top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Yalnız Kadınlar Arasında; Pavese’nin kendine tuttuğu ayna

Peyman Ünalsın Gökhan, Cesare Pavese’nin 1950’de İtalya’nın en önemli edebiyat ödüllerinden Strega Ödülü’ne lâyık bulunan romanı Yalnız Kadınlar Arasında üzerine yazdı.


Tezer Özlü’yü büyüleyen usta; Cesare Pavese

Cesare Pavese eserleri ve hüzünlü bir sonla noktalanan hayat hikâyesiyle edebiyatımızın gamlı, nostaljik, lirik prensesi olarak tanımlanan ama aslında cesaretiyle alkışlanan Tezer Özlü’nün hayran olduğu yazarlardan biri. Öyle ki Özlü kendi içsel yolculuğunu, etkilendiği, ilham aldığı Cesare Pavese, Kafka ve Italo Svevo’nun izini sürerek İtalya, Prag ve Çek Cumhuriyeti’nde yaptığı seyahatle derinleştirir, Yaşamın Ucuna Yolculuk isimli bir kitap kaleme alır.



Cesare Pavese 1908’de Torino’nun Santo Stefano Belbo köyünde dünyaya gelir. Torino Üniversitesi’nde edebiyat okur. İngiliz ve Amerikan edebiyatlarına ilgi duyar. Bitirme tezini Walt Whitman şiirleri üzerine yazar. Orta öğrenimini tamamladığı Liceo d’Azaglio’da edebiyat ve dil dersleri verir. İngiliz ve Amerikan yazarları ile ilgili yazıları La Cultura Dergisi’nde yayımlanır. Bir arkadaşının kurduğu Einaudi Yayınevi’nde çalışmaya başlar. Anti-faşist çalışmaları nedeniyle 1935’te tutuklanır, bir yıl hapis yatar. Hapiste geçirdiği yıldan esinlenerek Carcera (Hapis) isimli romanını yazar. 1950’de Yalnız Kadınlar Arasında romanı ile İtalya’nın en önemli edebiyat ödüllerinden Strega Ödülü’ne lâyık bulunur. Tutkuyla bağlı olduğu edebiyatla hayatı anlam kazanırken aşk ilişkilerindeki yüzeysellik ve siyasi düşünceleriyle ilgili gördüğü muamele onu bunalıma sürükler. Ödülü aldıktan sonra bir otel odasında ilaç içerek hayatına son verir. İntiharından önceki gün “Artık sabahı da kaplıyor acı” diye kısa bir not düşerek günlüğüne şöyle yazar;

“ ’48 – ‘49’daki mutluluğumun hesabı görüldü. Bu soylu mutluluğun gerisinde şu vardı: güçsüzlüğüm ve hiçbir şeye bağlanmayışım. Şimdi, kendime göre, girdabın içine girdim; Güçsüzlüğümü seyrediyor, onu iliklerimde hissediyorum, beni ezen siyasal sorumluluğu yüklenemiyorum. Bunun tek çözümü var: İntihar.” Cesare Pavese – 27 Mayıs 1950


Tezer Özlü’nün Cesare Pavese ile kurduğu sıkı bağ, yazarın kendi ifadesiyle, aynı gün, aynı yıl olmasa bile Pavese’nin intiharından yedi yıl sonra, sadece bir gece yarısı farkla doğmalarına dayanır. Özlü, Yaşamın Ucuna Yolculuk eseri ile sessiz sedasız Almanya’da aldığı Marburg Edebiyat Ödülü töreninde konuşmasını Pavese’nin

“Yaşanacak bir yaşam vardır. Binilecek bisikletler vardır. Yürünecek yaya kaldırımları ve tadına varılacak güneş batışları vardır,”

sözleri ile sonlandırır. Pavese yaşanası nice detaydan gem vurur ancak yaşama gücünü kendinde bulamaz. Sağlam temeller üzerine kurulmuş ilişkiler olmadan, siyasetin ezici darbelerini her an üzerinde hissederek yaşamanın manasızlığından rahatsızlığını, intihar ederek kendince kesin çözüme ulaştırır.


Pavese’nin kendisine yönelttiği ayna

“Roma’da bir kasiyerle tanışmıştım,” dedim, “kendini aynada, tezgâhın arkasındaki aynada göre göre delirmiş… Bir başkası olduğunu sanıyormuş.”

Momina, “İnsanın kendini aynada görmesi lazım… Rosetta sen buna cesaret edemedin…”

Böyle, aynadan ve kendini öldürenlerin gözlerinden konuştuk.” (syf.70)


Tam da bu kitapla aldığı Strega Ödül töreni sonrasında intihar etmesi, Pavese’nin meselesini kaleme alışı üzerinde okuru düşündürüyor. Pavese romanı, bir erkeğin yalnızlığı sorunsalı üzerinden ve fakat birinci tekil bir kadın anlatımı ile yazar. Yazar adeta kendine bir ayna yöneltir ve aynada gördüklerini karşı cins perspektifiyle irdeler. Yani mesele eril ve dişildir.


