top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

Kötü tohumları kim eker?

Nilay Kaya, "Aklı gidik, tersine-klasikleri" akademiye inatla sokmaya çalışan bir akademisyen olarak bu yazıda Tersine Kitap tarafından yayımlanan William March imzalı Kötü Tohum adlı romana odaklanıyor. "William March, gündelik Amerikan banliyö yaşamının güvenli atmosferini psikolojik gerilimle birleştirirken, kötülüğün sonradan mı öğrenildiği yoksa insanın doğasında mı bulunduğu sorusunu roman boyunca sürekli canlı tutar."



"Bakışın hep aynı yöne odaklandığı yerde aradığımız hiçbir şey yok. Büyük anlatıların gölgesinde kalmış, dipte birikmiş, tozlanmış ama paslanmamış diri zekânın peşindeyiz biz. Zamanın eleğinden kasten düşürülenler, kenara itilenler ve sisteme dahil olmayı bizzat reddedenler burada kendine yer buluyor. Görüş alanı dışında kalan o tehlikeli bölgenin, yani Kör Nokta'nın keşif sahasındayız artık.

Tersine bir akıntı bu. Müfredata girmeyen, akademide kafa patlatılmayan, başıbozuk veya aklı gidik klasiklerin yeri. Edebiyatın bilindik kanonuna karşı açılmış bir gedik, bir Tersine-klasikler girişimi. Herkesin bir kör noktası var ve hepsi de bizim suretimizde."


2025 yılında kurulan bir yayınevi olan Tersine Kitap'ın bu manifestosu, ters akıntılara kapılmaya çağıran söylemiyle oldukça heyecan verici. "Aklı gidik, tersine-klasikleri" akademiye inatla sokmaya çalışan bir akademisyen olarak bu yazıda Tersine Kitap tarafından yayımlanan William March imzalı Kötü Tohum adlı romana odaklanacağım.


Karşılaştırmalı Edebiyat bölümü birinci sınıf dersi olan Metin Analizi (Kurmacanın ABC'si) başta olmak üzere, Uygulamalı Eleştiri, Anlatıbilim (Naratoloji) gibi derslerde dünya edebiyatı "kanon"una dahil olan bir eseri, Henry James'in Türkçeye Yürek Burgusu adıyla çevrilmiş, 1898 tarihli The Turn of the Screw adlı novella'sını okuruz. Derslerde Henry James'in kurmaca maharetlerini, anlatıcı uygulaması konusundaki manevralarını zaten konuşuruz ama "kanon" dediğimiz bazı eserlere ters akıntılardan yüzerek de yaklaşabiliriz. Keza bu romanda mürebbiyelerine kâbuslar yaşatan Miles ve Flora, masum görünümlerinin altında kötücül ve tehditkâr “şeytani çocuklar” olarak, bu figürün edebiyatta belirginleştiği ilk büyük örneklerden birini sunar. O yüzden biz de derslerde "kötücül" bir başlık açarak, 1961 tarihli The Innocents (Masumlar, yönetmen Jack Clayton); Roman Polanski imzalı, 1968 yapımı Rosemary'nin Bebeği; 1976 tarihli The Omen (Kehanet, yön. Richard Donner) gibi sinema örnekleriyle de genişleyen bu "şeytani çocuk" anlatılarının orijinini konuşur; ¿Quién puede matar a un niño? (Who Can Kill a Child? / Kim Bir Çocuğu Öldürebilir ki?, yön. Narciso Ibáñez Serrador) gibi İspanyol kült korku filmlerini tanırız.


Elbette “şeytani çocuk” figürü tek bir eserle başlamış sayılmaz; kökleri mitolojiye, halk anlatılarına ve gotik edebiyata kadar gider. Antik tragedyalarda ve İncil anlatılarında “uğursuz çocuk”, “lanetli çocuk” ya da “doğuştan felaket getiren çocuk” motifine rastlanır. Örneğin Oedipus Rex’te Oidipus daha doğmadan korkulan bir figürdür. Ortaçağ Avrupa folklorundaki “changeling” anlatılarında ise çocukların şeytanlar ya da periler tarafından değiştirilmiş olduğuna inanılır. Henry James’in romanında ise çocuklar gerçekten kötü mü, yoksa anlatıcının paranoyasının ürünü mü sorusu bilinçli biçimde belirsiz bırakılır. Bu belirsizlik daha sonra “şeytani çocuk” alt türünün temel özelliği hâline gelir.


