top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

“Vasatlar dünyayı kendilerine benzetmek isterler, çünkü başka türlü hayatta kalamayacaklarını bilirler.”

  • Yazarın fotoğrafı: Litera
    Litera
  • 7 saat önce
  • 6 dakikada okunur

Gökhan Serdar Özaktaş, Murat Uyurkulak ile son romanı Dipte üzerine söyleşti. Dipte'de Cumhuriyet'in köklü aileleri, iktidar çevreleri ve kültür-sanat dünyasını aynı masada buluşturan yazar, romanının merkezindeki düzeni şu sözlerle özetliyor: “Ne yaptılarsa beraber yaptılar. Kavga gibi, ihtilaf gibi görünen şey vitrinden ibaret.”



Masa da Masaymış Ha!

Dipte üç ana bölümden oluşuyor: Peşrev, Meyan ve Karar. Peşrev’in dokuzuncu kısmında “Kocaman Bir Masa” kuruluyor. Masada, İstiklal Harbi’nde doktor olarak görev yapmış dünyaca ünlü bilim insanı Ahmet Tahsin Alkan’ın evrak-ı metrukesinde ortaya çıkan devlet sırrı sayılabilecek bilgilerle birlikte bir yasak aşk hikâyesi var. Romanın merkezindeki Alkan ailesi laik, eğitimli, kültürlü ve varsıl bir aile olarak Cumhuriyet’in kentsoylu (burjuva) sınıfını, Beyaz Türkleri temsil ediyorlar. “Meşrutiyet Kahramanı” lakabıyla anılan Miralay Pusat Ferit’ten Emniyet Müdürü Ali Tolga Alkan’a kadar altı kuşak süregelen soylarına romanda yer veriliyor. Cumhuriyet’in güçlü ve köklü ailelerinden olduklarını anlıyoruz.


Masadakiler, Ahmet Tahsin Alkan’ın yasak aşk hikâyesini film yapmak amacıyla bir araya geliyorlar. Bu yasak aşk hikâyesinin diğer kahramanı Ahmet Tahsin Alkan’ın manevi ağabeyi olarak gördüğü İstiklal Harbi kahramanlarından ve Cumhuriyet’in kurucularından Münip Arif Balaban’ın eşi Fehime Balaban. Fehime Balaban’ın babası Mahmut Fahri Paşa, Ahmet Tahsin Alkan’ın babası Miralay Pusat Ferit gibi padişah deviren zabitan teşkilatından. Ahmet de Fehime de köşkte doğmuş, çocuklukları birlikte geçmiş. Bu hikâyenin merkezinde yahut yöresinde yer alanlara baktığımızda padişahı deviren, İstiklal Harbi’nde savaşan ve Cumhuriyet’i kuran aileleri görüyoruz. Bu aileler daha sonra Cumhuriyet’in güçlü, zengin ve imtiyazlı aileleri oluyorlar.


Tekrar masadakilere dönecek olursak masanın bir tarafında Alkan ailesinin son üyesi emekli Emniyet Müdürü Ali Tolga Alkan var. Her yönüyle tam bir Beyaz Türk. Masanın diğer tarafında ise Anadolu Radyo Televizyon Kurumu (ART) Dramalar Daire Başkanı Taber Nom’u görüyoruz. Masanın tarih danışmanı Ve’lit İlpan ile birlikte iktidar ideolojisinin temsilcileri rolündeler. Özellikle Taber Nom aynı zamanda paranın da kaynağı olarak yapılacak filmin seyrini belirleyen kişi. Ali Tolga Alkan’dan çekinse de ailesinin hikâyesini iktidar ve şürekâsının ideolojisi çerçevesinde dönüştürebiliyor. Bu durum karşısında ise Ali Tolga Alkan’ın herhangi bir itirazı olmuyor. Masada seyirci konumunda.

Bu noktada şunları sormak istiyorum:


Beyaz Türkler ile onları çürümüş, yozlaşmış ve zalim olarak gören; kendilerini ise uzun yıllar zenci muamelesi görmüş, bu ülkenin hakiki sahipleri mütedeyyin insanlar söylemi üzerinden savunan iktidar şürekâsını aynı masada bir araya getiren motivasyonu -bir babanın kızının gönlünü alma arzusu dışında- nasıl açıklarsınız?

