top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

"Edebiyatın asli görevi hakikati ‘teslim etmek’ değil, hakikatin çatlaklarını açığa çıkarmaktır"

  • Yazarın fotoğrafı: Litera
    Litera
  • 13 saat önce
  • 5 dakikada okunur

Özlem Arslan, Metin Turan ile Beyaz Güzel Bir Boşluk adlı kitabı özelinde söyleşti: "Estetiği yöneten bir buyruk değil, estetiği anlamlandıran bir bilinçtir. Anlatı, bu bilinç sayesinde epik bir çoğulluk kazanır ve didaktikleşmez."



Metin Turan, Yaşar Kemal, Ahmet Kutsi Tecer, Niyazi Akıncıoğlu, Adalet Ağaoğlu, İnci Aral, Ceyhun Atuf Kansu, A. Hicri İzgören gibi edebiyatçıların yanı sıra “Türk-Rus Edebiyatları”, “Göç ve Göçmenlik”, “Edebiyatın Belleği Mitoloji ve Folklor”, “Popüler Kültür ve Halk Kültürü” konularını ele alıp irdelediği, ekli 3. baskısı Aralık 2025 yılında yapılan Beyaz Güzel Bir Boşluk kitabı üzerine soruları yanıtladı.


“Romantik Tarihçilikten Halkçı Folklorculuğa Yaşar Kemal” yazınızda, Yaşar Kemal’in anlatı biçiminde ideolojik bir dönüşüm olduğunu ileri sürüyorsunuz. Sizce edebi bir anlatının ideolojik değişimi, yazarın estetik değerlerini nasıl etkiler?

Bu makalede üzerinde özellikle durduğum konu, yazma ve yayınlamaya folklorla ilgili çalışmalarla başlamış bir edebiyat insanının bütün bu geçen zaman sürecindeki inadını anlamaya çalışmaktı. Bu yazıda odaklandığım nokta ise Türkiye’de halkbilimin ulus inşa etme çabasının bir aracı olmak dışına çıkarılmasında Yaşar Kemal’in emeğinin fark edilmesidir. Bunu yaparken de onun yazarlık uğraşının boyutlarını kavramak; bir aydın olarak toplumsal ve siyasal olaylar karşısında takındığı tavırla edebiyatı arasındaki bağı irdelemektir. Buradan hareketle edebi anlatıda ideolojik değişimin kavranmasına da değinmeye çalıştım. Çünkü “angaje” olmakla sanki estetikten ödün verilmiş sanat, araçsallaştırılmış gibi düşünülür. Oysa Yaşar Kemal örneğinde gördüğümüz şey bunun tersidir. Yaşar Kemal’de “angaje yazarlık”, estetik değerlerin zayıflaması değil, estetik zeminin yeniden kurulması anlamına gelir. Onun bu zemini kurma çabasını da anlamaya çalıştım.

Romantik tarihçilik, çoğu zaman geçmişi yücelten, tarihsel anlatıyı ulusal bir mitolojiye dönüştüren bir bakış üretir. Türkiye bunun örnekleriyle doludur. Yaşar Kemal bu hatta tepki verir. Onun yazarlık yolculuğuna bakıldığında tarihin “yukarıdan” anlatılmasına karşı, halkın hafızasını, sözlü kültürü, folkloru ve gündelik hayatın dilini merkeze alan bir estetik-politik yönelimi tercih ettiğini görürüz. Bu yoğunluk ideolojinin metne eklemlenmesi değildir. Politik bilinçle yetkinleşme, dünyayı bütün gerçekliği ile kavramaya çalışmaktır. Yaşar Kemal, anlatının dilsel dokusunda, ritminde ve karakter kurulumunda gerçekleştiği dönüşüm ve yenilikle adını bilinçli bir tercihle belirlediği, örneğin Ağrı Dağı Efsanesi, Binboğalar Efsanesi yapıtlarında da folklordan uzaklaşarak yazdıklarına özgünlük kazandırır. Kimilerinin Ağrı Dağı Efsanesi’nin halk anlatılarından derlenmiş bir yapıt gibi algılamasındaki sahicilik onun yaratıcılığının yetkinliğinden kaynaklanır.

Bu noktada estetik değerler zarar görmez; aksine çoğalır. Çünkü halkçı folklorculuk, Yaşar Kemal’in dilini sınırlamak yerine zenginleştirir. Sözlü kültürün çok katmanlı yapısı, destansı anlatım, tekrarlar, doğa tasvirleri ve mitik göndermeler onun yapıtlarında katmanları çoğaltır ve derinlik oluşturur. Sorunuzdan hareketle, ideolojik dönüşüm, burada estetik için bir sınırlama değil; estetik olanakların genişlemesidir.

