• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara

Bir ihtimal daha var – O da unutmak mı dersin?

Barış Çakır, Monika Maron’un Animal Triste romanı üzerine yazdı: "Kitap, Berlin’in ikiye böldüğü dönemleri de arkasına alarak, bizi yüz yaşında münzevi bir kadının, kronolojik ayarları sapmış flashback’lerle hatırlayabildiği kadarıyla aktardığı bir aşk hikayesine taşıyor."

Barış Çakır


Unutmak, ruhun bayılmasıdır[1]. Peki ya beklemek? Monika Maron’un Animal Triste romanı; beklemenin, beklerken geçmişin ve şu anın imkanlarında aşkı yoklamanın, hafızanın dönüştürücü gücünü test etmenin ve nihayet bu dönüşüme kendini de katmanın hikayesi. Beklemenin olduğu kadar bu bekleyişe son vermenin de… Adını ise kitabın arka kapağındaki nottan anladığımız üzere Latince bir sözden alıyor. Türkçesiyle kadınlar ve horozlar hariç her hayvanın cinsel ilişki sonrası hüzünlü olduğunu imliyor bu söz ve bizi yüz yaşında münzevi bir kadının, kronolojik ayarları sapmış flashback’lerle hatırlayabildiği kadarıyla aktardığı bir aşk hikayesine taşıyor.



Bir müze görevlisi olan adsız kahraman, hatırlayamadığı için isim tayin ettiği aşkı Franz’la da bu müzede, bakmaktan gözlerini alamadığı dinozor iskeletinin önünde karşılaşıyor. Böylece milyonlarca yıl öncenin ihtimali, günümüzün gerçekliğine imkan sağlıyor sanki. Bu andan itibaren unutmaktan değil hatırlamamaktan mustarip (ki kendisi bunu beynindeki elektrik akımlarının bozulması sonucu baygınlık geçirmesine bağlıyor) kahramanın; anılarını kurcalayarak, hafızasının dehlizlerini aydınlatıp yeniden inşa ederek Franz’la olan tutkulu aşkını anlattığı bir yolculuk bekliyor okuru. Öyle bir yolculuk ki, ikiye bölünen Berlin dönemini ya da Berlin’in ikiye böldüğü dönemleri de alıyor arkasına. Böylesi bir tarihsel örüntüyü takip eden metni sadece bir aşk anlatısı olarak anmak haksızlık olur. Savaşın cinsiyet rollerini nasıl şekillendirdiği, buradan hareketle aile kurumunun ve onun inhisarı altında yetişen çocukların nasıl geliştiği gibi bir dizi toplumsal sorun üzerine de kafa yoruyor, fikir üretiyor ve farklı ihtimaller dahilinde bir projeksiyon çiziyor Maron.


Gelgelelim, aşka karakterini veren olgu Franz’ı ve kahramanı da ıskalamıyor: "İmkansızlık." Her ne kadar imkansızlığı Franz’ın medeni durumu açık ediyormuş gibi görünse de, Franz’ın babasının hikayesinden bunun bir imkansızlık yaratmayacağını da hissettiriyor yazar. Öyleyse bu aşkta imkansızın payı nerede? Romanda, bir halet-i ruhiye gibi duruyor bu. Kahramanın, deyim yerindeyse Franz’ın evliliğini tramplen yaparak kendini attığı bir deniz oluyor böylece imkansızlık. Bu suda (aynı zamanda aşkta da) ise aşığı muhatap alan sadece iki ihtimal var: “Seni kazanmak veya bu dünyadan göçüp gitmek”… Bu bağlamda, imkansızlığın dip noktası Franz’ın karısıyla birlikte gittiği Edinburgh tatili oluyor. İmkansızlığın gücüne güç katansa Franz’ın bu tatil sürecinde kahraman tarafından takip edilmesi… Takip süreci belli bir noktaya kadar da olsa, kahramanın Franz’ın mevcut ilişkisindeki bağlılık jestlerini katman katman açılan detaylar silsilesi yoluyla keşfetmesine, ermemesi gereken kuytu sırlara vakıf olmasına yetiyor. Kahramanın Franz’dan ne kadar uzaklaşırsa o kadar yakınına düştüğü bir uzaklaşma-yakınlaşma gerginliğine zemin oluyor bu andan itibaren imkansızlık.

Böylesi imkansızlık hissi, yerini zihinsel takibe de bırakıyor. Bunu, kahramanın Franz’la karşılaşma anlarını konu edinen hayaller arasında savrulduğu sahneler izliyor. Bu sahnelerin birinde, Franz şehirde kol kola karısıyla gezerken yanlarından bir kadın geçiyor ve Franz bir an için dönüp bakıyor ona. Böylece göz göze geliyorlar Undine’yle.

