top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

“Ben okuyucu tarafında kendime göre sıkı bir mesai yaptıktan sonra öykü yazmaya başladım.”

Aynur Kulak Pınar İlkiz ile ilk öykü seçkisi Soğan Doğradığın Çıplak Eller odağında söyleşti: “Kim ne almak isterse öykülerden onu alsın istedim de diyebilirim. Karakterin kalbi tam ortadan kırılmıştır da belki okuyanın kalbi azıcık daha soldan kırılmıştır ama yine de anlaşmışlardır (umarım). Çünkü artık benden, anlatmak istediğim şeyden, vurgulamak istediğim noktadan çıkabilir öyküler.”



Biyografinizi okuduğumda çeşitli dergi, gazete, haber portallarında çalıştığınız, TV programında kitap editörlüğü yaptığınız bilgileri yer alıyor. Kitaplarla hep bir bağınız olmuş. Burada dikkatimi çeken sivil toplumla yaptığınız çalışmalar. Söyleşimizi bu noktadan başlatmak isterim, zira sivil toplumla olan birlikteliğinizin edebiyat rotasıyla oluştuğunu düşündüm bir yandan da. 

Annemle babam çok okuyan insanlardı, düşünün ki evde boş olan her duvarda kütüphane vardı. Buna kapıların üstleri de dahil. Hatta birkaç sene önce okuduğum Carlos Maria Dominguez’in “Kağıt Ev” kitabını hiç yadırgamadım desem yeridir. Dolayısıyla kitaplarla okur olmadan önce nesne olarak ilişkilenmiştim. Çocukken raflarda dizili kitapların adlarını daha okumadan ezberlemiştim. 

Bir de ilkokulda geçirdiğim bir trafik kazası sebebiyle bir aya yakın hastanede kalmıştım. O dönemde ilkokul öğretmenim bir koli dolusu kitap getirmişti bana. Eh, yapacak çok bir şeyim de olmadığı için sağlam bir okuma disiplini edindim ve o disiplini bir şekilde hep korudum. İyi bir okur olmadan (iyi) bir yazar olunabileceğini düşünmüyorum. O yüzden ben okuyucu tarafında kendime göre sıkı bir mesai yaptıktan sonra öykü yazmaya başladım.

Sivil toplum konusunda da, hayatımın akışına hiç bu gözle bakmamıştım. Fakat şunu yadsıyamam, sivil toplum da insan hikâyeleri üzerine kurulu. Yıllardır tüm dünyada süregiden insan hakları ihlalleri, anlatılan ve anlatılamayan sayısız hikayenin doğmasına sebep oldu. Ben de bu alanda dinlediğim birçok hikâyeden beslendim. O hikâyeleri, tanıklıkları, sözlü tarih çalışmalarını dinlerken aklıma buradan bir öykü çıkarmak gelmedi ama ne zaman ki bir öyküyü kurmaya başlıyorum, bütün o dinlediklerim, maruz bırakıldıklarım gelip beni buluyor, öykünün içine sızıyor.


Öykülerinizin çeşitli mecralarda yayınlandığı bilgisini de okudum. Kitabınızdaki seçkide daha önce hiç yayınlanmamış öyküleriniz var mı? 

Var, bir kısmı hiç gün yüzü görmemiş öyküler. Dosyayı toparlarken taslak halindeki ya da fikir aşamasındaki öyküler de ister istemez hız kazandı. Hatta çeşitli mecralarda yayınlanmış öykülerin neredeyse hiçbiri o halleriyle kalmadı, dosyayı teslim etmeden önce hepsinin üzerinden tekrar tekrar geçildi, bütün öyküler birbirine yaklaşsın diye bazı eklemeler, bazı çıkarmalar yapıldı.   


Kafanızda öykülerinizi bir kitapta toplama düşüncesi ne zaman oluşmaya başladı? Ve sonrasında yayınlatma süreci sizin için nasıl gerçekleşti? Uzun bir dönemi mi kapsadı, kolay mıydı, zor muydu, şaşırdığınız sürpriz gelişmeler oldu mu?

40’ıma gelirken… Anlamsız bir dönüm noktası atfedildiği için 40 yaşa, bende de “Bir şeyler yapmam gerek” alarmları çalmaya başlamıştı. 40’ıma basarken dosyayı toparlamış olmam gerekiyor diye düşündüm ve süreç böyle başladı. Başladı diyorum çünkü aklımda yeni hikâyeler yazmak yokken az önce konuştuğumuz gibi bir anda dosya kalabalıklaşmaya başladı.


