Ya o deveyi gütmezsek!
- Litera

- 1 saat önce
- 3 dakikada okunur
S. Serdar Yegül yazdı: "Han Kang’ın Vejetaryen ve Marie Darrieussecq’nun Dişi Domuz romanları, insan olmanın biyolojik değil toplumsal bir statü olduğunu gösterirken, sınırların dışına çıkan bedenlerin nasıl dışlandığını çarpıcı biçimde ortaya koyuyor."

Han Kang’ın Vejetaryen ve Marie Darrieussecq’nun Dişi Domuz romanları, “İnsan doğuştan mı insan olur, yoksa toplum sınırları içinde kaldığı sürece mi insan sayılır?” sorusunun peşine düşer. Bu doğrultuda, insan bedeninin yalnızca biyolojik bir varlık olmadığı; aynı zamanda düzen tarafından sürekli denetlenen ve biçimlendirilen bir alan olduğu görülür. Romanlar iki ayrı kültürde geçse, karakterler iki ayrı uçlarda yaşasa da toplumların kişileri denetlemesi ve biçimlendirmesi özünde aynıdır.
Vejetaryen romanı, babası ve eşinden baskı ve şiddet gören Yeong-hye’nin et yemeyi bırakmasıyla başlar. Ancak bu karar düzen tarafından kabul edilmez. Çünkü et yememek, Kore topluma göre sadece bir beslenme alışkanlığından vazgeçmek değil, aynı zamanda yerleşik kültürel alışkanlıklardan ve gündelik hayatın görünmeyen kurallarından vazgeçmek demektir. Bu nedenle Yeong-hye “hasta” ilan edilir. Onun yerine artık, ailesi, doktorları ve çevresi karar verir. Bu aşamadan sonra Yeong-hye kendisini çevresinden sessizce geri çeker, her türlü yiyeceği yemeyi ve konuşmayı bırakır ve bitki olmaya yönelir. Bitki olmaya yönelmesi, yalnızca simgesel bir tercih değil, aynı zamanda insan olmanın tüm yükünden bir an evvel kurtulma çabasıdır. Bu süreçte Yeong-hye giderek toplumda silikleşir.
Dişi Domuz romanı ise bir güzellik salonunda genç, güzel ve sağlıklı anlatıcı kadının, patronunun yönlendirmesiyle erkeklere “hizmet vermesi”yle başlar. Anlatıcının ihtişamı mağazadaki diğer kadın çalışanların gözlerini kamaştırır. Anlatıcı başlangıçta bedenini para kazanmak için gözü kapalı sunabileceğine inanır. Ancak zaman geçtikçe işler tersine döner. Anlatıcının iştahı giderek artar, kilo alır, karnı kat kat olur ve belinde simitler oluşur. Saçları keçe gibi sertleşip dikleşen anlatıcının, bacaklarında ve sırtında uzun ince kıllar çıkar. Burnu domuz burnuna benzer. Kokusu değişir ve mağazanın içi ahır gibi kokmaya başlar. Parka gider ve baharın müjdecisi düğünçiçeklerini gizli gizli yer. Sonunda anlatıcının başlangıçtaki o ihtişamı bütünüyle kaybolur.
Anlatıcının vücudundaki değişim öyle bir hal alır ki, mağaza müdürü onun fazlasıyla edepsizleştiğini, yanlış yola saptığını ve adeta kızgınlığa girmiş bir kedi gibi olduğunu söyler. Güzellik salonunda ilk işe başladığındaki başını öne eğip şikâyet etmeksizin duran uysal ve akıllı kız gider, yerine alçalan ve ahlakı bozulan bir kız gelir. Anlatıcının müşteri kitlesi değişir ve en iyi müşterilerini birer birer kaybeder. Artık güzellik salonu için uygun bir “satış elemanı” değildir. Sonunda patronu onu işten çıkarır. Vücudundaki hücrelerin kontrolsüz gelişiminden mustarip olan anlatıcı, vücudunun dengesini tam olarak sağlayamaz. Değişen duyguları yüzünden önce zamanının dörtte üçünü daha sonra tamamını domuz olarak geçirir. Artık o hayvanlar dünyasının bir parçasıdır.
Dişi Domuz’daki karakter dönüşümleri, simgesel ve metaforik olarak okunduğunda, gerçek hayattaki karşılıkları bulunabilir ve romanı okumak daha da zevkli hale gelebilir.
Vejetaryen ve Dişi Domuz’da karakterlerin bedenleri farklı yönlerde dönüşür. Vejetaryen’de beden gün be gün zayıflar, çevresinde silikleşir ve bitkiye yaklaşır. Dişi Domuz’da ise süreç tersine işler; beden şişmanlar, elbisesine sığmaz ve çevresinin dışına taşar. Bedenlerin dönüşüm yönleri farklı olsa da her iki anlatının merkezinde aynı baskı ve şiddet süreçleri yaşanır.
Aslında her iki romanda da roman karakterlerinin sadece fiziksel yapıları değişmekle kalmaz, aynı zamanda toplumların bu bedenlere yüklediği anlam da değişir. Aşırı zayıflayan bedene: “iyileştirilmesi gereken bir vaka” ve aşırı şişmanlayan bedene ise “dışlanması gereken bir fazlalık” olarak bakılır.
Yazının başındaki: “İnsan doğuştan mı insan olur, yoksa toplum sınırları içinde kaldığı sürece mi insan sayılır?” sorusu iki roman dikkate alınarak düşünüldüğünde, insana “insan” statüsünün doğuştan değil, toplumun belirli sınırları içinde kalındığı sürece verildiği görülür. Ancak sınırlar aşıldığında toplum bu statüyü geri alır. Dilimizde bu duruma karşılık gelen deyimlerden birinin: “Ya bu deveyi güdersin ya bu diyardan gidersin!” olduğu söylenebilir. Deyimdeki “deveyi gütmek”, gündelik hayatta insan sayılmanın bedeli olarak karşımıza çıkar.
Peki ya deveyi gütmezsek ne olur? O zaman geriye tek bir seçenek kalır: Bu diyarda insan sayılmazsın.







































Yorumlar