Clelia’nın Torino’ya dönüşü

Meryem Mine Çilingiroğlu’nun çevirisi ile Yapı Kredi Yayınları tarafından Mart 2022’de basılan romanın başkahramanı Clelia, doğduğu ve yetiştiği şehir Torino’dan savaş sırasında ayrılır. Kendinden bile çok sevdiği adam Guido ile Roma’ya yerleşir. Bir süre sonra Guido’nun hak ettiği değeri iade eder ve zamanını daha fayda göreceği ilişkilere adar. Azimli, hırslı bir kadındır. Hayata bakışı farklılaşır. Bir erkeğin varlığını kabullenir ama ona atfettiği konum sınırlıdır. Roma’da bir modaevinde çalışmaya başlar. Tam on yedi yıl sonra, savaşın yaralarını sarmaya çalışan Torino’ya bir mağaza açmak üzere geri döner. Üzerinde kürkü, bacaklarını saran ipek çoraplarıyla mâzinin toy genç kızından çok farklıdır. Şehre gelir gelmez bir otele yerleşir. Daha ilk sabah genç bir kızın yan odalardan birinden çıkartılan yarı baygın bedenini görür. Kızı o hâle getiren sebebi merak eder.


Roma plajlarından tanıdığı Bay Morelli ile şehrin gece yaşamının kapısını aralar. Savaş Torino’yu da insanları da değiştirmiştir.

“Ama bunlar artık ne kim olduklarını ne de ne istediklerini biliyorlar. Eğlenmiyorlar bile. Sohbet etmesini bilmiyorlar, bağırıyorlar. İhtiyarların kötü alışkanlıklarına sahipler ama deneyimlerine değil…” (syf. 27)

diyen Bay Morelli ile bir grup genç insanın arasına karışır. Loris, Mariella, Momina, Rosetta, Febo, Beccuccio… Hepsi arayış içinde, hepsi yalnız ve umutsuzdur.


Pavese ve Toplumsal Çözümlemeleri

Pavese sağlıklı birliktelikleri olmamasını bu roman aracılığıyla masaya yatırmış ve ilişkilerin anatomisini çıkarmış sanki. Halk savaş sonrası hızla yaralarını sarmaya uğraşır. Gündelik yaşam insanların birbirlerine dikkat etmedikleri bir ritimle akarken geceler partilerin coşkusuna terk edilir. Savaş yorgunu insanların kendilerince başlattığı bir tür eğlence hayatı hüküm sürer.

Pavese romanda bariz bir olay örgüsüne bağlı kalmaz. Clelia ve arasına katıldığı arkadaş grubu üzerinden toplumun değer yargılarını, hayata bakış açılarını, amaçsızca yaşadıklarını, aile kurmanın ve çocuk sahibi olmanın fikren beyinlerinin en arka köşelerine itildiğini irdeler.

“Bir kadın çocuk yapınca, artık kendisi olmaz. Birçok şeyi kabul etmesi gerekir. Peki, evet demeye değer mi?” (syf.40)

Kız ve erkek çocuklarının yetiştiriliş tarzları da ilişkilere yansır. Kız çocukları anneleri tarafından pamuklara sarılarak büyütülürler ve sonra karşılarına çıkan erkekler tarafından da aynı özenle, şefkatle kucaklanmayı beklerler. Tam tersi olduğunda da bunun yükünü kaldıramayıp intihar bile edebilirler.


Clelia’nın Torino’da büyüdüğü mahalle, durumları ekonomik açıdan çok iyi olmayan ailelerin olduğu bir mahalledir. Clelia, bir gün başarmış, dönüşmüş biri olarak geri geleceğine kendi kendine söz verdiği S.Chiara Sokağı’na girmeden edemez. Değiştiğinin farkındadır ama bunu eski komşularını incitecek bir meta haline dönüştürmekten de kaçınır. Sırtından kürkünü çıkartır, paltosunu giyer. Bacaklarını saran ipek çoraplar ise ne yazık ki hâlâ sosyal sınıfın en belirgin göstergesidir. Nitekim Pavese de okurun dikkatini sık sık Clelia’nın çoraplarına çevrilen kadın bakışlarına çeker. O sokak Clelia’nın değişiminin teyididir. Zira sokak sakinlerinin kız çocuklarını yetiştirmekteki genel kuralı hep aynıdır. Kız çocuk geleneksel anlamda aileye bağımlıdır. Anneden gördüğünü yapar, annesine dönüşür, kendi çocuğu olduğunda aynısını kendi kızına uygular. Bazı kızlar bu sarmaldan çıkmak için çaba sarf eder. Clelia gibi. O bağımlı olmaktan haz etmez. Tek başına başarmış olması geçmişiyle çatışmasını ifade eder.


Şehir barok ama insanları değil