top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

"Bu topraklarda anlatılmayı bekleyen çok güçlü hikayeler var"

Aynur Kulak, Bener Karaçor ile ilk romanı Karbon Başlangıçlar ve Muhteşem Sonlar: Yarım Sonlar Atlas’ı - 1 odağında bizi bir araya getiren başlangıçları ve birbirimizden ayıran sonları, hayallerimizi, hayal kırıklıklarımızı, yaptığımız seçimleri, romanın fantastik evreni ve kadim anlatıları çerçevesinde konuştu.



“Karbon Başlangıçlar’ı yazarken derdim coğrafyamıza ait kadim hikayeleri güncel bir fantastik dille  bugünün insanının korkularıyla, mizahıyla, kırılganlığıyla yeniden kurmak istememdi. Çünkü mit dediğimiz şey geçmişte kalmış bir masal değil; insanın karanlıkla ve ışıkla kurduğu ilişkinin dili. Motivasyonum buydu: Bu hikâyeleri güncel bir fantastik dille, bize ait bir merkezden anlatmak. Çünkü onlar hâlâ canlı. Sadece çağdaş bir ses bekliyorlar.”


Biyografinizde ilk dikkatimi çeken güzergahınızı değiştirdiğiniz dönemleriniz ve bu dönemlerin yazmak meselesine sizi daha da yaklaştıran süreçler olduğu, ne dersiniz? Yani edebiyatla hep ilgiliydiniz belki, okuyordunuz sürekli belki de, fakat yazmak meselesiyle ilgili olan tarafa da geçmeniz rotanızda değişikliklere gittikten sonra gerçekleşmiş gibi.

Edebiyatla ilişkim rota değiştirdikten sonra başlamadı; hep vardı. Küçükken de okuyan bir çocuktum, hikâye kuran biriydim. Daha ilkokuldayken Binbir Gece Masalları külliyatını bitirmiştim - ki ailelere tavsiye etmiyorum; garip, oryantal bir erotizme maruz kalmak için ilkokul oldukça erken bir yaş. Evdeki daktiloyla hikâyeler yazardım. Çevremdeki insanları zorla kurduğum interaktif masallara dahil ederdim.

Sonra araya hayat giriyor tabi. Büyüyorsunuz. Başka telaşlar, başka hedefler. Ama bugün dönüp baktığımda şunu görüyorum: Çocukken neye doğal bir merak duyuyorsanız, çoğu zaman gerçek tatmin de orada saklı oluyor. Birçok şey denedikten sonra ilk merakımın peşine gittiğimde gerçekten mutlu oldum. Ama bu sözlerimden gaza gelip ani istifalar vermeyin lütfen. İşler yolunda gitmezse beni bulamazsınız. Sadece bunu zihninizin bir köşesinde ihtimal olarak tutun yeter.


Karbon Başlangıçlar ve Muhteşem Sonlar, Yarım Sonlar Atlas’ı serisinin ilk romanı ve ilk kitap itibariyle 352 sayfa, hacimli, kapsamlı bir hikaye ile karşı karşıyayız. Hikaye ilk kafanızda şekillenmeye başladığında bu kadar hacimli bir hikaye düşünüyor muydunuz ve bir seri düşünüyor muydunuz? 

Açıkçası bu kadar hacimli bir hikâye planlayarak başlamadım. Ama hacimli olacağını da az çok tahmin ediyordum. Çünkü kendimi biliyorum. Hatta yakın bir arkadaşım “Kitap işi tam senlik, kimse karışmaz, yaz yazabildiğin kadar” demişti. Günün sonunda bunun pek de öyle olmadığını anladım. Metni yaklaşık yüz sayfa kendi isteğimle kısalttım. Belli ki gönlümce yazabileceğim tek yer günlüğüm.

Seri fikri başta yoktu. Elimde sadece Atlas vardı. Yazmaya başladığımda nereye gideceğini ben de bilmiyordum. Başta daha kompakt bir metin olacağını düşünüyordum. Ama yazdıkça karakterler çoğaldı, evren genişledi, kapılar açıldı. İlk kitapta üç öykü planlamıştım ama yalnızca birini sığdırabildim.