Yayınlatma sürecine gelince, yayınevinden yayınevine değiştiği için orada yanıltıcı bir şey söylemek istemem. Fakat öncesine dair benim şansım, nehir söyleşi olan ilk kitabım “Hakikaten: Sevin Okyay Anlatıyor”un çıktığı Ayizi Yayınevi’nden tanıdığım İlknur Üstün ve Neslihan Cangöz oldu. 


Öykülerimin bir yerlerde yayınlanmış halde görmem, (daha sonra İletişim Yayınları’ndan iki kitabı daha çıkan) Ayizi yazarlarından Hande’nin (Ortaç) İlknur’a dönemin şahane edebiyat dergisi AltZine’in açık çağrısını göndermesi ve İlknur’un da onu benimle paylaşması ile oldu. O günden bugüne İlknur yazma konusunda beni her zaman cesaretlendirmiştir. 

Neslihan ile de dosyanın üzerinde ilmek ilmek çalıştık. Şahane geri bildirimleriyle dosyayı şekillendirdi. Edebiyat kaslarına çok güvendiğiniz birinin dosyaya başka bir gözle bakması paha biçilmez. Dolayısıyla yayınevine göndermeden önce dosyanın üzerinde bir editör ya da edebi zevkine çok güvendiğiniz biri ile çalışmak büyük katkı sağlıyor diyebilirim.

Sanırım ben şanslıydım, bir seneden biraz az sürdü benim sürecim. Fakat kitabın basılmasını öngördükleri takvimde bayram tatili vardı, o yüzden muhtemelen bayramdan sonraya kalır diye yazışıyorduk yayınevindeki editörüm Duygu Çayırcıoğlu ile. Ben de nasılsa bayramdan sonra çıkacak diye düşünüp o dönem şehir dışında bir eğitime gitmiştim. Kaderin cilvesi, eğitimin ikinci günü, bayramdan hemen önceki o Cuma kitabın raflarda olacağına dair bir e-posta geldi. Nasıl bir sevinç yaşıyorum anlatamam ama bir yandan da eğitimdeyim, gerçekten halim çok komikti. Kitabı raflara dizildikten ve insanlar bana “Aldık!” diye fotoğrafını gönderdikten üç gün sonra elime alabilmiştim.  


İlişkiler, aile, hayatlarının farklı evrelerine girmişken tanıdığımız karakterler, geçmiş, hafıza, özlem, hayal kırıklıkları gibi tematik unsurlar söz konusu. Öykülerin farklı zamanlarda yayınlandığını ya da yazıldığını düşünerek, bu tematik yapı kendiliğinden mi oluştu yoksa baştan itibaren bu tematik unsurların olduğu öyküler mi yazmak istediniz?   

Her şey bittiğinde geriye doğru bir adım atıp dosyanın bütününü görmeye çalışınca “böyle olageldiğini” gördüm. Daha doğrusu benim anlatmayı becerebildiğim öyküler hep bunlar olmuş. Temelde hep insan ilişkilerinin incelikleri ya da “kalınlıkları” var. Gündelik hayatımızda hiçbir zaman yadsıyamayacağımız, bazen mecbur olduğumuz, bazen özlemini çektiğimiz ilişkilenme biçimleri. Öykülerin bir kısmı buradan geliyor. Hangi formda olursa olsun, hayal kırıklığı da hepimizin bir şekilde tecrübe ettiği bir şey. Konu sanırım bu hayal kırıklığı ile ne yapabildiğimiz. Bize söylenen bütün bu mücadelelerden güçlenerek çıkmamız gerektiği ama bazen olmaz. Bir öyküde de olduğu gibi bazen bir hışım gittiğiniz Ankara’dan sessiz sedasız dönersiniz mesela.


Öte yandan hafıza, geçmiş gibi temalar sivil toplumda geçirdiğim yılların katkısı bana. Uluslararası bir insan hakları kuruluşunda dört sene çalıştım, üzerine sivil toplumla çalışmaya devam ettim. Bir yandan da insan hakları savunucusu bir avukatın kızıyım. Dolayısıyla ister bu coğrafyada ister dünyanın başka bir coğrafyasında olsun insan hakları ve insan hakları ihlalleri kendimizi azade kılabildiğimiz konular değil. Bütün bu temalar benim için başka bir şey düşünmek isterken bile alttan alta kendini hatırlatıyor. 

