"Bazen metnin akışı, kurduğunuz bütün düzeni bir anda altüst edip taşmak istiyor"
- Litera

- 19 saat önce
- 4 dakikada okunur
Litera Edebiyat’ın kurulduğu günden bugüne en çok okunan bölümü hep sizden gelen öyküler oldu. Okurlarla yeni yazarları buluşturmaya aracı olduğumuz bu kıymetli bölümü bir adım daha ileri taşıyoruz artık. Sizden gelen öykülerden her ay en çok okunanı seçip yazarlarıyla kısa birer söyleşi yapıyoruz. Yeni yazarlarla okurlarımız arasındaki bağı güçlendireceğini düşündüğümüz bu söyleşi serisinin sıradaki konuğu ise adlı öyküsü çok dikkat çeken yazarla öykü serüvenini, edebiyatla kurduğu ilişkiyi konuştuk. Herkese iyi okumalar.

Ağustos ayında Litera Edebiyat’ın en beğenilen, en çok okunan öyküsünün yazarı oldunuz. Bize öyküyle kurduğunuz ilişkiyi, yazma deneyiminizi, sürecinizi anlatır mısınız?
Öyküyle ilişkim, insanı, doğayı ve hayatı gözlemleme merakımdan besleniyor. Ama yazma isteğimin ardında, hayata hayretle bakabilme telaşı var. Görünenden ziyade görünmeyenle, söylenenden ziyade söylenemeyenle ilgileniyorum. Bazen bir bakış, bir suskunluk, yarım kalmış bir cümle ya da kimsenin üzerinde durmadığı küçük bir ayrıntı zihnimde uzun süre dolaşıyor. Sonra bir bakıyorum, o ayrıntı bir hikâyenin kapısını aralamış.
Benim için yazmak, bir duygunun yalnızca görünen tarafıyla yetinmemek, onun altındaki katmanlara yaklaşabilme çabası. Öykülerimde çoğu zaman beni önce bir duygu yakalıyor, sonra kendimi o duygunun peşine kapılmış buluyorum. Hikâyenin nereye varacağını onunla birlikte keşfediyorum. Bu keşifle birlikte bir iskelet kuruyor, öykünün ana yönünü belirliyorum. Elbette öykü yazmanın da bir yöntemi var. Hikâyenin ana omurgasını kurmak, temayı, olayları ve çerçeveyi bir düzene oturtmak gerekiyor. Fakat bazen metnin akışı, kurduğunuz bütün düzeni bir anda altüst edip taşmak istiyor. Ben de o noktada kelimelerin beni şaşırtmasına izin veriyor, bildiğim yoldan çıkarak karşıma çıkan patikalara sapabilme cesareti gösteriyorum. Sonra yeniden metnin başına dönüyorum. Parçalıyorum, bölüyorum. Topluyorum, eksiltiyorum. Yazmanın da kendi içinde bir matematiği olduğuna inanıyorum. Bazen çoğaltarak, bazen bölerek, bazen bir araya getirip bazen de fazlalıkları çıkararak metnin kendi dengesini bulmasını bekliyorum.
Sizce öykünün edebiyattaki yeri nedir?
Öykünün edebiyatta çok ayrı bir yeri olduğunu düşünüyorum. Çünkü küçük bir alanda derinleşmek, sanıldığı kadar kolay değil. Öykü bazen bir insanın hayatının yalnızca birkaç dakikasını anlatır ama o birkaç dakikanın içine koskoca bir hayat sığabilir. Bir mimikten, bir nesneden ya da tek bir cümleden bir insanın geçmişini, kırgınlığını, yalnızlığını sezebilirsiniz. Belki de öyküyü değerli kılan şeylerden biri, her şeyi söylemek zorunda olmaması. Metnin bıraktığı boşlukları okurun kendi deneyimiyle tamamlamasına izin vermesi. Bazen söylenmeyen, söylenen kadar, hatta ondan daha fazla şey anlatabiliyor. Öykülerimi bir soruyla bitirmeyi ya da açık uçlu bırakmayı seviyorum. Eğer metin okurun zihninde bir süre daha yaşamaya devam ediyorsa; bir karakteri, bir cümleyi ya da kendi hayatınızdaki bir anı yeniden düşündürüyorsa, öykü okurda yerini bulmuş demektir.
Bu öykünüzden okurun aklında tek bir şey kalacak olsa, onun ne olmasını isterdiniz?
