Öykü: Yarım Tarih
- Litera

- 1 saat önce
- 4 dakikada okunur
"Kalemin bir yıl ileri gitti. Üstünü çizmedin, yanına doğru yılı yazdın. İki tarih yan yana kaldı."
Aynur Türk
Makinenin pedalına bastın. İğne indi, kalktı, indi. Üçüncü inişte titreşim şakağına vurdu. Gün böyle açıldı. Dükkân sokaktan iki basamak aşağıda. Duvarın dibindeki ince tuz izi her yıl bir parmak yükseliyor. Sen her yıl aynı yerden siliyorsun. Sabah ışığı vitrin camının alt köşesinden girip tezgâhta avuç içi kadar bir yer tutuyor; gün boyunca makasın sapına doğru kayıyor.
Buhar, ıslak yün, naftalin, birinin yakasında üç gün kalmış parfüm sabahları ayrı geliyor, öğleye doğru birbirine karışıyor. Yan dükkân eskiden tuhafiyeydi. Düğmeler, telalar, biyeler, kavanozlarda çıtçıtlar vardı. Şimdi kargo şubesi. Barkod gün boyu ötüyor, kutular kapıdan girip çıkıyor. Kapı çıngırağının yayı gevşek; kapı açılınca iki kez vuruyor. Köşedeki kolsuz mankenin göğsünde eski iğne delikleri var.
Kadın öğleden önce geldi. Kırk beşinde, belki biraz daha gençti. Elinde naylon torba vardı. “Annemindi,” dedi torbayı açarken. Palto ağır yündendi, koyu lacivertti. Astarı sararmış, kol altları parlamıştı. Yakanın içinde dükkânın eski adıyla beş haneli bir telefon numarası duruyordu.
“Kolları kısaltabilir misiniz?”
“Kime?”
“Bana.”
Mezurayı boynundan aldın. Kadın kollarını yana açtı, indirdi, sonra yeniden açtı. “Annem uzundu,” dedi. “Ben babama çektim.” Telefonunu çıkarıp paltonun fotoğrafını çekti, ekranda büyütüp birine gönderdi. Sonra telefonu çantasına koydu.
Paltoyu ters çevirdin. Koltuk altında astar sökülmeye başlamıştı. Dikiş payının içinde kopya kalemiyle yazılmış bir satır vardı. Gözün üstünden geçti, elin öbür kola gitti.
“Akşamüstü gel,” dedin.
“Acelesi yok. On yıldır dolapta.”
Kapı kapandı, çıngırak iki kez vurdu. Işık makasın sapına gelmişti. Dudağının arasında iki toplu iğne vardı. Demir tadı öğleye kadar geçmedi.
Altı kardeşi kuş olmuş. Kız, altı yıl konuşmadan ısırgandan gömlek dikmiş. Son gömleğin bir kolu eksik kalınca en küçük kardeş ömrünü bir kanatla sürdürmüş. Kız eksik kolu dizlerine aldı; ısırgan lifleri avuçlarında kaldı.
Kol, göğüs, bel, basen, boy. Beş sayı, bir tarih, bir kurşun kalem. Biz defterdeyiz. Yanımızda “3 numaranın gelini”, “Sevim’in ablası”, “Fırıncının küçük kızı” yazar.
Prova perdesinin arkasında soyunur, önünde otururuz. Perde ince, halkaları gevşek. Bir kadın on dokuz yıl aynı elbiseyi her yılbaşından önce getirdi. Her yıl yan dikişlerden iki santim çıkardın. Yirminci yıl gelmedi. Bir kadın kızının çeyizini diktirdi, kendi paltosunu bir kış daha giydi. Sonra on beş kış daha. Bir kız telefon ekranını uzattı: “Böyle olacak.” Fotoğraftaki elbise bele değmeden düşüyordu. Kızın üstündeki kumaş yan dikişlerden çekiyordu. Sen mezurayı bir kez dolaştırır, sayıyı yazar, defteri kapatırsın. Biz de giysimizi indiririz.
Adımız aidat defterinde, muhtarlık kaydında, hastane sırasında, taksit tablosunda da birilerinin yanına yazılır. Şimdi bir de yıldız veriyoruz. Uygulamada beş üzerinden dört virgül sekizsin. Bir yorum var: “Usta iyi ama dükkân eski.” Yorumu yazan da biziz. Öğle ezanı okundu. Ütünün buharı vitrin camında toplandı, bir damla yarıya kadar indi ve durdu.
Öğleden sonra elin boşta kalıyor. Dükkân sessizleşiyor, kargonun barkodu bile aralıklı ötüyor. Işık tezgâhtan yere inip ince bir dilim hâlinde kalıyor. Arka odaya geçtin. Raflarda defterler, sırtlarında yıllar vardı. Bazı yıllar kalın, bazıları inceydi. Sırtında 1985 yazanı çektin. Parmağında un inceliğinde bir toz kaldı.
Sayfada kumaş cinsi, metresi, fiyatı ve teslim günü vardı. Sahibi hanesinde başka bir ad duruyordu. Altına kendi ölçülerini yazmıştın: göğüs, bel, kol. O geceyi parça parça hatırladın. Kumaşı, kalıbı, ampulü. Paltonun dükkândan nasıl çıktığı yoktu.