Bugün bildiğimiz anlamıyla “şeytani çocuk” trope’unun asıl patlaması 1950’lerden itibaren olur. Özellikle William March'ın Kötü Tohum'u (The Bad Seed, 1954) çok kritik bir dönüm noktasıdır. Bu romandaki Rhoda karakteri, doğuştan sosyopat ve manipülatif bir çocuk olarak modern “şeytani çocuk” arketipini net biçimde kurar. Kötü Tohum, dışarıdan bakıldığında son derece uslu, terbiyeli ve örnek bir çocuk gibi görünen küçük Rhoda Penmark’ın çevresinde gelişen huzursuz edici olayları anlatır. Romanın merkezinde, Rhoda’nın annesi Christine’in giderek büyüyen kuşkuları yer alır: Kusursuz görünen bu çocuğun davranışlarının ardında açıklanması güç bir soğukluk ve rahatsız edici bir hesapçılık mı vardır? William March, gündelik Amerikan banliyö yaşamının güvenli atmosferini psikolojik gerilimle birleştirirken, kötülüğün sonradan mı öğrenildiği yoksa insanın doğasında mı bulunduğu sorusunu roman boyunca sürekli canlı tutar:

"[...] çoğumuz, kuralların ve örneklerin şekillendirici gücü altında, vicdan dediğimiz garip şeyi bir şekilde geliştirebildik, makul surette kabul edilebilir ahlaklı bir karakter edinebildik ancak bazıları, ne kadar iyi etkilere maruz kalsalar da bu yetiye hiç sahip olmadılar. Bedenin en ilkel tezahürleri dışında, başkalarını sevmeyi bile başaramadılar. Doğru ve yanlışın nüanslarını zihinsel olarak anlıyorlardı ama hiçbiri bu konularda aynı ahlaki anlayışa sahip değildi. Onlar, ne değiştirilebilen ne de düzeltilebilen gerçek, doğuştan suçlulardı." (s.149)

Bu alıntı, “şeytani çocuk” figürünün merkezindeki en rahatsız edici düşünceyi açık biçimde ortaya koyuyor: Kötülüğün çevresel koşulların değil, doğuştan gelen bir yapının sonucu olabileceği fikrini. Kötü Tohum burada modern psikoloji, ahlak ve çocukluk kavrayışına karşı hayli karanlık bir bakış geliştiriyor. Zira modern kültürde çocuk genellikle masumiyet ve saflık ile ilişkilendirilirken, romandaki yaklaşım bazı bireylerin “vicdan” geliştirme kapasitesinden tamamen yoksun doğduğunu ileri sürüyor. Bu nedenle çocuk figürü yalnızca korkutucu değil, aynı zamanda açıklanamaz hâle geliyor; eğitim, aile sevgisi ya da toplumsal disiplin dahi onu dönüştüremeyebiliyor. Romandaki dehşet tam olarak buradan doğuyor: Yetişkin dünyasının ahlaki düzeni, kötülüğün öğrenilmiş değil biyolojik ve değiştirilemez olabileceği ihtimaliyle sarsılıyor.


Burada tarif edilen durum aynı zamanda bir tür “apathy” — daha doğrusu duygusal kayıtsızlık ve empati yoksunluğu — olarak da okunabilir. Roman özellikle vicdanın, sevginin ve suçluluk hissinin sonradan gelişmeyebileceği ihtimali üzerinde duruyor. Yine alıntıdaki “başkalarını sevmeyi bile başaramadılar” ifadesi çok önemli; çünkü mesele yalnızca kötü davranış değil, başkalarının acısına karşı duygusal bir tepki geliştirememe hâli. Modern psikoloji bunu bugün empati eksikliği, duygusal soğukluk, suçluluk hissinin yokluğu gibi kavramlarla tartışıyor: Bu gibi özelliklerin bazen çocuklukta bile gözlemlenebileceği düşünülüyor.


Başka bir "kanon" örneği olan Bram Stoker'ın Drakula'sında (1897), vampir avcısı Profesör Abraham Van Helsing bir noktada şunları söyler: "Ne kadar garip olursa olsun, kimsenin inancını küçümsememeyi öğrendim. Açık fikirli olmaya çalıştım ve onu bozabilecek olan hayatın sıradan şeyleri değil, tuhaf şeyler, olağanüstü şeyler ve delilik mi, akıllılık mı diye düşündürecek şeylerdir.” (1)




Van Helsing’in sözleri, insanın “normal” kabul ettiği gerçeklik anlayışının sınırlarını zorlayan varlıklarla (bu romanda vampirlerle tabii) karşılaşma deneyimini anlatır. "Şeytani çocuk" Rhoda Penmark da böyle bir figür olarak görülebilir: Dış görünüşüyle modern toplumun ideal çocuğunu temsil ederken, davranışlarının altında açıklanması güç bir duygusal boşluk taşır. Bu yüzden yetişkinler onun gerçek doğasını kabul etmekte zorlanır; çünkü çocukluk fikriyle kötülük fikri birbiriyle bağdaştırılamaz. Van Helsing’in insanı delilik mi yoksa akıl sağlığı mı olduğundan kuşkuya düşüren şeyler hakkındaki ifadesi özellikle önemlidir. Rhoda’nın yarattığı korku da budur: Sorun yalnızca bir çocuğun kötü olması değildir; yetişkinlerin çocukluk, masumiyet ve insan doğası hakkındaki bütün varsayımlarını sarsmasıdır. Bu anlamda Rhoda, gotik edebiyattaki doğaüstü figürlere benzer bir işleve sahip olur. Vampir nasıl modern aklın sınırlarını zorluyorsa, “şeytani çocuk” da modern psikoloji ve aile idealinin sınırlarını zorlar. Rhoda doğaüstü değildir ama neredeyse açıklanamaz görünür; bu da onu gotik korkunun modernleşmiş bir biçimine dönüştürür.