Bir noktadan sonra süreç domino taşına dönüştü. Bir karakter bir başkasını çağırdı, bir hikâye başka bir hikâyeyi tetikledi. Ben de onların peşinden gittim. Hacim bilinçli bir strateji değil; evrenin doğal sonucu oldu. Seri meselesi de böyle gelişti. Hikâye bitmedi, sadece ilk eşiğini geçti. Atlas’ın dünyası tek bir kitapta kapanacak gibi durmuyordu. Kısacası bu hesaplanmış bir proje değil; yazarken büyüyen bir yapı.


Çok hacimli bir hikaye ve seriye dönüşecek bir roman var karşımızda, bu anlamda birçok odak noktanız ve sizi tetikleyen mesele vardır diye düşünüyorum. Amma velakin sizi böyle bir hikayeyi yazmak üzere masanızın başına oturtan ana/odak meselenizi, motivasyonunuzu merak ediyorum. 

Karbon Başlangıçlar’ı bu topraklarda anlatılmayı bekleyen çok güçlü hikâyeler var düşüncesiyle yazdım. Mitlerimiz, efsanelerimiz, karanlık ve ışıkla dolu anlatılarımız… Son yıllarda bunları çağdaş bir dille yeniden kuran çok kıymetli işler de çıktı. Bunu ilk ben yaptım gibi bir iddiam yok. Sadece bu seslerin çoğalması gerektiğini düşünüyorum. Dünyada iki sayfalık bir şehir efsanesinden sezonlarca dizi çıkabiliyor. Bizim coğrafyamızdaysa Truva’dan Kaz Dağları’na uzanan anlatılar çoğu zaman egzotik bir dekor olarak kalıyor ya da başkalarının gözünden yeniden yazılıyor.

Beni masanın başına oturtan şey biraz bu rahatsızlıktı. Bu topraklarda büyüyen biri olarak şunu sordum kendime: Neden kendi hikâyelerimizi hep dışarıdan izliyoruz? Tanrıları ve efsaneleri yabancı filmlerden tanıyoruz ama o anlatıların beslendiği coğrafyada yaşıyoruz.

Karbon Başlangıçlar’ı yazarken derdim coğrafyamıza ait kadim hikayeleri güncel bir fantastik dille  bugünün insanının korkularıyla, mizahıyla, kırılganlığıyla yeniden kurmak istememdi. Çünkü mit dediğimiz şey geçmişte kalmış bir masal değil; insanın karanlıkla ve ışıkla kurduğu ilişkinin dili. Motivasyonum buydu: Bu hikâyeleri güncel bir fantastik dille, bize ait bir merkezden anlatmak. Çünkü onlar hâlâ canlı. Sadece çağdaş bir ses bekliyorlar.


Kitabın ismine dair bir niteleme var: “Karbon”; özellikleri adına önemli bir element ve aynı zamanda elementin tanımını okurken; “Kendisi ile ve  birçok elementle bağ kurabilen bir a-metaldir.” diye bir cümleye rastladım. Hikayenin tamamını okuduğum için kitabın isminin içinde neden “Karbon” kullandığınızı, neden “Karbon Başlangıçlar”dan bahsettiğinizi biliyorum fakat sizinle de konuşmak istedim. Neden karbon?

Karbonu seçtim çünkü: Hayatın başlangıcına dair konuşurken karbondan kaçamıyoruz. Organik yaşamın temel yapı taşı o. Hepimiz biyolojik olarak aynı elementten başlıyoruz. Ama karbonu benim için asıl ilginç kılan şey bu değil. Karbon tek başına da var olabilir; fakat asıl gücü bağ kurma kapasitesinde. Kendisiyle ve birçok elementle birleşerek zincirler, halkalar, karmaşık yapılar oluşturuyor. Yaşam dediğimiz şey de o bağların üzerine kurulu zaten.

