top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Ortodoks bir dâhi

Gökhan Yavuz Demir, André Gide'nin kaleme aldığı Dostoyevski adlı kitabı üzerine yazdı: "Gide, Dostoyevski’ye bir yerden başlamak isteyen veya sil baştan sistematik bir Dostoyevski okumasına girişecek okurlar için enfes bir kılavuz kitap yazmış."


Gökhan Yavuz Demir


Büyük bir yazar hakkında yazılmış bir biyografi veya inceleme ne kadar iyi çalışılmış olursa olsun, yine de büyük bir yazarın başka bir büyük yazar hakkında yazdığı kadar ilginç, öğretici ve heyecan verici olmuyor. Büyük yazarlar hakkında okumayı severim fakat büyük yazarlar hakkında başka büyük yazarların yazdıklarını okumayı çok daha fazla severim. Meselâ Nietzsche, Oscar Wilde veya Tolstoy hakkında kuru bir dille yazılmış düz bir ansiklopedi maddesi okumak dahi keyifli olabilir. Fakat Nietzsche’yi Zweig’tan, Wilde’ı Gide’den veya Tolstoy’u Gorki’den okumak her zaman daha müthiş bir tecrübe olacaktır.


Bütün bunları anlatıyorum, çünkü bize Wilde’ın o son günlerini hassas bir sevecenlikle anlatan Gide, bu sefer de Dostoyevski’yi sahici bir tecessüsle anlamaya ve anlatmaya çalışmış. André Gide’in Dostoyevski’si aslında ne bir biyografi ne de bir edebiyat incelemesi; yer yer her ikisi gibi de duran daha ziyade harikulade bir “Dostoyevski’ye giriş” kitabı. Gide, gerçekten de Dostoyevski’ye bir yerden başlamak isteyen veya sil baştan sistematik bir Dostoyevski okumasına girişecek okurlar için enfes bir kılavuz kitap yazmış.



Dostoyevski kabaca iki ana bölümden oluşuyor. İlk bölüm Gide’in savaştan evvel 1908’de Dostoyevski’nin mektuplarından yola çıkarak yazdığı kısa bir “Dostoyevski ve eserleri” konulu bir takdim yazısı. İkinci bölüm ise Dostoyevski’nin yüzüncü yaş günü vesilesiyle savaştan sonra yaptığı Vieux-Colombier konuşmalarına dayanıyor.


Gide’in kitabını bu kadar kıymetli ve özel kılan, büyük bir yazarı ancak yine büyük bir yazarın anlayabileceği gerçeğinden başka bir şey değil. Gide bize kendi Dostoyevski’si veya kendine mal ettiği Dostoyevski kadar kendisini ve kendi yazarlığını da anlatıyor:

“Dostoyevski burada kişisel düşüncelerimi dile getirmek konusunda çoğu kez işime yarayan bir bahaneden başka bir şey olmadı” (s. 176).

Seneler seneler evvel, daha bir lise öğrencisiyken Rus klasiklerini art arda yalayıp yutarken, Attilâ İlhan’ın yurtdışı yıllarında Dostoyevski’ye dair edindiği bir izlenimi de okumuş ve hiç unutmamıştım. Kaptan, Batılıların, bilhassa da Fransızların Dostoyevski’yi bir Doğulu olduğu için anlayamadıklarını anlatıyordu. Yanlış hatırlamıyorsam da Dostoyevski uyarlaması bir Doğu Alman filmini izlemesi üzerine bu tespiti yapıyordu. Doğu Almanların Dostoyevski’yi Fransızlardan daha iyi anlamalarına bir Doğulu olarak kendisi de hiç şaşırmamıştı. Neredeyse otuz sene sonra bütün bunları hatırlıyorum, çünkü Gide de Fransızlara Dostoyevski’yi nasıl anlamaları gerektiğini anlatmayı denemiş. Rus edebiyatını Fransa’ya tanıtan M. de Vogué’nin, Dostoyevski’nin dehasını hakkıyla Fransızlara takdim edemediğinden yakınan Gide, büyük Rus yazarının mektuplarını yakından inceleyerek bu eksikliği telafi etmek niyetindedir.


Gide’e göre, Dostoyevski’yi yanlış anlamak için Bir Yazarın Güncesi ne kadar güvenilir bir baş ucu kaynağıysa, yazarı daha yakından anlamak için şahsî yazışmaları da bir o kadar yol göstericidir. Peki ne vardır bu mektuplarda? Her şeyden evvel hasta, fakir, durmaksızın acı çeken, huzursuz ve bir yazardan hiç beklenmeyecek derecede kendini ifade etmekte yaşanan güçlükler... Parasızlıktan, vakitsizlikten, epilepsisinden şikâyet eden ama bütün bunları romanlarındaki güçlü hitabetten yoksun bir üslupla yazan Dostoyevski, zaten mektupların aptalca şeyler olduğuna inanır. Gide’e göre bu mektupların her biri çığlıktır. Dostoyevski bu mektuplarda yalvarır, yakınır, sıkıştırır, ister, tekrar ister, ısrarla ister, mütemadiyen ister: “İnsan paraya bütün hayatı boyunca ancak bir kez bu kadar ihtiyaç duyar” (s. 17).


