top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

Stoner: Savaş günlerinde ikinci kez keşfedilmeyi hak eden bir modern klasik

Egemen Özdemir, John Williams’ın neredeyse yarım asır sonra dilimize çevrilen romanı, Stoner üzerine yazdı:

"Stoner, savaşlar, ekonomik zorluklar ve gelecek bilinmezliği ile örselenen insana, bu yoğun kuşatma altında devam ettirmeye çalıştığı yaşam yolculuğunun bir benzerini bundan yıllar önce benzer duygularla devam ettiren insanların varlığını göstermesiyle, ikinci kez keşfedilmeyi bekliyor."



“Savaş yılları birbirine karışıp bulanıklaştı ve Stoner o yılları, şiddetli ve neredeyse dayanılması zor bir fırtınada yapabileceği gibi, başı önünde, ağzı sımsıkı kapalı, hep sonraki, bir sonraki ve bir sonraki adıma odaklanarak atlattı.” (s. 202)


Günümüz insanı, giderek zorlaşan ekonomik koşullar, artan adaletsizlik, göç, iklim değişikliği gibi toplumsal sorunların kıskacında uzun yıllardır. John Williams’ın yukarıda yazdığına benzer bir duyguyla kör topal hayatını sürdürmeye çalışırken, son günlerde bu boğucu ruh haline savaşın (ABD ve İsrail’in Filistin ve İran’daki katliamlarının) karanlık gölgesi de eklendi. Stoner’ın, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak verdiği günlerde hissettiği yıpranmışlık, yaklaşık bir asır sonra bugünün hayatta kalma savaşı veren bireyinde de kolaylıkla gözlenebilir.


Stoner, geçimini tarımsal üretimden sağlayan ailesinin işlerini devralmak üzere Missouri Üniversitesi’nde Ziraat Bölümü’ne kaydolan William Stoner’ın sıradan ama bir o kadar da görkemli hayatını anlatır. Stoner’ın yazgısı aslında çok öncesinden bellidir. Babası gibi çiftçi olacak, babası gibi hayatını topraktan kazanacaktır. Ancak üniversitenin ilk senesinde tanıştığı edebiyatın üzerinde bıraktığı derin etkiye karşı koyamayacak ve hayatının geri kalanını Edebiyat Bölümü’nde öğretim üyesi olarak geçirecektir. Kendisine sunulan ataerkil şablonu reddetmeyi başarsa da dışarda sürüp giden hayata karşı çoğu zaman hevessiz, yıllar boyunca başına gelen, tanık olduğu onca değişime karşı sessiz ve kayıtsızdır. Buna rağmen kendisiyle barışık ve dingindir. Hızla değişen dünyadan kendisini insanlardan yalıtıp edebiyata teslim ederek sakınmayı enikonu başarmıştır.


Günümüzde modern bir başyapıt olarak anılsa da, Stoner, esas ününü yayımlandıktan yaklaşık 50 yıl sonra, Waterstones Yılın Kitap Ödülü’nü kazanmasının ardından elde etti (2013). Türkiye’deki ilk baskısı da bu geç gelen payenin ardından aynı yıl Koton Kitap tarafından yapıldı. Neredeyse yarım asırlık bir gecikmeyle keşfedilen romanın ülkemizde Yapı Kredi Yayınları’nın Modern Klasikler dizisi altında basılana kadar ciddi bir etki yarattığını söyleyebilmek güç. Son yıllarda daha çok bilinir hale geldiği, edebiyat sohbetlerine konu olduğu söylenebilir. Stoner, günümüze dek yaptığı 7 baskı ile nihayet rüştünü ispatlamış bir roman olsa da, savaşlar, ekonomik zorluklar ve gelecek bilinmezliği ile örselenen insana, bu yoğun kuşatma altında devam ettirmeye çalıştığı yaşam yolculuğunun bir benzerini bundan yıllar önce benzer duygularla devam ettiren insanların varlığını göstermesiyle, ikinci kez keşfedilmeyi bekliyor.


John Williams’ın hayatından otobiyografik öğeler taşıyan romanda William Stoner’ın varoluşçu izler taşıyan yaşamını okuyoruz. Stoner çoğu zaman kendi hayatını doğrudan ilgilendiren değişimlere karşı kayıtsız, hatta sessiz bir kabulleniş içerisindedir. Ulaşabileceği hayatla yaşadığı hayat arasındaki makas yıllar geçtikçe giderek açılmaktadır ve bunun huzursuzluğunu artan bir gerilimle hissedecektir. Ne ki ruhu bu değişimlerden derinden etkilense de hayatında bir şeyleri değiştirecek kudreti kendisinde bulması bir yana bunu deneyecek iyimserlikten çok uzakta bir algılayışla yaşamın içinden sessiz bir çocuk gibi, oturduğu koltuğa sıkıca tutunarak, hiçbir şeyin yerini bozmadan geçip gidecektir. Onun tek sığınağı edebiyat ve bildiği tek şey, hayatı boyunca yaptığı tek iş olan üniversitede edebiyat dersleri vermektir. Mutsuz bir evliliğin, hayalkırıklıklarının, gerçekleşmemiş ihtimallerin gölgesinde kaderine razı bir tutumla kitaplarla dolu küçük bir çalışma odası ve üniversite arasında geçer tüm yaşantısı.


“Stoner ilkgençliğinde, aşkı, insanın eğer şanslıysa erişebileceği mutlak bir varoluş biçimi olarak düşünürdü; olgunluğa erdiğinde, aşkın, insanın oyalayıcı bir inançsızlık, hafiften tanıdık bir küçümseme ve mahcubiyet verici bir özlemle bakması gereken, sahte bir dinin cenneti olduğu sonucuna varmıştı. Şimdi artık orta yaşında, aşkın ne bir lütuf ne de bir yanılsama olduğunu anlamaya başlıyordu; aşkı insanca bir dönüşüm olarak, her gün ve her dakika irade, zekâ ve yürekle keşfedilen ve yeniden yaratılan bir durum olarak görüyordu.” (s. 161)

Bu sıradanlığa karşın aşkı ve dünyayı yakından ve çoğu zaman acıyla keşfetme imkanı bulur Stoner. Uzun ömründe iki dünya savaşına, ailesinden ve arkadaşlarından kayıplara, ekonomik ve toplumsal buhranlara tanık olur. Hiç aklında yokken, en umutsuz ve beklentisiz anında aşkla tanışır. Aşkın yıllardır bildiğini sandığı şeyden çok daha farklı bir şey olduğunu kavrayıp ona kendisini bırakır. Ne ki aşkı bulduğunda kendisine ve sevgilisine sahip çıkmanın tek yolunun o aşktan vazgeçmekte saklı olduğunu anlar ve yaşamı boyu ona eşlik eden dinginlikle, sevdiği kadını istemese de terk etmek zorunda kalır.


Yakın coğrafyamızda estirilen şiddet ikliminden nefessiz kaldığımız şu günlerde Stoner’ın ikinci kez keşfetmenin okuyuculara iyi geleceğini düşünüyorum. Ne ilk ne de son talihsiz kuşağız ve edebiyat, daha önce aynı yollardan geçmiş sakin ama görkemli hayatlarla ruhumuzu sağaltabileceğimiz, bunaltımızı dindirebileceğimiz en önemli kaynak olmaya devam ediyor.



STONER

John Williams

Yapı Kredi Yayınları, 2009

Çeviri: Özlem Güçlü

232 s.

Yorumlar


bottom of page