top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Yaratıcılık Ritüelleri 25 / İsmail Güzelsoy: "Hikaye esastır, onu iyi anlatmak ve lezzetli kılmak…"

"Sabah çocukluktur, öğleden sonra ergenlik, akşam olgunluk çağı, geceyse yaşlılık… Ben olgunluk çağında kendime geldiğime inanıyorum. O yalnızlık hali, günü geride bırakıp günlük gailelerden arınmışlık güzel bir başlangıç noktası."

Semrin Şahin Yaratıcılık Ritüelleri'nde bu hafta İsmail Güzelsoy'u ağırlıyor.



Yaratıcı sanatlarda akışta kalmanın, kendimizi yaratma anının içinde tutarak, sürüklenmeden kalabilmenin ne kadar zor olduğu bilinen bir gerçek. Bizi “an” a döndürecek bazı küçük totemler, seremoniler, bazı ritüellerin olmasının yaptığımız çalışma üzerinde odağımızı canlı tuttuğuna dair çalışmalar mevcut. Bu anlamda birçok yazarın günlük yazma alışkanlıkları olduğunu da biliyoruz. Yazmaya başlamadan önce yaptığınız ritüeller var mı?

Eğer bir roman üzerine çalışıyorsam, genelde bir ya da birkaç müzik eseri seçip el altında tutuyorum. O eser, romanın ruh haline uygun olmalı tabii, ki yazmaya başlamadan önce o havaya girebileyim. Bunu Saf romanından beri uyguluyorum, işimi kolaylaştırıyor. Bir anlamda romanın ruh halini şifreliyor bu melodiler. Bunun dışında bazı romanlarda, dönem eşyalarından örnekler bulabilirsem masamda tutuyorum. Değmez romanında, o dönem kullanılan bir çakmak bulmuştum, hâlâ saklarım. Bazen bir fotoğraf, gravür, çizim vs. o ruh haline girebilmemi kolaylaştırıyor. Böyle şeyleri ulaşılır bir noktada tutmayı tercih ediyorum tabii. Her zaman bir nesne olmayabilir bu andaçlar. Gravürlerden ya da kendi yaptığım çizimlerden de yararlanıyorum.

 

Dr. Seuss olarak bilinen yazar ve illüstratör Theodor Seuss Geisel, geniş bir şapka koleksiyonuna sahiptir. İlham gelmediğinde, dolabının başına gider, koleksiyonundan seçtiği bir şapkayı takar ve fikir bulmayı beklermiş. Ne hikmetse mutlaka parlak bir fikirle şapkayı başından çıkarırmış. Siz yaratım tıkanması yaşıyor musunuz ve bu tıkanmayı aşmak için neler yapıyorsunuz?

Yaratım tıkanması yaşadığım söylenemez. Yaratım tıkanması varsa, söyleyecek sözünüz yoktur, yazmak zorunda değilsiniz, oturup beklersiniz. Çok mu dangul dungul bir düşünüş bu? Benim sıkıntım başka. Bir romana birkaç ay çalıştıktan sonra, orada söyleyecek çok sözüm olmadığını anlayıp çark ettiğim oluyor. Böyle bir şey yaşadığım zaman doğal olarak şevkim kırılıyor. Bir süre boşlukta salınıp durduktan sonra, başka bir proje geliveriyor aklıma. Eğer gelmezse zorlamam kendimi. Yani ille de bir şey yazayım ama ne yazayım, şeklinde özetlenecek bir durumum yok.

 

Yaratıcı çalışmalar yaparken hiç engellerle (iş ortamı, zamansal sorunlar, yazdıklarınızın görünür olmaması gibi engellerle) karşılaştınız mı? Bu engellerle nasıl mücadele ettiniz? Tam aksine sizi destekleyen ve yolunuzu açan kişiler oldu mu?

İnsanoğlu, diye kestirme bir cevap verebilirim. Kentin göbeğinde yaşayınca doğal olarak 17 milyon insanın siz o romanı yazmayın diye parayla tutulmuş figüranlar olduğuna inanmaya başlıyorsunuz. Sonra kendinizi ve kent halkını fazla önemsediğinizi fark edip gece yazmayı deniyorsunuz. Benim hikayemin özeti böyle. Hava kararmadan hemen hemen hiçbir şey yazdığımı hatırlamıyorum. Gündüzler self-editing yolculuğu, geceler yaratım… Destek veren yakınlarım var tabii ki ama roman söz konusu olduğu zaman destek çok sınırlı, yani yardım almak isteseniz de, yardım vermeye candan hazır olan birileri olsa da masanın başına yalnız oturmak zorundasınız. Danışabilirsiniz, tartışabilirsiniz, ki bunlar da yabana atılmayacak yardımlar.