Bu bakımdan da kendi deyimiyle “angaje yazarlık” Yaşar Kemal’de dünya görüşü tutarlığıdır. Dolayısıyla da estetiği yöneten bir buyruk değil, estetiği anlamlandıran bir bilinçtir. Anlatı, bu bilinç sayesinde epik bir çoğulluk kazanır ve didaktikleşmez.


Kitabınızda özellikle Adalet Ağaoğlu’nun hikâyeleri üzerinde odaklanıyor, romanlarına da değiniyorsunuz. Ağaoğlu’nun romanlarında zaman ve belleği işlerken kullandığı biçimsel kırılmalar, sizce bireysel varoluşla toplumsal hafıza arasında nasıl bir köprü kurar? Bu anlatım tercihini günümüz edebiyatıyla karşılaştırırsak ne gibi eksiklikler ya da kazanımlar görürüz?

Adalet Ağaoğlu’nun yapıtlarını kronolojik sırayla okuduğumuzda geniş bir tarihsel zamana yapıldıklarını ve Türkiye’yi uzamsal olarak anlamaya da olanak tanıdıklarını görürsünüz. Onun bir kitabının adından ödünç alarak söylersek Türkiye’nin “ruh üşümesi”ni okuruz. Bu bağlamda Adalet Ağaoğlu’nda zaman, yalnızca olayların sıralandığı bir çizgi değil, bilincin işleyiş biçimidir. Bellek ise bireysel depolama alanı olmanın ötesinde, toplumsal baskıların ve tarihsel kırılmaların bireyde bıraktığı izlerin taşıyıcısıdır. Biçimsel kırılmalar, örneğin zamanın bölünmesi, iç monologlar, anlatı düzlemlerinin iç içe geçmesi tam da bu nedenle varoluşsal bir zorunluluk olarak ortaya çıkar.  Ağaoğlu’nun romanlarında bireyin iç sesi, çoğu zaman suskunlukla konuşur. Bu suskunluk, bireyin yalnızlığını değil; toplumun bastırdığı hafızanın bireyin zihninde yarattığı ayrıksılıkları gösterir. Böylece bireysel varoluş ile toplumsal hafıza arasında bireyin iç dünyası, toplumun tarihsel travmalarını da kapsayan, görünmez ama, güçlü bir köprü kurulur. 

Günümüz edebiyatıyla karşılaştırdığımızda iki durum belirginleşir. Birincisi, biçimsel kırılmalar artık daha yaygın ve kabul görmüş durumda; bu, Ağaoğlu’nun açtığı yolun bir kazanımıdır. Ancak ikincisi, bu biçimsel oyunların kimi zaman içerikten koparak bir gösteriye dönüşme riski taşımasıdır. Ağaoğlu’nda biçim, her zaman tarihsel bir yük taşır; bireyin ruhsal çözülüşü, toplumsal bağlamdan kopuk değildir. Bugün ise bazı metinlerde biçim, bağlamdan arındırılmış hatta ana izlekten de uzaklaşmış deney olarak kalabilmektedir.  Dolayısıyla Ağaoğlu’nun yeğlediği anlatım, günümüz için hâlâ öğretici bir örnek sunar, biçim, ancak hafıza ve tarih ile temas ettiğinde derinlik kazanır.


İnci Aral’ın yapıtlarında kadın karakterlerin dönüşüm süreci sıklıkla toplumsal yapıdaki krizlere bağlı olarak gelişiyor. Sizce bu kriz anlatıları bireysel özgürlük temasını ne ölçüde derinleştirebiliyor, yoksa sınırlıyor mu?

İnci Aral’da kriz, yalnızca bir olay örgüsü unsuru değil, belirgin olarak da kadın kimliğinin sınandığı bir eşiktir. Toplumsal yapıdaki kırılmalar, kadın karakterlerin iç dünyasında bir yüzleşme alanı açar. Bu, bireysel özgürlüğün doğrudan ve sorunsuz bir biçimde ortaya çıkmasını sağlamaz; tam tersine, özgürlüğün ne kadar zor, parçalı ve bedelli olduğunu gösterir.

Kriz anlatıları özgürlüğü derinleştirir. Çünkü İnci Aral, kadın karakterlerin bastırılmış arzularını, korkularını ve çelişkilerini görünür kılar. Ancak aynı zamanda özgürlüğü sınırlar; zira bu karakterler çoğu zaman ataerkil düzenin çizdiği sınırlar içinde hareket etmek zorundadır. Özgürlük, bir “varış noktası” olmaktan çok, sürekli müzakere edilen bir süreçtir.

