• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Kimin emeğine değer verilir, kimin emeği tazmin edilir ve akılda kalır?

Nuray Önoğlu, Monique Truong'la çevirdiği kitabı Tuzun Kitabı üzerine söyleşti: "Amerikalı bir yazarın sınıf ve ırk meselesini işin içine katmadan yiyecek ve yemek pişirme gibi konularda bir anlatı kurması bana imkânsız görünüyor."



Çevirdiğim kitaplara kendimi çok kaptırdığım doğrudur. Harmattan’ı çevirirken çocuk gelin Haoua ile birlikte acı çekip ağladım. Geceleri Daireler Çizerek Yürürüz’ü çevirirken Nelson’la birlikte Peru dağlarında dolandım, rotasını atlaslardan izledim. Deniz Deniz’i çevirirken Charles Arrowby ile kavga ettim, hatta adama ağır mektuplar yazdım kendi anlattıklarını alıntılayarak. Tuzun Kitabı'nı çevirirken de Binh’le birlikte ince ince acı çektim, onunla ve onun için üzüldüm. Roman, öykü çevirirken halim bu, huyum böyle.


Bir başka huyum da çevirdiğim kitapların yazarlarına bolca soru sormak. Her çevirmen yapar mı bilmem ama yazarı yaşıyorsa muhakkak iletişim halinde olmak istiyorum çeviri sürecinde; anlamakta zorlandığım, emin olamadığım yerlerde yazara sormak ihtiyacı duyuyorum. Yazar kabul ederse elbette. Talihliydim, şimdiye kadar çoğu yazar kabul etti. Monique Truong ile de Tuzun Kitabı’nın çeviri sürecinde tanıştık, yazıştık; sabırla, her türlü soruma yanıt verdi. Sonra da iletişimimiz sürdü, ne mutlu ki.


Tuzun Kitabı yeni baskı yapınca, bunu fırsat bildim, çeviri sürecinde beni çok etkileyen, aklıma takılan şeyleri yazarıyla konuşmak istedim. Monique söyleşi talebimi memnuniyetle kabul etti. Ötekilikten, ötekinin ötekisinden, mültecilikten, sevdiğimiz yazarları/sanatçıları idolleştirmekten ve daha birçok şeyden konuştuk. Umuyorum ki zaman ayırıp okuduğunuza değecek bir söyleşi oldu.



Lütfen kitabınızı Türkçe okuyacaklar için kendinizden biraz söz eder misiniz?

Ben bir roman, deneme ve opera metinleri yazarıyım. Eskiden fikri mülkiyet avukatıydım. Tuzun Kitabı (2003), Dilimdeki Acı (2010) ve The Sweetest Fruits (En Tatlı Meyveler) (2019) adlı, yayınlanmış üç romanım var. 1968 yılında Vietnam’da doğdum ve 1975’de Vietnam Savaşı nedeniyle ABD’ye mülteci olarak geldim. Şimdi, kendi ailesi de kuşaklar evvel Sicilya (baba tarafı) ve Slovenya (anne tarafı)’dan göçüp gelmiş eşimle birlikte Brooklyn, New York’da yaşıyorum.



Gertrude Stein ve Alice B. Toklas’ın Vietnamlı aşçısı hakkında bir roman yazmak fikri nasıl düştü aklınıza?

Hala üniversite öğrencisi olduğum 1980’li yılların sonunda, Alice B. Toklas’ın Yemek Kitabı’nı okurken, Toklas ve hayat arkadaşı Gertrude Stein’ın, Paris’teki evlerinde, pek çok “Hindiçinli” erkeği yatılı aşçı olarak çalıştırmış olduklarını öğrenerek pek şaşırdım. Çok ilgi çekici ve beklenmedik bir ayrıntıydı okuduğum; "Fransa'daki Hizmetkârlar” başlıklı bir bölümdeki birkaç sayfadan ibaretti. Yıllar sonra, kurgu yazmaya uzun bir ara vermişken, bir öykü yazmaya oturduğumda, aklıma hemen bu adamlar geldi ve onların bakış açısından bir öykü kurmaya başladım. 1998 yılında yayımlanan bu öykü, en nihayet Tuzun Kitabı’nın ikinci bölümünü oluşturdu.



Kitabınızı çevirirken, Stein ve Toklas hakkında bilgi edinmek amacıyla Alice B. Toklas’ın Otobiyografisi ile Alice B. Toklas Yemek Kitabı’nı okudum ve onlara ilişkin gerçekleri kitabınıza ne denli incelik ve maharetle yedirdiğinizi görerek şaşırdım. Bize romanı yazmaya karar verdikten sonra ve başlamadan önceki hazırlık dönemini anlatır mısınız biraz?