Bu bana insanı hatırlatıyor. İnsan da tek başına var olabilir. Ama hikâyesi çoğu zaman başka insanlarla kurduğu bağlarda şekilleniyor. Aynı başlangıç maddesinden bambaşka hayatlar çıkabiliyor. Tıpkı karbon gibi: Aynı elementten kömür de çıkıyor, elmas da. Yapı değiştikçe değer, sertlik, ışıkla kurulan ilişki değişiyor. “Karbon başlangıçlar” derken kastettiğim şey buydu. Başlangıç noktası aynı olabilir. Hepimiz aynı kırılgan, aynı potansiyel yüklü yerden başlıyoruz. Ama o başlangıçtan çıkan hikâyeler farklı yönlere savruluyor.

Atlas için de bu böyle. Hikâyedeki diğer karakterler için de. Yazmaya başladığımda hepsi bir Word dosyasında duran isimlerdi. Henüz form kazanmamış ihtimallerdi. “Karbon” kelimesi bu yüzden bana doğru geldi. Çünkü hem bilimsel bir gerçekliğe yaslanıyor hem de varoluşsal bir metafor taşıyor. Aynı maddeden sonsuz ihtimal çıkabileceğini hatırlatıyor.

Atlas ile tanışıyoruz ve kendi hikayesini bize anlatan Atlas trajik bir sonla anlatmaya başlıyor hikayesini fakat bu aynı zamanda muhteşem de bir başlangıç. Hikayenin kalbinin attığı karakter Atlas’ı konuşabilir miyiz? Size nasıl geldi, nasıl tanıştınız, hikayesini anlatmaya nasıl karar verdiniz ve ilk baştan itibaren kendi hikayesini kendi mi anlatmalıydı Atlas, böyle mi karar vermiştiniz onu yazmak için masanızın başına oturduğunuzda? 

Atlas’la planlı bir şekilde tanışmadım. O, zihnimden çıkan bir varyasyonum gibi. Aynı dertten muzdaribiz: Başlayıp bitirememek. Bilgisayarım yarım kalmış dosyalarla dolu. Atlas da bir süre onlardan biriydi. Onu yazmaya başladığımda ben de masaya, yarım bırakma ihtimaliyle oturuyordum. Bu yüzden Atlas’ın başkalarının sonlarını yazmaya çalışması biraz benim kendi yazarlık hâlimle ilgili. O romandaki karakterlerin sonunu ararken, ben de Atlas’ın Atlas’ı olarak onun sonunu yazıyordum. Hikâye bir noktada tek yönlü olmaktan çıktı; katmanlı bir ilişkiye dönüştü. Bu farkındalık benim için çok kıymetliydi.


Atlas üçüncü tekil olarak anlatılsaydı bu kadar hacimli bir anlatı ortaya çıkar mıydı? 

Anlatının birinci tekil şahıs olması ise bilinçli bir tercihti. Atlas kendi hikâyesini kendisi anlatmalıydı. Çünkü ortada ölmekte olan birinin sesi var. Karşınıza geçip “size bir şey anlatmam lazım” diyen biri. O sesi üçüncü tekil şahsa bıraksaydım araya mesafe girerdi. Okur daha güvende olurdu.

Birinci tekilde ise mesafe yok. Atlas konuşurken doğrudan size bakıyor. Üstelik sizi hikâyeye, ölmek üzere olduğu bir yerden davet ediyor. O yüzden anlatı hacimlendi belki de. Çünkü o susmadı. Ben de susturmak istemedim. Üçüncü tekil olsaydı hikâye yine olurdu. Ama bu kadar içerden, bu kadar itiraf gibi olmazdı.


Atlas hikayesini yaşamına son vermek isteyerek şimdiki zamanın içinden anlatmaya başlıyor. Hemen ardından çocukluğunun geçtiği babaanne evine geçiş yapıyoruz. Sonrasında ise tek bir Atlas’tan onlarca hikayeye dönüşen, hikayeler içinde hikayeler okumaya başlıyoruz. Yani karbonun tanımında olduğu gibi kendisi ve birçok hikayeyle iletişime geçip bağ kurabilen; epikten, fantastiğe, bilim kurguya ve çağdaş deneyselliğe uzanan bir serüvenin içine giriyoruz. Bu inşayı konuşabilir miyiz? 

