• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Kuşakların öyküsünü ölümün hakikatiyle çevreleyen bir anlatı

Yazarlık kariyerini Man Booker International ve Nobel Edebiyat Ödülü ile taçlandıran Olga Tokarczuk’un metinleri sırayla Türkçeye Neşe Taluy Yüce’nin çevirisiyle kazandırılıyor. Öncelikle Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde ve Kadimzamanlar ve Diğer Vakitler 2020 yılında okurlara sunulmuştu; son olarak Son Hikâyeler de raflardaki yerini aldı.


Yasemin Koç

Çağdaş Polonya Edebiyatının hem çarpıcı hem de aktivist sesi olan Tokarczuk, metinlerinde odaklandığı temel meseleleri bireysel değerleri arasından seçerek başarısına giden yolda sağlam adımlar atıyor. Çevreci, eşitlikçi ve feminist bir tutumla edebiyat üretirken, bir yandan da bir tür Post-Sovyet dönemi yaşamış Polonya’nın izlerini geçmişten bugüne taşıyan yazar yeniliğe doğru giden yolu arşınlarken ardındaki kültürel ve coğrafi krizlerin kuşaklar üzerinde bıraktığı izleri de cebinde taşıyor. Son Hikâyeler'de üç kuşağın öyküsünü üç kadın karakter üzerinden dinliyoruz: Paraskeva, Ida ve Maja’nın birbirine dokunan fakat birbirinden bağımsız şekilde akan hayatlarının öyküsünü.


Ukraynalı bir Ortodoks olan Paraskeva’nın Polonyalı bir Katolik olan Petro’yla ilişkisi aracılığıyla bir tür kimlik buhranı, coğrafyanın siyasal çalkantıları, yurtsuzluk meselesi alt metinde ele alınırken; okuyucunun Paraskeva’yı her şeyden önce bir kadın olarak görmesine, onu bu kadınlık halleri içinden tanımasına özen gösteriliyor. Savaşın, ötekileştirilmenin yarattığı kaosa ve kedere bir de kadın olmanın “doğal ötekiliği” ekleniyor böylece. Gençliğini, hayallerini, yaşadığı şehri ve hatta bir çocuğunu kaybeden bu güçlü kadın, Paraskeva, her şeye rağmen yaşamanın ve yaşatmanın bir yolunu bulurken kendi inzivası içinde git gide olgunlaşan bir zihne ulaşıyor. Öte yandan yaşlılığın getirilerini ve insanın bedenine yabancılaşması, ihtiyarlayan Paraskeva ve kocası Petro kadar romanın diğer kişileri üzerinden de ortaya serilirken sınırlılıklarımız ve insan doğası üzerine de bir kez daha düşünmemiz sağlanıyor. Yazarın doğaya olan ilgisi ve merakı yalnız insan doğasına değil başta hayvanlara olmak üzere, bitkilere, denize, yıldızlara, tüm evrene yönelirken evrenin ontolojik birliği ve akışı, yaşam ile ölüm arasındaki bitimsiz döngü metin boyunca kendini hissettiriyor. Roman boyunca görüyoruz ki ölüm, kaçınılmaz, korkutucu, rahatlatıcı, geniş, uzun, sonsuz, kimi zaman da acı verici bir şey olarak hayatlarımızın orta yerinde, yaşamla bir bütün olarak, öylece duruyor.



Metnin yer yer masalsı, mitik, arkaik tonuna destek olan doğa, kuşatıcı ve etkileyici yanıyla dikkat çekiyor. Yıldızlar, ağaçlar, güneş, tropikal bir ada, orman, volkanik dağlar, sıcaktan eriyen bedenler yahut karla kapanan yollar… Bitimsiz, olağan fakat tam da bu olağanlığıyla şaşırtıcı haldeki doğanın sesini duymamız, onunla bütünleşen bir ritim tutturmamız için çevremizi kuşatırlar. Yalnızca bir mekânı ve atmosferi kurmak için değil; sanki insanın

durmadan kendisine bakmayı, kendisiyle meşgul olmayı bırakmasını hatırlatmak için devreye giriyorlar. Roman, doğanın karşısında almamız gereken pozisyonu sorgulattığı kadar, hayvana bakarken ne gördüğümüze ve esasında ne görmemiz gerektiğine dair soruları da kurguyla bütünleşmiş halde önümüze seriyor. Zira insanın her gün daha da yıkıcı bir şekilde düşmanlık ettiği canlılara, doğaya, dünyaya karşı bu tutumundan mutlaka vazgeçmesi gerektiği gibi kendisini bu yaşam ve ölüm dengesinde/döngüsünde nereye koyacağına dair de düşünmesi, karar vermesi gerekmektedir.


Kitabın satır aralarında gezinen gerilim, zamanın, isimlerin ve olayların silikleştiği, belirsizliğin dalgalandığı bölümlerde okurun merakıyla birlikte yükseltiliyor. Kara bir komedinin mi ruhani ve içsel bir keşif sürecinin mi parçası olduğumuzu asla tam olarak bilemeden, kaygan bir zeminde ilerliyoruz. Gelin görün ki bu geçiciliğin, belirsizliğin ve kayganlığın zaten yaşamımızın ta kendisi olduğu da yine metin aracılığıyla fark ettiriliyor. Tokarczuk yazarlığının gücü kadar psikolojiye dair yetkinliğini de okura ispat etmiş oluyor. Bireyin hem içsel hem dışa dönük çatışmalarını kurcalayan, bunları çözümlerken psikolojik farkındalığa da yol açan bir yazar o. Dolayısıyla karakterlerin ruhsal hallerine, karanlıklarına, çatışmalarına dalıp çıkan okurun kendisini de benzer bir biçimde irdeleyebilmesine olanak sağlıyor, hatta bunun için teşvik ediyor. Üstelik romanda dilin aynı anda hem oldukça şiirsel hem de akıcı olması metinden alınan hazzı katlayarak büyütüyor. Böylece Tokarczuk’un yazarlık gücüne çevirmen Neşe Taluy Yüce’nin değerli emeği eşlik edince ortaya “okunmazsa yazık olacak” bir roman çıkıyor.


SON HİKÂYELER

Olga Tokarczuk

Timaş Yayınları, 2021

Çeviri: Neşe Taluy Yüce

272 s.