Toklas ve Stein hakkında çok bol bilgi var; hem hepsinin okunması ayrı bir keyif olan kendi eserleri hem de başkalarının onlar hakkında yazdıkları. Toklas ve Stein’ın ev hayatının ritmini anlamama ve kurgulamama; Toklas’ın, adını yazarından alan Alice B. Toklas Yemek Kitabı'na ilaveten, yine bir yemek kitabı olan Toklas What Is Remembered: An Autobiography and Aromas and Flavors of Past and Present / Hatırlananlar: Bir Otobiyografi ve Geçmişle Şimdinin Kokuları ve Tatları; Stein’ın Paris Fransa adlı anı kitabı, Üç Yaşam adlı kitabındaki öyküleri ve Hassas Düğmeler adlı kitabındaki şiirleri çok yardımcı oldu.


Vietnamlı aşçı hakkında bilgiye ulaşmak çok daha zordu. Toklas’ın sağladığı bilgilerle başladım: Trac adındaki Vietnamlı ilk aşçılarının, memleketindeyken “Hindiçin” Genel Valisi’nin evinde çalıştığını yazıyordu. Toklas’a göre, bu aşçı Genel Vali tarafından Fransa’ya getirilmişti. Ancak ben karakterimin yolculuğunun kendi inisiyatifiyle olmasını istiyordum ama o zaman Vietnamlı bir işçinin Fransa’ya nasıl gidebileceğini bilmiyordum. Araştırmama Reinhold Neumann-Hoditz’in Portrait of Ho Chi Minh: An Illustrated Biography /Ho Chi Minh’in Portresi: Resimli Biyografi adlı kitabını okuyarak başladı. Çünkü yazar bir arkadaşım bana Ho’nun Fransa’da aşçı olarak çalıştığını söylemişti. Anlaşıldı ki Londra’daki Carlton Oteli’nin o zamanların efsanevi Fransız şefi Auguste Escoffier’in yönettiği mutfağının pasta bölümünde aşçı yardımcısı olarak çalışmıştı. Delikanlılığında Ho, Saygon – Marsilya arasında çalışan okyanus gemisi Latouche Treville’in yemekhanesinde garson olarak çalışmak üzere Vietnam’dan ayrılmıştı. Ben de aşçımın benzer bir yolculuk yapmasına karar verdim ve Ho’nun hayatındaki gerçeklerden kendi karakterime mal ettiğim pek çok şeyden biri bu oldu. Ho’nun romanımda, sinema jargonundaki söylenişiyle adı belirtilmeksizin “oynadığı” küçük bir rolü de vardır. Kim olduğunu keşfetme işini okurlara bırakıyorum.



Sizin hikayenizi anlatma biçiminize ilişkin olarak beni en çok etkileyen şeylerden biri de, toplumda "öteki" bile olsanız, hangi sınıftan olduğunuzun durumunuzu nasıl belirlediği oldu. Madamlar eşçinsel, Binh de öyle. Fakat eşcinselliklerini nasıl yaşadıkları, toplumdan, hatta başka eşcinsellerden nasıl muamele gördükleri, alabildiğine farklı. Aynı durum, Binh ile Fransız aşçının ilişkisi ortaya çıktığında her ikisinin gördüğü muamele de bambaşka. Hayli sağlam bir sınıf bilinciniz olsa gerek?

Romandaki en güçlü tematik dip akıntılardan biri de kesinlikle emek ve değer meselesi ile bilhassa şu sorudur: Kimin emeğine değer verilir, kimin emeği tazmin edilir ve akılda kalır: Romanın adında da yer alan “salt/tuz” sözcüğü bunlara bir göndermedir, çünkü İngilizcede maaş anlamına gelen “salary” sözcüğünün Latince kökeni “sal” sözcüğüdür çünkü Romalı askerlerin maaşının bir kısmı tuz olarak ödenirdi.


Benim dünya görüşüme göre ana karakterlerimin üçü de yaratıcı kimselerdir; Binh de Stein kadar dille oynar ve Toklas kadar tutku ve ustalıkla yemek yapar, fakat bu eylemleri için itibar gören ve övülen yalnızca Stein ve Toklas olur.