Bir yandan da şu var; böyle bir şeyi misyon edindim diyemem ama herkes kuşak farkı yüzden bazı şeylerin unutulduğundan bahsederken bazı şeylerin yeni formlarla yeniden anlatılabileceğine de inanıyorum. 2017-2018 gibi zorla kaybetmeler ve yüzleşme üzerine çalışan Hafıza Merkezi ile “Kayıplar Lügatı”nı yaparken de motivasyonum aynıydı. Bazen bir kelimenin içinde taşımaktan yorulduğu anlamı öne çıkarıp bile geçmişimize ışık tutabiliriz.

Hem Nasreddin Hoca’yı hiç duymamış biri Kedili Kadın’daki kazanın neden doğurduğunu merak edip araştırsa güzel olmaz mı?


Öykülerinizin her biri kısa roman olabilecek nitelikteler. Mesela Kedili Kadın, mesela “Recep adına imzalar mısınız?”, mesela kitaba ismini de veren Soğan Doğradığın Çıplak Eller gibi öykülerinize dair kalan boşluklar çok katmanlı Sizin çağdaş edebiyat içerisinde kurmak istediğiniz anlatım yapısını konuşmak isterim. 

Öncelikle çok teşekkürler. Bütün bu süreçte en çok zorlandığım kısım öyküleri uzatmak olmuştu. Muhtemelen öyküleri kafamda hep kısa karşılaşmalar olarak konumlandırdığım için. Öte yandan ben, ne bana her şeyin anlatıldığı, tane tane açıklandığı ne de her şeyin bir metaforun içine sekiz kat gömüldüğü öyküler okumayı sevmiyorum. Bu sebeple kantarın topuzunu kaçırmadan bazı boşluklar, bazı ekmek kırıntıları bırakmayı tercih ettim. “Dışarıda tatlı bir pastırma yazı, eylülün tam ortasına gelmelerine ise üç gün vardı.” gibi mesela. 

Bir yandan da kim ne almak isterse öykülerden onu alsın istedim de diyebilirim. Karakterin kalbi tam ortadan kırılmıştır da belki okuyanın kalbi azıcık daha soldan kırılmıştır ama yine de anlaşmışlardır (umarım). Çünkü artık benden, anlatmak istediğim şeyden, vurgulamak istediğim noktadan çıkabilir öyküler. Dolayısıyla bir anlatım yapısı kurmak istesem de ben bunun okuyucunun nezdinde karşılık bulmadıkça gerçekleşmediğini düşünüyorum.


Absürtlükler, tuhaflıklar, bol ironi ve mizah da var öykülerinizde. Ama bir yandan da çok gerçek. Biraz altını kazırsak hatta, sert. Fakat öyküler eşiği aşıp sınırı geçip, sertleşmek istememiş gibi. Hikâyelerinizdeki  mizah ve gerçeklik, ironi ve sertlik sınırının nasıl oluştuğunu, buna nasıl dikkat ettiğinizi konuşmak isterim. 

Her şeyin çok sert olduğu bir dünyada hayatta kalamayız. Belki kalamıyoruz da farkında değiliz. Tam da bu sebeple öykülerden birinde Eco’nun “Ha sen çıldırmışsın, ha dünya, ikisi de aynı şey.” sözüne atıf yapıyorum.  Madem edebiyat bize başka dünyaların kapısını açabiliyor, o kapıyı dünyanın gerçeklerini yadsımadığımız ama gözümüzün kenarındaki yaşın ağlamaktan mı yoksa gülmekten mi oluştuğundan tam emin olamadığımız bir yere açmak istedim.


Dediğiniz gibi “Güldük, eğlendik yeter. Şimdi hayatın gerçeklerine dönelim” hissini de bu yüzden var öykülerde, çünkü hayat da öyle. Ne sürekli gülüyoruz, ne sürekli ağlıyoruz ama bazen aynı gün içinde aklımızdan şüphe edecek kadar fazla duygu geçişleri yaşıyoruz. Hatta bazen duygularımızın ikisi, üçü, hatta dördü aynı anda var olabiliyor. O zaman öykülerde neden olmasın? 