Yalnızlığın yalnızca birinin yokluğundan ibaret olmadığını…
“Kaçıncı Yalnızlık” ta beni asıl ilgilendiren, insanın yalnız kaldığında kendi içinde başlayan mücadelesiydi. Çünkü bazen insanın en büyük savaşı dışarıda değil, kendi içinde yaşanıyor. Söyleyemedikleriyle, söyledikleriyle, pişmanlıklarıyla, birbirine zıt duygularıyla… Öyküde bunu en yoğun hissettiğim yerlerden biri şu cümleler: “Sana senden habersiz kaç cümle savurdum. Kendimi, kendimle savaştırdım. Bu kadar yoğun çelişkiyi aynı anda yaşarken acı çekiyorum.”
Sanırım okurun aklında kalmasını istediğim şey de tam olarak bu: Bir başkasının yokluğuyla başlayan bir duygunun, zamanla insanın kendisiyle hesaplaşmasına dönüşmesi… Belki de en zor yalnızlık, insanın kendi içinde kendine uzak düşmesidir.
Türk ve dünya edebiyatında en çok sevdiğiniz öykü ya da öyküler hangileridir?
Beni bugüne kadar en çok etkileyen öykü, Yaşar Kemal’in “Kalemler” öyküsü oldu. Bu öykünün bende bıraktığı etkiyi tek bir sebeple açıklayamıyorum. Yaşar Kemal’in insanı, doğayı, yoksulluğu ve hayatın içindeki o büyük gerçekliği anlatma biçiminde çok güçlü bir taraf var. “Kalemler” de benim için bu gücün en etkileyici örneklerinden biri.
Anton Çehov ise, öykü alanında en sevdiğim yazarlardan biri. İnsan ruhuna bakışını ve sıradan görünen hayatların içindeki bastırılmış duyguları ortaya çıkarışına hayranım. Çehov’un insanı yargılamadan anlatabilmesini, karakterlerinin görünmeyen taraflarına ulaşabilmesini çok değerli buluyorum. Türk edebiyatında Sait Faik’in insanlara ve gündelik hayata bakışını da çok seviyorum. Onun hikâyelerinde hayatın küçük ayrıntılarının nasıl edebiyata dönüşebildiğini görmek beni etkiliyor.
Beni etkileyen öykülerin ortak yanı, yazarının samimiyetini hissettirmesi ve insanın içinde fark edilmeksizin duran ince bir sızıya dokunması.
Şu sıralar masanızda neler var; öykü, roman ya da sadece okumalarınız… Litera Edebiyat okurlarıyla paylaşabilir misiniz?
Her zamanki gibi dağınık olan masamda şu sıralar birbirinden farklı dünyalara açılan kitaplar var: Puslu Kıtalar Atlası, Altıncı Koğuş, Yalnızca Çocuklar Uzaklara Bakar ve Dünyada Görkemli Kentler, Görkemli Hatıralar.
Ruhumda şiirin yeri bambaşka. Hatta yazma yolculuğumun ilk adımı şiirdi. Belki de bu yüzden, ne kadar öykü yazarsam yazayım, şiirin bende bıraktığı gizem hiç eksilmiyor.
Anton Çehov’un kitaplarının masamda daima özel bir yeri var. Onu yeniden okumak, bildiğim bir metnin içinde bile başka kapılar bulmak gibi geliyor bana.
Serhan Asker’in kitabı ise öyküden başka bir yazma tutkumun da altını çiziyor: gezi yazıları. Gezi yazmayı da çok seviyorum. Bir şehri yalnızca mutlaka gidilmesi gereken yerlerden, binalardan ve meydanlardan ibaret görmüyorum. Kaldırımlara sinmiş hikâyeler, kültürel hafıza ve bir kentin geçmişten bugüne taşıdığı miras benim için çok değerli. Yolculukları kelimelerle buluşturabilmek ise, bir şehirden dönerken bavuluma aldığım en nadide düşlerden biri oluyor.
Bir yanda öykü, bir yanda şiir; bir ölçek kelime, üç ölçek merak. Dünyaya biraz daha hayretle bakabilmenin en naif yollarından biri değil de nedir? Nezihat Keret'in öyküsünün tamamı için tıklayın.



































Yorumlar