede miydi son paket? Sevim…  Hay yarabbim! Güya hesap kısmını bugün bitirecektim. Onu görünce ne diyeceğim? Merhaba Sevim öğretmene ne söyledin? Bu dudağımın yanması iyi olmadı, uçuk olacak orası şimdi. İkimiz yaptık neden sadece ben cezalandırıldım? Hem niye ceza, suç neydi? Gittim diyelim kimin yanına oturacağım. Ya da karşısına. İkinci ders çağırdı yanına, ne ara söylemiştin ki Sevim. Eminim sen söylemiştin. Ondan sonra piyesteki rolüm küçüldü, korodaki yerim değişti. Sizse fısır fısır konuşup kıkırdaştınız. Oh, gök gürlüyor ama çok uzak. Ekran kendiliğinden aydınlandı. Tanrım? Öğretmen her fırsatta azarlıyor. Sevim, arka sırada Meliha’dan daha sessiz. Annemin, babana söylemeyeceğim, ama ne yapıp edip buralardan gitmeliyiz derken gözlerini kaçırışı. Hiç bakmadı yüzüme, “Çocukluktur diye geçiştirdim,” diye geçiştirdi… Koskoca kaymakamın kızı.  Anne.  “Sus, anne deme bana.” Üzerine konuşmak yasak. Diğer yasaklara eklendi. İlk sevişmem. Ah Sevim. Memelerime de ne oluyor böyle? Nefes nefese eve koşuşum.  Kendimi bilmeden ateşler içinde yatışım. Hiç kimsenin hakkı yok şimdi huzurumu bozmaya. El âlem ne der diye mırıldanan annem. Çalışmam gerekiyor. Sevişme de denemezdi ya. Sonrasında merak ettim hep, nasıl olurdu diye? Ama iki tarafı da görenler kör edilir. Hesapları tekrar gözden geçirmeliyim. Gençliğim, diğer denemelerim, Yiğit, Tolga… Bir başkasının hazzına uzaktan tanık olmaktan öteye geçmedi hiçbiri. Soğumuş, daha da beter oldu bu. Boş kâğıt bulup yeniden yazmalıyım bu kısmı. Sonra tabloya geçiririm. Başaranlar var tabii… Ben başaramadım. Hay anasını! Çıkıp kâğıt almalıyım. Koca bir tomar kâğıdın üstüne kahve dökmek de ne. Sigara da alırım. Buyur, istediğin yağmur da başladı Zehra. “Şemsiyeni alsana Zehra, yağmur yağıyor.” Hayır anne, hayır, hayır, hayır. Söyleyemediğim tüm hayırlar yağsın üstümüze. İnadına ayakkabını bile giyme Zehra. Bir de taş bulmalıyım halının ucu kıvrılıp durmasın. Olmadı, halıyı kaldırırım.

Yorumlar


bottom of page