Bir yandan da mizah, ironi hayatla başa çıkma yolum benim. Kendimden başlayarak eğer işi şakaya vurmazsam bazen oralar epey karanlığa gömülecek gibi hissediyorum. “Amaaan!” deyip kadehi aniden masaya vurmak gibi gerisi.


Öykülerdeki karakterler başlarına ne geldiğini gayet iyi biliyorlar ama çok farkındayım, aşırı kırgınım, fena mutsuzum gibi bir tavırları yok. Mesela Kadar Gibi öykünüz özelinden konuşacak olursak; yapmaya cesaret edilemeyen şeyin öyküye dönüşmesi durumu. Ki Gospodinov hayranı olarak buradaki alıntınıza bayıldım. Tam da sizin öykü karakterinizi anlatıyor. “Önce karakter.” diyorsunuz mesela, “Öncelikle bir şeyi açıklığa kavuşturmak istiyorum” der gibi. 

Çok teşekkürler. Bence karakterler fena mutsuz olsalar da hiçbir şeyin değişmeyeceğinin farkında. O sebeple akışın içindeler ve akıntıya sadece boğulmayacak kadar direniyorlar. Öykünün tam ortasına yerleşip, “Ne gelecekse gelsin, ben buradayım” diyorlar. Öyküyü yazarken “Bu nasıl bir karakterin başına gelirdi?” diye sorarak başlıyorum. Ardından “Peki bu karakter bu durumda ne yapardı?” diye sorunca öykü de karakter de gelişe gelişe kendi yolunu buluyor.


Öykülerinizdeki bireysel ve toplumsal sosyoloji, ekonomik şartların belirlediği sınıfların içinden çıkan öyküler ironik olmalarıyla dikkat çekici. Örnek vermem gerekirse mesela Çömelik öykünüz. Oluşan toplumsal şartlara ve sınıfların gündelik yaşamdaki reflekslerine baktığımızda uçurum gittikçe dipsizleşiyor fakat fazlasıyla da absürt şekilde dipsizleşiyor. İronide absürtlük, absürt mizah dengesi öyküleri başka hiçbir toplumda bizimki kadar ivme kazanamaz diye düşündüm.

İşçi sınıfı, iktidar sınıfı, egemen sınıf, alt sınıf, üst sınıf… Dediğiniz gibi aradaki uçurum absürt bir şekilde dipsizleştiği için bir o kadar absürt bir şekilde iç içe geçtiği anlara da şahitlik edebiliyoruz. Kimin, kim üzerinde iktidar kurduğu, egemen olduğu dönem dönem durup yeniden bakmamız gereken bir konu olarak karşımıza çıkıyor. Evden hiç çıkamayan kadınları toplumun neresine koyuyoruz ya da toplumun bir yerinde kendine yer bulabiliyor mu bu kadınlar? Ya da eski bir işkenceci kendisini Çanakkale-Balıkesir üçgeninin iç açılarına saklayınca toplumun hangi sınıfına yeniden konumlamaya çalışıyor kendisini? 

Öte yandan da karakterlerin hepsi bir şekilde birey olarak “var kalmaya” çalışıyor. Tutunacak bir şey arayanlar geçmişine dalıyor ya da Marmaray’a atlıyor, umudunu yitirmeyenler cebindeki bir peçeteye sarılıyor. Toplum onları yutmasın diye kendi küçük dünyalarını yaratıyorlar.


Hal böyle olunca bazen benim fazladan bir absürtlük katmanı eklememe gerek kalmıyor. Gün içinde okuduğumuz haberlerin veriliş şekillerine bakın, bazı başlıklar, bazı içerikler, onun haber değeri taşıdığını düşünen editörler zaten bizim yerimize bu alanı inşa ediyor.


Günümüz dair öyküler okuyoruz. Güncel yaşamı bire bir yansıtan örnekler olarak veya günümüz şartlarının yarattığı yaşam şartları örneği olarak okuyoruz öyküleri. Hızlı, parçalı, fazla geçirgen ve herkesin, her şeyin kafası fazla karışık. İlk kitaplarla ilgili hep söylenen “Deneysel” yorumunu sizin kitabınız için de yapabiliriz fakat modern, çağdaş, deneysel, zamansız vb… genç bir yazar olarak sizin düşüncenizi merak ediyorum bu konuda. Nereye konumlanmalı ilk kitaplar ya da illa konumlanmalı mı?(!)   