 

Yazmaya başladığınız dönemdeki duygularınızla şimdi hissettikleriniz aynı mı? Bu süreçte yazarlığınızda nasıl yol aldınız?

Yazmaya başladığım ilk yıllarda bir sınav gibi yaşıyordum bu süreci. Okurun beni sınava tabi tuttuğunu zannediyordum galiba. Olabildiğince üst perdeye çıkmam gerektiği gibi bir algı çarpılması vardı bende. Sonraları hikayeme odaklanmam gerektiğini anladım. Hikaye esastır, onu iyi anlatmak ve lezzetli kılmak… Okur sizin ne kadar iyi yazar olduğunuzla ilgili değildir, sizin hikayenizi izler. Ya da öyle olduğuna inanmak zorundasınız.

 

Yazar Julia Cameron “Sanatçının Yolu” adlı kitabında yazarların güçlerini toplamaları için sabah sayfalarından söz eder. Sabah uyanır uyanmaz yazmayı tavsiye eder. Siz sabah mı yoksa gece mi yazıyorsunuz? Yazma rutininiz nedir? Yazarken elinizin altında tuttuğunuz kitaplar var mı?

Sabah yazmak işkence. Evimin önü belediye otobüslerinin manevra alanı. Gürültü tahammül edilir gibi değil. Dedim ya, akşamları yazmayı tercih ediyorum. Kırsal bir alandayken, tatil beldelerinde filan gündüz yazabildiğimi fark etmiştim. En azından öğleden sonra… Ama sabah yazmak da ne ya! Çok saçma gelir bu bana. Yaşanan gün bir insanın ömrü gibidir. Sabah çocukluktur, öğleden sonra ergenlik, akşam olgunluk çağı, geceyse yaşlılık… Ben olgunluk çağında kendime geldiğime inanıyorum. O yalnızlık hali, günü geride bırakıp günlük gailelerden arınmışlık güzel bir başlangıç noktası.

 

Ben yaratmış olsaydım dediğiniz bir yapıt (tablo , öykü, şiir, beste vs…)  var mı? Nedeniyle birlikte bu yapıtın sizin için anlamını açıklar mısınız?

Brughel’in tablolarını her zaman kıskanmışımdır. Dünyaya böyle bakabilmeyi, baktığım yerde bunları görebilmeyi çok isterdim. Olağanüstü detaylar, insana sarhoşluk veren hoşluklar var oralarda. Onun haricinde kim olursa olsun, hemen hemen her okuduğum romanda bir sahne karşısında duraksayıp uzunca bir süre düşündüğümü bilirim. Ben olsam bunu nasıl yazardım, diye hesap yapar zihnim. Evet, zihnim diyorum çünkü bilinçli bir süreç değil, içgüdüsel olarak onu hesapladığımı biliyorum. Bazen “Ben bu kadar yükseğe çıkamazdım” dediğimi bilirim. Dosteyevski’yi okurken bu anlamda kahroluyorum tabii. Bunu ben anlatsam, diye zihnimde döndürdüğümde o olgunluğa asla varamayacağımı fark ediyorum haliyle. Bazen tersi de oluyor. Örneğin Anna Karenina’nın sonunu daha iyi yazabilirdim, diye vehmetmiştim. Bunlar değişiyor. Üretim aşamasında egosu şişkin olur insanların. Sanırım herkeste var bu durum. Öyle de olmalı galiba. Böyle zamanlarda üfürüp durursun, ben en iyisini yaparım, filan diye kasılırsın ama tezgahı toplayıp kalkınca edebiyat deryasında bir damla olduğunu anlarsın. Uzun yoldan geldim ama özetlemek gerekirse, iyi yazarların metnini onlarla birlikte yazıyorum bir bakıma. Bu beni besleyen bir süreç, engel olmaya çabalamıyorum. Öğreniyorum çünkü. Edebiyat, eğitimi hiçbir zaman bitmeyen meşgalelerdendir. Hiçbir zaman usta olamayacağımızı bildiğimiz bir tezgahtayız çünkü. İyi metinler her zaman o karmaşık duyguları hissettirecektir bize.

 

Comments


bottom of page