Hayatı boyunca parasızlık çeken, para için çalışan, ama asla sadece para için yazmayan Dostoyevski, borçlardan da romanlarının son teslim tarihlerinin yaklaşmasından da bezmiştir. O da Tolstoy, Turgenyev ve Gonçarov gibi acele etmeden yazmak ister: “Eğer bir romanı bir yıl boyunca yazsam, sonraki iki ya da üç ayı da temize geçirip düzeltmekle geçirsem,” (s. 19) diye iç geçirmeleri boşunadır. Kaderin bazı yazarlara bol kepçe verdiği böyle bir teselliyi, bazı yazarlardan neden esirgediğini kim bilebilir ki!


Cevap belki de Dostoyevski’nin her şeyi istemesinde yatıyordur. Ömrü boyunca içten içe yazdıklarının kalitesinden memnuniyetsiz kalsa da Dostoyevski büyük bir yazar olduğunu bilir: “Hiç kimse ne güçlerimin değerini ne de yeteneğimin derecesini anlıyor, oysa ben özellikle bunlara güveniyorum” (s. 25). Onun tatminsizliği sadece edebî açıdandır. Hayatından hiçbir şeyi çıkarmaz. Sevdiği bir eşi ve çocukları vardır. Hayatı küçük görmez: “En azından yaşadım, acı çektim ama hiç değilse yaşadım” (s. 23).


Acılarını yok saymaz, onlardan kaçmaz; tam tersine onları kabullenir. İşte Dostoyevski tam da budur! Tek mücadele ettiği şey yoksulluk değildir, dehasının alt etmesi gereken bir diğer düşmanı da birbiri ardına geçirdiğini mektuplarından öğrendiğimiz sara krizleridir: “Üç kez sara nöbeti geçirdim ve bunlar şimdiye kadar hiç olmadığı kadar kuvvetli ve art ardaydı. Bu nöbetlerden sonra iki ya da üç gün ne çalışabilirim ne yazabilirim ne de okuyabilirim. Çünkü ruhum parça parça oluyor” (s.26). Dostoyevski ruhen dibe vurup vurup yeniden ayağa kalkar. Her şeye yeniden ve yeniden başlar. Pes etmez. Her şey ona saldırmaktadır ve üstüne gelmektedir. Fakat yaşadığı hiçbir şey iyi bir hikâye anlatacağına, kusursuz bir roman yazacağına dair umutlarını yıkamaz. Kalkar ve kaldığı yerden yazmaya devam eder.

Güçlü bir iradeye sahip ve tutkularından muzdarip bu yazar, yine de Batılı okur için anlaşılması hayli güç, karmaşık, tutarsız ve tuhaftır. Meselâ kendisini Sibirya’ya süren Çar için Sibirya’dan şöyle yazar: “Herkesin Çar’ı sevdiğini yazıyorsunuz. Bense ona hayranım” (s.32). Bugün “Stockholm sendromu” deyip geçeceğimiz bu durumu hakkıyla anlamayan hiç kimse, Dostoyevski’yi anlamaktan da bahsedemez.


Sibirya’da iyileştiğine inanan ve orada İncil ile tanışan Dostoyevski için Çar, Rusya’dır ve Rusya da Dostoyevski’dir: “Sanırım ben Rusya’ya muhtacım” (s. 36). Bir Ortodoks olarak Dostoyevski için Tanrı’yı sevmekle Rusya’yı sevmek aynı şeylerdir. Ve Dostoyevski için en büyük ibadet, bütün acılarına rağmen sevdiklerini omzuna sırtlayıp hayata devam etmektir. Batıdaki Katolik bir Fransız’ın anlamayacağı şey, tam da Doğudaki Ortodoks bir Rus’un Katoliklik yüzünden yitirildiğine inandığı için gözyaşı dökerek önünde diz çöküp haç çıkardığı bu Rus İsa’dır.


Dostoyevski’yi bizim için bir oksimoron kılan da bu çelişkili çok yönlülüğüdür: O, gelenekçi olmayan bir muhafazakâr; demokrat ama çarist; Katolik değil fakat Hristiyan; liberal ama gericidir— okurun kendisiyle ne yapacağını çoğu zaman bilemeyeceği için daima korktuğu türden bir yazardır.


Dostoyevski’nin dehası, Batı edebiyatının alışageldiği gibi insanlar arasındaki ilişkiler üzerine odaklanmaz. Onun romanlarında aile, toplum yahut sınıflar arasındaki entelektüel ve tutkulu ilişkilerden çok insanın kendi kendisiyle yahut Tanrı’yla ilişkisi merkezdedir. Gide’e göre, Dostoyevski’nin eserlerinde bireyin iç dünyası, insanların birbirleriyle olan ilişkilerinden çok daha önemlidir. Dostoyevski’nin başarısının ve başarısızlığının sırrı yahut da onu bazılarımız için bu kadar büyük ve başkalarımız için de bu kadar çekilmez kılan tılsım da budur. Kendi iç dünyalarının sırları, gizemleri, bilinemezleri ve karmaşıklığıyla karşımıza çıkan Dostoyevski karakterleri, bu sebeple çoğu kez mantıksız, kararsız ve sorumsuzdurlar. Dostoyevski, çelişkileri ve tutarsızlıklarıyla büyüyüp zenginleşen bir yazardır.