Evet, karbon metaforuyla biraz oynadım. Kendisiyle ve birçok elementle bağ kurabilen bir yapı… Atlas da öyle. Tek bir hikâyede kalamıyor. Birine dokunuyor, oradan başka bir hikâye çıkıyor. Bir kapı açılıyor, arkasından bir evren daha geliyor. Ama şunu söylemem gerekir: Masaya “çok karakterli, çok katmanlı bir karnaval yazacağım” diye oturmadım. Başlangıçta yalnızca Atlas vardı. Onun sesi. O ses başka sesleri çağırdı.Yapılandırma süreci dışarıdan kaotik görünebilir ama aslında bilinçli bir denge arayışı var. Lineer bir plan çıkarmadım; cetvelle çizilmiş bir mimari değil bu. Daha çok bir bahçıvan gibiydim. Bir yerden filiz çıktı, budadım. Bir karakter fazla uzadı, geri çektim. Bir hikâye ana gövdeyi zayıflatmaya başladıysa müdahale ettim.

En kritik mesele şuydu: Her hikâye Atlas’ın zihninden çıkmalıydı. Onun sesini taşımalıydı. Atlas ana damar. Eğer yan hikâyeler o damarla temasını kaybederse yapı dağılır. Çok sesli bir anlatı yazarken en büyük risk budur; parçaların kendi başına ilginç olması yetmez, birbirlerini beslemeleri gerekir.

Zorlandığım yerler oldu elbette. Özellikle epik ve fantastik katmanlarda ritmi korumak, çağdaş anlatıyla tonu dengede tutmak ciddi bir disiplin gerektirdi. Hikâyeler arası geçişlerde okurun yönünü kaybetmemesi için görünmez işaretler koymaya dikkat ettim. Ama bir çırpıda yazılan bölümler de vardı. Atlas’ın doğrudan konuştuğu, itiraf ettiği anlar… Orada fazla düşünmedim; daha çok dinledim. O bölümler neredeyse kendi kendini yazdı. Evet, biraz karnaval. Ama iç mimarisi olan bir karnaval. Gürültülü ama taşıyıcı kolonları olan bir yapı.


Kitabın sonunda “Karakter Dizini ve Çocuklar” bölümü var ki; bunu neden yapmak istediniz, nereden aklınıza geldi diye sormak istedim.  Atlas başta olmak üzere, bu kadar karakteri idare etmek zor değil miydi? 

Bu kadar karakteri idare etmek zor muydu? Eğer en baştan hepsini bir Excel dosyasına yazıp cetvelle yönetmeye kalksaydım muhtemelen zor olurdu. Ama süreç öyle işlemedi. Yazarken bir an bile “kontrol tamamen bende” hissiyle ilerlemedim. Aksine, her karakterin hikâyesini yazdığımda masadan en az okur kadar şaşkın kalktım. Onları tasarlamadım; daha çok tanıdım. Her biriyle en az bir gün geçirdim. Fikret’le panayırın tozunu yuttum. Mert’le film gecelerinde oturdum. Solbris’le yüzleşmek zorunda kaldım; kötücül bir karakter yazarken bile onun iç mantığını kurmanız gerekir.

Ama roman sadece insanlardan oluşmuyor. Türk mitolojisinden figürler, dünyanın farklı folklorlarından yaratıklar, Karakoncolos’tan Japon mitlerindeki Jorōgumo’lara uzanan bir spektrum var. Üstelik bunların üzerine benim kurduğum, kendi içinde hiyerarşisi olan bir kötücül evren anlatısı da ekleniyor. Kim kime bağlı, hangi güç nereden besleniyor, hangi varlık hangi sınırda duruyor… Bunların hepsi bilinçli bir yapı gerektiriyor. “Karakter Dizini ve Çocuklar” bölümü bu yüzden var. Bu kadar kalabalık bir evrende kimsenin kaybolmasını istemedim. Sadece isim listesi değil o; bir evren haritası. Okura, “Bu dünyanın içinde yalnız değilsin, yollar burada kesişiyor” demek istedim.