Nasıl her dönem kendi vampirini yaratıyor; toplumsal, siyasi, ekonomik, tarihsel koşullar edebiyatta vampiri son derece elverişli bir metafor haline getiriyorsa, "şeytani çocuk" modelini de tarihsel koşullardan bağımsız düşünmemek gerekir. 1950’lerde ABD’de “şeytani çocuk” figürünün popülerleşmesi, büyük ölçüde savaş sonrası Amerikan toplumunun aile, çocukluk ve normallik üzerine kurduğu ideallerle bağlantılıdır. II. Dünya Savaşı sonrasında banliyö yaşamı, çekirdek aile modeli ve “mutlu Amerikan çocuğu” imgesi kültürel olarak yoğun biçimde yüceltiliyordu. Çocuk, geleceğin garantisi, toplumsal masumiyetin sembolü ve Soğuk Savaş Amerika’sının ahlaki devamlılığının temsili hâline gelmişti. Tam da bu yüzden, bu masumiyet imgesinin içinden kötülüğün çıkması çok güçlü bir kültürel korku yaratır. Kötü Tohum gibi eserlerde tehdit dışarıdan gelen bir canavar değil, doğrudan evin içindeki çocuk olur; böylece güvenli kabul edilen banliyö ailesinin kendisi tekinsizleşir.


Bu dönemde psikoloji ve psikiyatriye duyulan ilginin artması da önemlidir. Çocuk gelişimi, davranış bozuklukları, kalıtım ve suç psikolojisi üzerine tartışmalar yaygınlaşır. Nitekim romandaki komşu Monica Breedlove karakteri, tam da dönemin yükselen psikoloji ve psikanaliz merakını temsil eden figürlerden biridir. Konuşmaları sık sık psikiyatriye, suç psikolojisine, kalıtım meselesine ve insan davranışlarının bilimsel açıklamalarına yönelir. Reginald Tasker karakteri de romanda psikoloji, suçbilim ve özellikle “kalıtsal suç” fikrine ilgi duyan karakterlerden biridir. Hatta Monica’dan daha karanlık ve obsesif bir biçimde bu meseleye yaklaşır. Reginald’ın konuşmaları çoğu zaman cinayet vakaları, psikopati, doğuştan suçluluk ve anormal davranışlar etrafında döner; bu yüzden romanın entelektüel ve tekinsiz atmosferini güçlendirir. Bu karakterlerin varlığı tesadüf değildir. William March yalnızca bir korku hikâyesi anlatmaz; aynı zamanda 1950’lerde popülerleşen psikiyatri, davranış bilimi ve suç psikolojisi söylemlerini romanın içine yerleştirir. Ancak ilginç olan şu ki roman, psikanalizin her şeyi açıklayabileceği fikrine tam olarak güvenmez. Monica ve diğer yetişkinler sürekli teoriler üretirler, Rhoda'yı “okumaya”, “teşhis etmeye” ve açıklamaya çalışırlar; ama tam da bu çaba, çocuğu daha açıklanamaz ve ürkütücü kılar.


Özellikle Nazizm sonrası dünyada “kötülük doğuştan mı gelir?” sorusu kültürel bir saplantıya dönüşmüştü. Rhoda gibi karakterler, kötülüğün sonradan öğrenilmediği, biyolojik ya da genetik olabileceği korkusunu temsil eder. Bir yandan, Soğuk Savaş paranoyası da bu figüre zemin hazırlamış olabilir: dışarıdan tamamen uyumlu, düzgün ve 'Amerikan' görünen birinin içinde gizli bir tehdit taşıması fikri, dönemin antikomünist atmosferiyle örtüşür. Bu nedenle “şeytani çocuk” yalnızca korku edebiyatının bir motifi değil, 1950’ler Amerika’sının aileye, masumiyete ve insan doğasına dair kaygılarının yoğunlaşmış bir simgesi olarak okunmaya müsaittir.


Burcu Denizci'nin harika çevirisiyle Türkçeye kazandırılan bu eser için Tersine Kitap'a teşekkür etmek gerekiyor. Aradan geçen onca yıla rağmen romanın hâlâ güncel ve huzursuz edici hissettirmesi, "büyük anlatıların gölgesinde kalmış, dipte birikmiş, tozlanmış ama paslanmamış bir diri zekâ" olarak William March’ın insan doğasına dair kurduğu karanlık soruların etkisini koruduğunu gösteriyor. 


(1) Bram Stoker, Drakula, (çev.) Can Moralı, İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, s. 234.


KÖTÜ TOHUM

William March

Tersine Kitap, 2026

Çeviri: Burcu Denizci

Düzelti: Buse Olçay

Editör: Alican Saygı Ortanca

Kapak ve İç Tasarım: Hamdi Akçay

214 s.

Yorumlar


bottom of page