“İkisi arasında fark yok” demek isterim, ama doğru olmaz, çünkü fark var. Fark nasıl yaşamak istediklerinde. Hazla kurdukları ilişkide. Biri kıymetli tablolarla doldurduğu köşkünde günbatımına karşı viskisini yudumluyorsa, diğerinin ufku hat ve ebru, üstü altın varaklı klozete kadar. ‘Nasıl yaşatmak’ istedikleri konusunda ise farksızlar. Mülkiyet ve üretim ilişkilerine dokunulması kâbusları. 100 senedir memleketin yoksulluk, eğitimsizlik, adaletsizlik gibi meseleleriyle iştigal etmek şöyle dursun, aksi yönde, insanlar daha da yoksul, çaresiz, ümitsiz, cahil kalsın diye uğraştılar, uğraşıyorlar. Memleketin aydınlık, umut, inanç, cesaret dolu gençlerini vurdular, astılar, zindanlara attılar, işkence tezgâhlarından geçirdiler. Şimdi eskinin apoletlileri, şimdinin muhalifleri hiç boşuna laik cumhuriyet elden gidiyor diye ağlamasın. Komünizmle mücadele etmekti bunların laiklikleri, çağdaşlıkları, dinleri imanları, ortaklıkları. Bakın son olanlara, halkın karşısına küçücük bir sivil zeminli siyaset, ufacık bir umut ışığı çıkınca nasıl panikleyip ittifak oldular. 


Türkiye’de burjuva sınıfının kültür-sanat ve yayıncılık alanındaki hâkim gücünü iktidarın ideolojisi karşısında kaybettiğini düşünüyor musunuz?

Ben burjuva sınıfının mevcut iktidar karşısında hiçbir şey kaybettiğini düşünmüyorum. Kültür sanatın umurlarında olduğunu da düşünmüyorum. Küresel konjonktür, iktisadi ve siyasi menfaatler, suç ortaklıkları… Ne yaptılarsa beraber yaptılar. Kavga gibi, ihtilaf gibi görünen şey vitrinden ibaret. Dünyada orta-üst sınıfların yavşaklığından ve dinbazların-faşistlerin riyakârlığından daha tahammül edilmez az şey vardır. 


Akışkan Şahsiyetler

Taber’in geçmişine baktığımızda, gençliğinde editörü (Can Vardar) tarafından hiç edilmiş romanından dolayı edebiyat çevrelerince linç edilmesinin intikamını mağdur edebiyatına sığınıp topyekûn tüm Cumhuriyet dönemine saldırarak aldığını görüyoruz. Onun bu sözüm ona mağduriyeti iktidar mahfillerinde dikkat çekiyor ve ardından iktidar kanatları altında önemli bir konum elde ediyor. Sonra dönen yolsuzluklara aldırmamayı, etrafındaki hırsızlarla yarenlik etmeyi, en nihayetinde de avanta havuzundan payına düşeni almayı öğreniyor. Bütün bunları da kendi hakkı olarak görüyor. 


Masada yönetmen sıfatıyla bulunan Bahadır Oğuz Pinkoras ise İspanya İç Savaşı’nda faşistlere karşı mücadele vermiş bir adamın torunu. Gençlik döneminde toplumcu eylemlere de katılmış biri olarak Gezi Parkı eylemlerine destek vermekle övünüyor. Ancak zamanla iktidar çevreleriyle ilişkileri geliştikçe şahsiyeti de değişiyor. Zor şartlarda çalışan set işçilerini görünce keyiflenen, bunları iktidar mahfillerinde kahkahalarla anlatıp eğlenen lümpen bir karaktere bürünüyor.


Romanda insanların iktidarla kurdukları ilişkiler sayesinde elde ettikleri güç, makam, mevki, refah ve konfor alanı karşılığında şahsiyetlerini kaybettiklerini görüyoruz. Bu durumu nasıl açıklarısınız? Bununla birlikte bağımsız ve özgür olabilmek için iktidarla araya her zaman belli bir mesafe koymak gerekir mi? Bu konuda düşünceleriniz nelerdir?