Karakterleri yaratırken şunu düşündüm: Beni ne heyecanlandırıyor? Yeşilçam sevgim Selma’yı doğurdu. Gazino kültürü Ayla’yı sahneye çağırdı. Panayırların mistik havası Fikret’i getirdi. Ejderha ve şövalye masallarına olan tutkum Mutlu’yu ortaya çıkardı. Ve şuna inanırım: Bu topraklardan bir süper kahraman çıkacaksa, onun pelerini değil kispeti olmalıydı. Osman o düşünceden çıktı.

En başından beri şu ilkeye tutundum: Her karakter kendi duygusal tutarlılığına sahip olmalı. Mitolojik de olsa, absürt de olsa, okur onun iç motivasyonunu hissedebilmeli. Ve mizah… Mizah şart. Çünkü bu hayatta hiçbir şey göründüğü kadar ciddi değil. En karanlık anın içinde bile bir absürtlük payı var. Ben o payı saklamak istemedim. Ejderha avcısı da olsa, panayıra kaçmış bir çocuk da olsa… Hepsi bir yerde insan. İnsan trajediyi mizahsız taşıyamaz. Özetle zor olan kalabalık değildi. Onlara gerçekten kulak vermekti. Çünkü bir kez dinlemeye başladığınızda, sizi şaşırtmaktan çekinmiyorlar.


Romanın çocuk karakterlerini ve Mert’i aslında ayrıca konuşmak istiyorum.  ‘Benimle fazla oynarsanız kırılırım,’ diyor Mert bir yerde, bu cümle beni çok etkiledi. Aslında diğer çocuk karakterler de böyle ve Atlas da incinmiş, kırılmış bir çocuk. 

Mert’in “Benimle fazla oynarsanız kırılırım” cümlesi çok somut bir yerden geliyor. Cam kemik hastalığının bilimsel adını diğer çocuklara anlatamıyor; o yüzden en basit, en anlaşılır dille kendini korumaya çalışıyor. Ama evet, o cümle sadece fiziksel bir kırılganlığa işaret etmiyor. Roman boyunca çocukların kırılganlığı hem gerçek hem mecazi. Kimi gerçekten kırılabilir bir bedene sahip, kimi görünmeyen yerlerinden çatlamış. Yetim olmaları onları tanımlayan tek şey değil ama dünyayla kurdukları ilişkiyi belirleyen bir eşik.

Ben kırılganlığı bir zayıflık olarak görmüyorum. Aksine, en çıplak hâlimiz. Çocuk karakterleri yazarken özellikle şuna dikkat ettim: Onları acınacak figürler yapmamak. Kırılgan olabilirler ama edilgen değiller. Mizahları var, öfkeleri var, oyun kurma güçleri var. Daha da önemlisi birbirleri için yapamayacakları hiçbir şey yok. Burada özellikle şunu önemsedim: Kırılganlığı anlamak için onu birebir yaşamış olmak gerekmiyor. Empati bir deneyim takası değil; bir dikkat meselesi. Hepimiz hayatın bir yerinden çatlıyoruz zaten. Sadece çatlaklarımızın biçimi farklı.

Atlas da o çocuklardan biri aslında. Büyümüş hâliyle konuşuyor ama içinde kırılgan bir çocuk var. Hikâyeyi ölümün eşiğinden anlatıyor olması da bununla ilgili. İnsan, bir daha hesap vermeyeceğini düşündüğünde daha dürüst olur ya… Atlas da o yerden konuşuyor. Sanki söylediklerinin ardından bir düzeltme, bir yüzleşme, bir ikinci tur olmayacakmış gibi. Ama Atlas’ın küçük bir yanılgısı vardı: Hikâyenin yazarı bendim. Şaka bir yana, çocukların benim için merkezde olmasının sebebi buydu. Çünkü iyilikle kötülük arasındaki mücadele çoğu zaman en güçlü yerde değil, en kırılgan yerde başlıyor.