Paltoyu askıdan aldın. Kolu iki kez ölçtün. İki ölçü de elli altı buçuktu. Astarı ışığa tuttun. Dikişin döndüğü yerde kopya kalemiyle tek satır vardı: Nezahat. Altında daha küçük bir yazıyla tarihin başı duruyordu: 2 Kas— Kalem orada kalkmıştı. Bu dükkânda sana abla derler, usta derler, telefonda hanımefendi derler. Dikiş payını başparmağınla düzelttin.
Bir kadın gündüz dokur, gece ipi söküp avucunda toplarmış. Sabah ellerinde yün kokusu, tırnak diplerinde lif kalırmış. Yıllar sonra kapı açıldığında tezgâhta bitmiş bir kumaş duruyormuş. Kadın kumaşı katlamamış, elini üstünden çekmemiş.
Gecenin ikisiydi. Tek ampulün altında masaya diz çökmüştün. Kumaş için altı ay boyunca her hafta bir zarfa para koymuştun. Zarfın ağzı aynı yerden açılıp kapanmaktan yumuşamıştı. Kalıbı kendi ölçünle çıkardın. Kol boyunu iki kez ölçtün, iki sayı da aynıydı. Ampulün altında kumaş ıslak asfalt renginde görünüyordu. Sabah lacivert olacaktı.
Provaya kendin girdin. Kabin dardı, üç aynası vardı. Aynalarda kol boyuna baktın. Perdenin arkasından annenin sesi geldi.
“Nezahat.”
“Efendim.”
“Bu Ayşe’ye tam olur.”
Annen perdenin aralığından elini uzatıp omzundaki kumaşı düzeltti.
“Onun da kolu uzun,” dedi.
“Olur,” dedin.
Kabinden çıkmadan önce astarı ters çevirdin. Kopya kaleminin ucunu ıslatıp payın içine adını yazdın. Tarihe başladın: 2 Kas— Perdenin öbür yanından annen yine adını söyledi. Kalemi cebine koydun, paltoyu askıya astın.
Yıllar defterlerin sırtına birikti. Tuhafiye kargo şubesi oldu. Söküp diktirmek için gelen azaldı. Bir palto eskiden üç kez ölçü görürdü. Yaka döner, astar değişir, düğme kutuya girerdi. Şimdi beden tablosu var. M dar gelirse L alınıyor, L bol gelirse geri gönderiliyor.
Geçen kış bir kadın, yıllar önce verdiği hırkayı tanımadan satın aldı. Koltuk altındaki söküğü diktikten sonra tanıdı. Bir kız elbisesini telefonundaki fotoğrafa göre daralttırdı. Kumaşı iğneleyip aynanın karşısına çevirdin. Kız önce aynaya, sonra ekrana baktı.
Kira bu yıl ikiye katlandı. Bina yıkılacak, giriş katına kahve gelecek diyorlar. Adı yabancı, fincanı kâğıt olacak. 1985 defteri rafta açık kaldı.
Ölürken anne kızına küçük bir bebek vermiş: cebinde taşı, kimseye gösterme, acıkırsa doyur. Kız ormanda, cadının kapısında bebeği gizlice beslemiş. O gece cadının verdiği işi bebek görmüş. Yıllar sonra da kızın ceketinin bir cebi ötekinden biraz aşağıda dururmuş.
Akşamüstüne doğru paltoda çalışmaya başladın. Kolları söktün. Yedi santim. Kesmeden önce iki kez ölçtün, iki sayı da aynı çıktı. Koltuk altındaki astarı açtın. Adının durduğu parçayı iki parmak eninde makasla kestin. Yerine yeni astardan bir parça geçirdin, üstünden bastırdın.
Deftere “palto, kol kısaltma, yedi santim” yazdın. Tarihe gelince kalemin bir yıl ileri gitti. Üstünü çizmedin, yanına doğru yılı yazdın. İki tarih yan yana kaldı. Sonra kendi hırkanın kolunu ters çevirdin. Parçayı bileğinin içindeki, nabzın vurduğu yerdeki paya yerleştirip sık dikişle tutturdun. İğne parmağını deldi. Bir damla kan çıktı, astara değmeden başparmağında kaldı.
Kadın akşamüstü geldi. Paltoyu giydi. Kollar bileklerinde bitti.
“Tam oldu,” dedi. Kolunu çevirip astara baktı. “Annemin kolları uzunmuş.”
“Uzundu,” dedin.
Kadın durdu. “Tanır mıydınız?”
Mezurayı boynuna geri astın.
“Ölçüsü defterde,” dedin.
Kadın çıktı. Prova kabininden bir kız seslendi.
“Abla?”
Bekledin. Bir saniye, belki daha az.
“Efendim,” dedin.
Kepengi indirirken hırkanın kolunu bir parmak yukarı çektin. Sokak lambası yandı. Işık üst basamakta kaldı.



































Yorumlar