Bir önceki cevabın son cümlesini farklı şekilde ifade ederek başlayayım: Paranın, kârın, rekabetin, hırsın belirlediği bir düzende yavşaklık-yalakalık kural, haysiyet-şahsiyet istisnadır. Patronun olduğu yerde hakikat yoktur. Korku vardır, yalan vardır, azap vardır. “Network oluşturmak” diyorlar, çoğundan nefret etsen de yüzüne gülmek zorunda kaldığın insan çarkıdır bu… İnsanın varlığıyla buluşup barışması, ruhunu besleyip kişiliğini bulması, bir nevi bütünlüğünü kazanması, bu düzen, yani kapitalizm devam ettikçe hayaldir. Keza bağımsız ve özgür olmak da… Hayatı boyu açlık, parasızlık, aşağılanma, yorgunluk nedir bilmeyen bir avuç tuzu kurunun zevzeklikleri bunlar. İnsanların yüzde doksanı bir gıdım haz almadan, umur görmeden, “varım, dünyadayım, yaşıyorum” diye haykırıp bir kez olsun canının sevincini tatmadan ölüp gidiyor. Bu düzen devam ettikçe neyin bağımsızlığı, kimin özgürlüğü? Velhasıl iktidarla mesafe koyarak ancak ıstırabınızı bir miskal azaltabilirsiniz.  Bağımsız ve özgür olmak iktidarı yıkmakla mümkün. Nasıl kurtuluş yoksa tek başına, bağımsızlık ve özgürlük de yok.


Vasatın Gücü 

Romanın önemli karakterlerinden biri de Can Vardar. Gençlik yıllarında evden çıkmayan, kendi köşesinde okuyup yazarak mütevazı bir hayat süren Can Vardar, sinema işine girince haysiyetini yitiriyor. Zamanla da lakayt, tutarsız, öfke patlamaları yaşayan ve kimsenin hazzetmediği birine dönüşüyor. Yıllarca ev arkadaşlığı yaptığı Muzaffer Tecer bile yüzünü görmek istemiyor. Can’da ilk ciddi kırılma David Emre Martin’in evinde, onun için senaryo çalışmalarına başladığı sırada oluyor. Onların zengin ve mutlu yaşamını kıskanıyor. Aralarında bir kültür çatışması da söz konusu. Can asla ait olamayacağı bir dünya karşısında kendine yer bulamayacağı gerçeğiyle yüzleşince düşkün biri haline geliyor. Bununla birlikte girdiği sinema sektöründe karşılaştığı vasatlık da Can’ı sarsıyor. Bu sektörde olmaktan hem nefret ediyor hem de para kazanmak, geçinmek için kendini sektöre mecbur hissediyor. Hayat da onun için bir zindana dönüşüyor. 

Peşrev’in dokuzuncu kısmında da sinema ve dizi sektöründeki vasatlığın ve ahlaki çürümüşlüğün halkta karşılık bulmasını, beklenti ve tercihlerini belirlemesini kastederek “Zenginlere, imtiyazlılara, kalantorlara günde beş vakit küfreden ahali, aynı insanların hayatlarını seyretmeye doyamıyordu. Haklının galip, zorbanın mağlup çıktığı hikayelere yüz vermiyordu artık. Yoksulun haysiyetsiz, cahilin kurnaz, iyinin zalim olanını görmek istiyordu.” diyorsunuz. 


Bu noktada sormak istiyorum:

Türkiye’de özellikle kültür-sanat alanında vasatın kurumsallaşmasının temelinde ne yatıyor? Bu durum aydınları, sanatçıları nasıl etkiliyor? Ayrıca halkın vasat ve bayağı olana teşne olmasının karşısında aydınların ve gerçek sanatçıların tutumu ne olmalıdır?