Kitabın kapağında da yer alan üç gözlü, kırmızı şapkalı kedi Hıbılık’ı unutmadım elbet. Atlas’ın hayal dünyasında Hıbılık olmasaydı Karbon Başlangıçlar ve Muhteşem Sonlar olmazdı desem çok da abartmış olmam sanırım, ne dersiniz? Hıbılık’ı da konuşabilir miyiz nasıl sızdı böylesine hacimli bir roman serisinin içine? 

Abartmış olmazsınız. Hıbılık olmasaydı bu roman bu hâliyle olmazdı gerçekten. Atlas’ın hayal dünyasına sızan ilk figürlerden biriydi. Hatta bir süre ben de emin değildim: Bu kedi gerçekten var mı, yok mu? Ama konuşmaya başladığı anda metnin tonunu değiştirdi. Hıbılık yalnızca fantastik bir figür değil; Atlas’ın kendisiyle arasına koyduğu mesafe.

Nasıl sızdı derseniz… Açıkçası kapıyı çalıp izin istemedi. Yazarken bir yerde belirdi ve kalıcı oldu. Onu metinden çıkarmayı denediğim bölümler oldu ama metin bir şey kaybetmiş gibi durdu. O zaman anladım ki Hıbılık bir süs değil; yapısal bir unsur. Başta Atlas ve Hıbılık’ı yalnızca girişte ve finalde kullanmayı düşünmüştüm. Ama editörüm Cansu Canseven harika bir yönlendirmeyle bu ikilinin metin içinde ara ara görünmesi gerektiğini söyledi. O öneri yapıyı tamamen değiştirdi. Hıbılık’ı daha da çok sevdim. İyi bir editör bazen gerçekten metnin kaderini belirliyor.

Hıbılık’a dönersek… Üç gözlü olması, kırmızı şapkası, siyahlığı estetik tercihler gibi görünebilir. İsmi ise Anadolu folkloründen geliyor; tamamen uydurma değil. Ama işlevi çok daha önemli. Hıbılık, Atlas’ın hem iç sesi hem de ona itiraz eden tarafı. Hikâyeye hafif bir alay, hafif bir mesafe katıyor. Bazen de okurun sorularını Atlas’tan önce soruyor. Bir anlamda metnin sigortası. Atlas fazla ciddileştiğinde devreye giriyor. Ben fazla duygusallaştığımda beni dürtüyor. Yani evet, sızmadı; yerleşti. Ve bir süre sonra romanın nabzını tutmaya başladı.


Kaç serilik kitaplardan oluşacak Karbon Başlangıçlar ve Muhteşem Sonlar? İkinci kitap hazır mı, ne zaman okuyacağız?

Şu an zihnimde dört kitaplık bir yapı var. Ama ilk kitabı yazarken de başta nereye varacağını tahmin etmiyordum. O yüzden bu konuda çok kesin konuşmaya cesaret edemiyorum. Atlas’lık biraz bana da bulaşıyor; başladığım şey büyüyor, yön değiştiriyor.Baksanız altı üstü on soruluk bir röportajı bile uzattıkça uzattım. Ne anlatıyorum acaba bu kadar? Bende bu çene varken “dört” derim, evren isterse çoğalır. Ama hikâye gerçekten dört kitapta tamamlanırsa da şaşırmam. Önemli olan sayısı değil; ritmi.

İkinci kitap için bilgisayar başına oturdum mu? Evet. Ana meselesi hazır. Hatta zihnimde oldukça net. Asıl problem seçenek bolluğu. Açabileceğim çok kapı var ve hangisinin Atlas’ı doğru yere götüreceğine karar vermeye çalışıyorum. Bu iyi bir problem ama yine de dikkat isteyen bir eşik. “Hazır” demek için erken olabilir. Ama şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Evren hazır. Atlas susmadı. Ben de susmayı düşünmüyorum. Ne zaman okuruz kısmına gelince… Yazarken beni gerçekten şaşırtan bir hikâye çıkarsa, o zaman fazla bekletmem.


Yorumlar


bottom of page