Üniversite yıllarımda şunu düşünürdüm; benim tesadüf ettiğim güncel edebi metinlerde hiçbir karakter “akbil” basmıyordu. O zaman bu metinler benim gündelik hayatımda nerede düşüyordu? Konu tabii ki akbil değil, özdeşlik kurabilmek için bir şekilde kendimin yansımasını arıyordum o metinlerde. Ama bunu da gündelik hayatımın içindeki nesneler üzerinden de arıyordum. O yüzden öyküleri her gün karşılaşabileceğimiz ya da haberlerde görebileceğimiz, okuyabileceğimiz şeylere yakın tutmaya çalıştım. Bunu da sadece olaylar üzerinden yapmamaya gayret ettim. Aynı zamanda aralarda elimi okuyucunun zihnine ya da kalbine daldırmama olanak sağlayacak benzetmelerle onların dünyasında karşılık bulmaya çalıştım. 


Konumlanma ile ilgili de öyküler konumlandığı yerde rahat edecekse neden olmasın? Fakat okuyucu o kitabı ya da o metni o konumda bulabilecek mi? Bence asıl soru bu. Bir de tabii deneysel olması “Kime göre, neye göre?”, bana göre deneysel George Perec’in “e” harfini hiç kullanmadan yazdığı “Kayboluş” romanı mesela. Buradan bakınca benim ortaya koyduğum eser deneysel değil.  


Öte yandan biri kalkıp bu kitap için mizah dese itiraz edemem. Biri kalkıp bu kitap için toplumcu dese ona da itiraz edemem. O yüzden bu kitabı ben bir yere konumlandıramam, bunu ancak okuyucusu yapabilir sanırım. Çünkü okuyucu kitabı benim, yayınevinin, kitabevinin koyduğu yerden alıp başka yere koyma gücüne de sahip.


Kitabınız henüz çok yeni fakat, okur olarak çok farklı bir tat aldığım için ileriki yıllarda yine öykü yazma refleksi üzerinden mi hareket etmeyi düşünüyorsunuz yoksa novella tarzı biraz daha uzun veya kısa roman türüne göz kırpabilirim gibi bir yaklaşımınız olur mu? 

Dediğim gibi şu anki disiplinimde en zorlandığım şey bir metni uzatmak. Öykülerin kısa mesafe koşucusu olma halleri de çok sevdiğim bir şey. Dolayısıyla sanırım ben biraz daha buralarda kalırım. Küçük bir oyun parkını, kurmak, bozmak, yeniden tasarlayıp kurmak şu an için iyi hissettiriyor. Ama bir novella neden olmasın?


Hem yabancı hem de yerli edebiyatta modern ve çağdaş kategoride hangi yazarlar ve metinler ilginizi çekiyor? Özellikle çok sevdiğiniz bir coğrafya (ülke) edebiyatı var mı? 

Sevdiğim spesifik bir ülke edebiyatı var diyemem. Ben genellikle çevremde zevkine güvendiğim herkesin önerdiği her şeyi okurum. O yüzden bu soruya sadece son dönemde okuduklarım üzerinden örnek verebilirim. 


Yabancı edebiyatta ülkesinin kültürel kodlarını taşısa da “Bunu ben de yaşadım” ya da “yaşayabilirdim” dedirten kitaplara daha yakınım sanırım. Örneğin son dönemde okuduğum Avni Doshi’nin “Yanık Şeker”i ya da Lea Ypi’nin “Özgür: Her Şey Parçalanırken Büyümek” gibi. Ama bununla beraber içimi büyük bir zerafetle dağlayan kitaplara da çok kolay kapılıyorum, mesela Agota Kristof’un “Büyük Defter - Kanıt - Üçüncü Yalan” üçlemesi ya da Maggie O'Farrell'in “Hamnet”ini buna örnek olarak verebilirim.


Yerli edebiyatta ise Aylin Balboa, Sinem Sal ve Sezgin Kaymaz’ın mizah dozu bana çok iyi geliyor. Muhtemelen üçünün de kitaplarını okurken ya da dinlerken sayısız kez kendimi gülerken yakalamışımdır.

Comments


bottom of page