Amerikalı bir yazarın sınıf ve ırk meselesini işin içine katmadan yiyecek ve yemek pişirme gibi konularda bir anlatı kurması bana imkânsız görünüyor. Benim romanım ne günümüzde ne de ABD’de geçiyor olmasına rağmen, ben ortamımın bir ürünüyüm ve bu nedenle, örneğin New York’taki hemen her restoranda, mutfakta çalışan, çoğunluğunu yasa dışı yollardan ABD’ye gelmiş Meksikalı ve başka Orta Amerika ülkelerinden gelmiş erkeklerin oluşturduğu bir alt sınıfın bulunduğunun son derece farkındayım. Bu restoranların kapılarını açık tutan şey, bu insanların sömürülen, düşük değer biçilen emekleridir. Besinlerimizi hasat eden ve işleyen insanlar da aynı alt sınıfa mensuplar. ABD’nin – Aynı şey dünyadaki pek çok ülke için de söylenebilir – karnı işte böyle doyurulur ve tok tutulur.



Romanınız, Gertrude Stein, Alice Toklas ve onların Vietnamlı aşçısı hakkında olduğu kadar, ana vatanınız Vietnam hakkında da. Fransız sömürgeciliğinin din ve mutfaktan, Vietnamlıların kendi ülkelerinde maruz kaldıkları kötü muamelelere kadar çeşitli alanlarda sorunlara kısaca ama çok etkili bir şekilde değiniyorsunuz kanımca. Bu konuda diyecekleriniz olur mu?

Fransızların Vietnam’ı sömürgeleştirmeleri benim için asla soyut bir kavram olmamıştır. Ailemin üyeleri, hem anne hem baba tarafından akrabalarım Fransa’yı yuva saymışlardır ve babam on bir yaşından yirmili yaşlarının başlarına kadar Fransa’da eğitim görmüştür. Bu ailevi bağlantılar, Fransızlarla Vietnamlılar arasındaki tarihi ve uzun süreli ilişkileri anlamak için kapılar açmıştır.


Öte yandan, geldiğim ülkenin uzun ve çalkantılı tarihinde kendisini baş aktör olarak gören bir ülkede, ABD’de yetiştim.


Tuzun Kitabı’nı yazmaya başladığımda, yazarlık içgüdüm bana bu üç ülkenin hayalimde kesişebileceği yerin ideal coğrafyasını – yani Fleurus Caddesi 27 numarayı, Toklas ve Stein’ın Paris’deki dairelerinin adresini – bulduğumu söylüyordu.


İdealize ettiğimiz insanların ne denli ırkçı, ayrımcı, oryantalist vs. olabileceğini görmek hep şaşırtıcı oluyor. Romanda Stein, Toklas ve dostlarının bu yönlerine dair anıştırmalar var. Hatta Stein kendi sınıfından “karıları” da hakir görüyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz merak ediyorum.

Yazarları, oyuncuları, sporcuları vb. neden idealize etmeye ve idolleştirmeye devam ediyoruz? Tekil bir yeteneğin, niçin yanında bir ahlaki pusula ya da etik anlayışı yahut hatta iyi, sorumlu ve nazik olma yeteneği getireceğinde ısrarlıyız? Bütün insanlar kusurlu ve karmaşıktır; onurlu ve takdire şayan olmaktan çok uzak davranışlarda bulunmaya, düşüncelere kapılmaya muktedirdirler. Bu kapasitenin hepimizde bulunduğunu kabul etmek, elbette ki kadın düşmanlığının ve ırkçılığın üzerini örtecek bir mazeret değildir. Stein örneğinde, bu kabul, taktığı ve çıkaramadığı, dünyayı ve çevresindeki insanları kavrayışını bulanıklaştıran gözlükleri – örneğin kendi kuşağından Amerikalıların Paris’e taşıdığı ırksal önyargılar - daha iyi kavramamı sağlayarak, eserlerini farklı bir biçimde okumama olanak verdi.



Romanınızı okumadan önce, internette arada bir denk geldiğim Vietnamca yazılardaki nazallaştırma, inceltme ve aksan işaretlerinin bolluğu karşısında şaşırır kalırdım. Sonra şu bölümü okudum: “Peder Augustine’in son sayfası da tıpkı önceki­ler gibi, Vietnamca yazılmıştı, yüzyıllar evvel muntazam bir Latin alfabesine dönüştürülerek uzatma işaretleri, aksan imleri, sağa ve sola yatık vurgu işaretleri ve şapkalarla delik deşik edilmiş bir dilde yazılmıştı, Rodoslu Cizvit Alexandre’dan bir adak. Cizvit, kendisinden sonra gelen tüm misyonerler gibi, okuryazarlığın gücünü anlamıştı. Yazılı sözcük dini yaymayı asla bırakmaz, asla sıtmadan ölmez ve üremek gibi tekinsiz bir eğilimi vardır, Tan­rı’nın hizmetindeki biri olarak onunla paylaşılmayan bir sırdı bu. Cizvit Vietnam’ın ideogramlarını yürürlükten kaldırmış ve kendi dinine döndürdüklerine, basitlik uğruna yeniden şekillendirdiği bir dilde, dininin kurallarını öğretmişti. “ Bu konuyu biraz açmaya ne dersiniz?