Kalite maliyet demektir. Vasat ise çok daha ucuza çıkar. Başka bir şey söylemeye gerek var mı? Ayrıca kabiliyetsiz ve vasat olanların sesi gür çıkar, başka çareleri yoktur çünkü. Ruhu karışık birkaç büyük zekâ hariç tutulursa, egosu şişkinlere bakın, vasatlığın doruğundadırlar. Vasatlar dünyayı kendilerine benzetmek isterler, çünkü başka türlü hayatta kalamayacaklarını bilirler. Tespit-tahlil-takdim silsilesinin, yani eleştiri mekanizmasının zayıflamasını; sansür ve en önemlisi otosansürün norm haline gelmesini de buna eklerseniz varabileceğiniz başka yer yoktur zaten. Yani birileri yüce ve yüksek eserler sunuyor da halk reddedip vasatı seçiyor diye bir şey yok. Bu bir pazaryeri ve piyasa kurallarına göre işliyor. Yaratıcısı, üreticisi, tüketicisi bir bütün. Gerçek sanatçı ne demek ve bu nasıl ölçülür tam kestiremiyorum, ama kaderinde sabır, dirayet, ıstırap ve yalnızlık olduğunu söylemek için müneccim olmaya gerek yok.       


Batı Cephesinde Değişen Bir Şey Yok

Romanda Münip Arif Balaban’ın Ahmet Tahsin Alkan’a yazdığı mektuplardan memleketin halinden yakındığını görüyoruz. Ancak Amerikalılarla iş birliği yapmaktan memnun. Ona göre tek düşman komünistler. 1965 yılındaki mektubunda “Şu badem bıyık takımından, gözleri fıldır fıldır, tahammülfersa bir türedi. Hakkında akaryakıt ihalelerinden arsa spekülasyonuna kadar envai yoksulluk iddiası var, ama her nasılsa dokunan yok” diye bahsettiği, aşağılayıp hiç kıymet vermediği dönemin mebuslarından biri, daha sonraki karşılaşmalarında kendisine Amerikalıları göstererek “Hepimiz aynı şeytanla mücadele ediyoruz, Komünizmle!” diyor. Bu mücadelede iş birliği teklif ediyor. Romanın sonunda Münif Arif Balaban’ın kontra komando kampının kurucularından olduğunu öğreniyoruz.

Romanın bir yerinde de burjuva sınıfını kastederek “Şaşırtıcı olan, Cumhuriyet öncesiyle sonrasının hikmetiyle alakalı sıradan ahali birbirinin boğazına sarılırken, bunların ailelerinin her daim muteber, itibarlı ve varlıklı kalmayı başarmasıydı. Her nevi tufandan batmadan kurtulmuş, bütün sofraların misafiri, tüm meclislerin mebusu olmayı becermişlerdi.” diyorsunuz. 


Sizce Türkiye’de dünden bugüne değişen nedir?

Hiçbir şey… Kapitalizmle, emperyalizmle, sermayeyle, patronlarla barışık, hatta bunların bizzat kendisi olan, hayattan ve halktan nefret eden, işçi düşmanı bir iktidar var işte yine, sadece din sosu daha baskın, özgürlük alanlarına karşı alerjisi daha yüksek… Halk sahneye çıkıp ipleri eline almadığı ve kendi kaderini kendi tayin etmediği müddetçe de bir şey değişmeyecek. 


Umut Diptekilerde!

Romanın ülkü karakterlerinden sayılabilecek Muzaffer Tecer, namıdiğer Kaptan Çapul. Anadolu’nun bağrında kendi halinde yoksul ve mütedeyyin bir yaşam süren ailesinden kopup İstanbul’a okumaya gelmiş, kendini yetiştirip kimseye eğilip bükülmeden bir yayınevinde editör olmuş, namuslu yaşayan biri. Politik bir tavrı olmasa da insani bir duruşa sahip. Bir de Berkay var. Ailesini bir kazada kaybetmiş, tek başına hayata tutunmaya çalışan, Muzaffer’in aksine politik bir tavrı olan, Devrimci İşçi Partisi (DİP) üyesi bir genç. Muzaffer ilk başlarda insanın dünyayı değiştirebileceğine inanmazken Berkay bilakis dünyayı ancak insanın değiştirebileceğine inanıyor ve bu doğrultuda verilen mücadelelerde yer alıyor. Daha sonra ise Muzaffer ve Berkay birlikte mücadele veriyorlar. Ülkeden umutlarını kesmiyorlar.


Siz bir yazar olarak ülkenin ümidini nerede görüyorsunuz?

Devrimde… Meşhur sloganda dediği gibi: Bu pisliği devrim temizler!


DİPTE

Murat Uyurkulak

İnkılâp Kitap, 2026

Tür: Roman

240 s.

Yorumlar


bottom of page