Kitabın bu kısmında, Christian Petzold’un 2020 yapımı filmi Undineden bir sahne canlanıyor gözümde hemen. Nitekim, söz konusu film de aşkın varoluş biçimlerini, arka plana Berlin’in hafızasını da ekleyerek betimleyen, şehri ve tarihselliği özneleştirerek hayal eden bir masal aktarıyor izleyiciye. Petzold’un sinematografik estetiği, Animal Triste’nin satır aralarında geziyor. Her virgül ayrı bir kadraja, her soru işareti ayrı bir perspektife konu oluyor. Animal Triste’de cam tavan altında öylece duran dinozor iskeleti, Petzold’un filmlerinde hissedilen tekinsiz boşluklara can veriyor. Bu karşılaşmada her ne kadar roller uyuşmasa da[2] hisler birbirine denk düşüyor. Aşka dair yakın algılar, bir ilişkiyi deneyimlerken yükselen kaygılar, canlanan canavarlar, bir daha hiç açılmayacağı fark edilen odalar…


Kitapla filmi bu denli yakınlaştıran can alıcı bir ayrıntı da Undine ile roman kahramanının aşkta kendilerini konumlandırdıkları yerler/kendilerine biçtikleri görevler bazında hemfikir olmaları. Filmin giriş sahnesinde kendisinden ayrılmak istediğini söyleyen sevgilisi Johannes’e kabaca şöyle der Undine: “Benden ayrılırsan seni öldürmek zorunda kalırım.” Kahramanın kendini hapsettiği imkansızlık denizinde aşığına sunduğu iki seçenekten biridir bu. Filmde aşk sudan gelip suya giden, suyun var ettiği bir büyüyken; romanda aşk, bir elektrik akımından/ışından doğan bir ihtimaldir. Kahraman Berlin’deki evinde etobur bitkilerinin arasından sevgilisi Franz’a ulaşması için Edinburgh’ya bir hat çeker. Bir ışın hattıdır bu. Berlin’den çıkıp Edinburgh’da Franz’ın göğüs boşluğuna usulca konacaktır. Bir elektrik sinyalinin kıtalar üzerindeki yolculuğunun mümkünlüğü, kahramanın aşkının elektrik akımını kendisinden kilometrelerce uzakta olan Franz’a ulaştırma inancını tazeler. Kitabın kahramanı bunu beynindeki elektrik akımından ilhamla yapsa da beynin değil, daha çok kalbin görev alanına giren bir akımdır bu. Kısaca, kalpten kalbe bir yol varsa o da elektrik akımıdır elbet.

Maron’un Animal Triste’si, aşkın doğa(l) ortamında gözlemlenme, Spinoza eleştirisine mazhar bir okuma üzerinden doğayla bütünleşme hali. Aşkı hayvansal alana çekme, bu alanda aşkı ve cinselliği bir tutarak doğayla verili bir kod olarak yorumlama ve buradan hareketle insan dışılıkla doğal olmayan arasındaki ayrımı saptama üzerinden ilerliyor Maron. Anlatısını güçlü ve yerindeliği neredeyse tartışmaya kapalı sıfatlar yoluyla pekiştiriyor. Finalinde kahramanına iki seçenek dışında bahşettiği rolle her ne kadar Undine’den ayrılsa da iki karakter de aşktaki çıkışsızlıkların birer temsili gibi adeta. Metnin tam anlamıyla sona erdiğini, kahramanın artık yolculuğunun devam etmeyeceğini, bu yolculuğun tamamen metinle sınırlı olup nihayete erdiğini hissettiren bir roman Animal Triste. Zira, romanın kahramanı, Franz’ı artık beklemeyeceğini vurgulayarak onu ve ona dair bütün anılarını tamamen unutacağı algısını yaratıyor. Üstelik bunu okuru tatminsizlik haliyle değil, aksine tam bir doymuşluk hissiyle bırakarak yapıyor. Şüphesiz bu bağlamda da hakkını teslim etmek gerekir.

Petzold ve Maron’un hikayeleri o kadar iç içe geçiyor ki, bir an filmin sonunda Christoph’un suyun altında gördüğü taşın üzerinde “Undine” yerine “Seni kazanmak veya bu dünyadan göçüp gitmek” yazıyordu sanki diye hatırlıyorum. Belki de ben yanlış hatırlıyorum. Ne de olsa Maron’un dediği gibi hatırlamamakla unutmak asla aynı şeyler değil.


ANIMAL TRISTE

Monika Maron

Alef Yayınları, 2021

Çeviri: Mustafa Tüzel

160 s.

[1] Monika Maron, Animal Triste, Alef Yayınları (Çeviri: Mustafa Tüzel) : 2021, s. 12. [2] Undine, Christian Petzold, 2020. Filmin ilgili sahnesinde Christoph’la beraber yürüyen Undine, ayrıldığı sevgilisi Johannes’le bakışmaktadır. Romanda ise karısıyla kol kola yürüyen Franz, kahramanla bakışır.