Rodoslu Alexandre (1593-1660) Vietnam’ın yazılı dilini, Çin karakterlerini kullanan logografik bir yazı olan Chữ Nôm'dan, sizin de belirttiğiniz gibi, konuşma dilinin çok tonluluğunu yansıtmak gayretiyle bol aksanlı, inceltme ve nazallaştırma işaretli bir Latin alfabesine dönüştürdü. Mandarin Çincesinde dört ana ton varken, Vietnamcada altı ana ton vardır! Rodoslu Alexandre’ın çalışmaları üç dilli bir Vietnamca-Portekizce-Latince sözlüğün yazımıyla sonuçlandı. Asıl amacı okuryazarlığın değil Katolikliğin yayılmasıydı. Bu değişiklik Vietnamlılar için değil, misyonerler için yapılmıştı. Bizim kendi dilimiz, başka birilerinin amacı ve onlar için daha kolaylaştırılmak uğruna dönüştürülmüştü.


Logografik yazının bir toplumun aile, ev, aşk vb. temel kavramlar hakkında nasıl düşündüğünü ve bunları nasıl tanımladığını temsil ettiğine dair çok yazılıp çizilmiştir. Bir dilin artık hikâyeler anlatamaması veya içinde saklı değerleri iletememesi ne anlama gelir? Farklı düşünecek, kendi adımıza düşünecek şekilde bizi özgürleştirir mi? Yoksa bizi güçlü köklerden yoksun bırakıp kayba mı uğratır?

Bize lütfen Vietnam kökenli Amerikalı bir yazar olmaktan söz edin. Böyle bir varoluşun olumlu ve olumsuz yanları neler? Vietnam ile olan ilişkinizden de söz edin isteriz.

ABD’de benden genellikle Vietnamlı-Amerikalı bir yazar, Asyalı-Amerikalı bir yazar, kadın bir yazar olarak söz edilir ama ender olarak Amerikalı bir yazar olarak anılırım. Bense kendimi bunların tümü olarak görüyorum.


Bütün bu tanımlamaları kucaklıyorum, çünkü ABD’deki varoluşumu tarif ediyorlar. Bunların neler hakkında yazabileceğim yahut fikir sahibi olabileceğim konusunda sınırlayıcı oldukları kanısında değilim. Maalesef bu tanımlamalar bazen bu şekilde kullanılmıyor. Yazdıklarımızın konularını sınırlamak amacıyla kullanılabiliyor. Yayıncılık endüstrisinin ve okurların, Vietnam kökenli Amerikalı bir yazarın yalnızca Vietnam Savaşı, mülteci olmak yahut Vietnam’ın kendisi hakkında yazması gerektiğine inanan bir bölümü var. En kötüsü de bu bölümde yer alanların, öngördükleri bu konular dışında kalan ilgi çekici ve inandırıcı kurgu eserler yazacak kadar nitelikli yahut donanımlı olmadığımıza; hayal gücümüzün hakiki hudutları ve bir dizi bariz sınırı olduğuna inanmaları.



Türkiye hakkında neler biliyorsunuz merak ediyorum. Muhtemelen Türkiye’nin şu anda Irak, İran, Suriye, Afganistan vb. Ülkelerden gelen sayısız mülteciyle dolu olduğunu biliyorsunuzdur. Artan mülteci sayısıyla birlikte, milliyetçi, ırkçı, ayrımcı söylem ve eylemler de yükselişte. Eski bir mülteci olarak Türkiyeli okurlarınıza bu mesele hakkında neler söylemek istersiniz

Bizi sadece çaresiz, güçsüz ve zayıf düşmüş insanlar olarak görmeyin. Mülteciler iyimserdir. Biz mevcut koşullarına bakmış ve kendimize hayatta kalmanın bir yolu olduğunu, umut etmeye devam edebileceğimizi, kendimiz ve çocuklarımız için başka bir yerde, daha iyi bir gelecek hayal edebileceğimizi söylemiş kimseleriz. Bizi böyle görün isteriz.



TUZUN KİTABI

Monique Truong

Çeviren: Nuray Önoğlu

Livera Yayınları, 2022