Kuşkusuz tek tek yapıtları ele alındığında ayrı ayrı çözümlemeler yapılabilir. Ancak belirgin olarak onun yapıtlarında kadın karakterlerin dönüşümü, toplumsal krizlerden bağımsız değildir; aksine bu krizlerin içinden geçerek şekillenir. Bu da bireysel özgürlüğü soyut bir ideal değil, tarihsel ve toplumsal bir mücadele alanı olarak düşünmemizi sağlar. İnci Aral’ın katkısı özgürlüğü romantize etmemesidir.


Kitabınızda Ahmet Kutsi Tecer, Ceyhun Atuf Kansu, Niyazi Akıncıoğlu gibi başka şairleri de ele alıyorsunuz, ancak Hicri İzgören üzerine yazınızda, edebiyatın kıyısında duran bir ismin merkezdeki dil ve anlatı normlarına karşı geliştirdiği “bozucu” güce dikkat çekiyorsunuz. Sizce bu tür yazarlar edebiyatın geleceğini mi kurar, yoksa marjinalize edilerek sistemin dışında mı kalır?

“Kıyıda duran” yazarlar genellikle edebiyatın görünür merkezinde yer almazlar; fakat bu, onların etkisiz olduğu anlamına gelmez. Hicri İzgören örneğinde bozucu güç, yüksek sesle itiraz etmekten değil; dilin iç yapısını sarsmaktan gelir. Sessizlik, kırılganlık ve içe dönüklük, onun şiirinde bir direnme biçimine dönüşür.

Bu tür yazarlar çoğu zaman sistem tarafından görmezlikten gelinir. Çünkü merkez, alışılmış dil ve anlatı kalıplarını sürdürmek ister. Ancak edebiyatın geleceği tam da bu kıyılarda şekillenir. Yeni estetik imkânlar, çoğu zaman merkezin dışında filizlenir.  Dolayısıyla bu soruya verilecek yanıt ikili olmak zorunda: Bu yazarlar hem sistemin dışında kalabilirler hem de uzun vadede edebiyatın yönünü belirleyebilirler. Geleceği kuran şey, her zaman görünür olan değil, sessizce biriken poetik enerjidir.


Yazılarınızda tarihsel, folklorik ve siyasal bağlamlar sık sık iç içe geçiyor. Sizce edebiyatın asli görevi hakikati anlatmak mı olmalı, yoksa hakikatin sorgulanabilirliğini göstermek mi?

Bu iki işlevi birbirinden ayırmak doğru değil. Edebiyat hem hakikati anlatır hem de hakikatin nasıl kurulduğunu sorgular. Hakikat, edebiyatta sabit ve değişmez bir veri olarak değil; bağlam içinde şekillenen bir deneyim olarak ortaya çıkar.  Tarihsel, folklorik ve siyasal bağlamları iç içe düşünmemin nedeni de budur: Hakikat, tek bir bakış açısından görülemez. Edebiyat, bu çoğulluğu görünür kılar. Okura hazır cevaplar sunmak yerine, onu sorularla baş başa bırakır. Bu bakımdan da illa da bir görev yüklemek zorundaysak, edebiyatın asli görevi, hakikati “teslim etmek” değil, onun yerine, hakikatin çatlaklarını, boşluklarını ve çelişkilerini açığa çıkarmaktır.


“Boşluk” kavramını başlığa taşımanızla birlikte, metinlerinizde sıkça beliren suskunluk ve görünmeyen üzerinden düşünme hali dikkat çekiyor. Sizce edebiyat, söylenen kadar söylenmeyeni de mi temsil etmelidir? Bu bağlamda, yazmaktaki sorumluluğu nasıl tanımlarsınız?

Edebiyat yalnızca söylenenin değil, söylenemeyenin de alanıdır. Suskunluk, meramını tam anlatamama, eksiltililik ve boşluk, bastırılmış deneyimlerin, travmaların ve tarihsel yaraların izlerini taşır. Bu nedenle edebiyat, görünmeyeni temsil etmeden hakikate yaklaşamaz. Sorumluluğun başladığı yer burasıdır. Dolayısıyla yazar, söylenmeyeni söylenir, görünmeyeni görünür kılarken, okuru manipüle etmemeli ve bağlamı kaybettirmemelidir. Edebiyat, suskunluktan anlam üretirken, o sessizliğin nedenlerini de düşündürmelidir. Burada belirleyici olan etmen kuşkusuz üsluptur. Üslubun yazara yüklediği en önemli sorumlulu ise boşluğu, estetik bir süs olarak kullanılmamasıdır. Yani suskunluk, ucuz bir gizem üretme aracına dönüşmemeli, yazı, boşluğu bir hakikat alanı olarak kurmalıdır.

Bu nedenle Beyaz Güzel Bir Boşluk’ta boşluk, bir eksiklik değil, düşünmeye ve sorgulamaya çağıran bir alandır. Yazı, bu alanı açık tutabildiği ölçüde sahici kalır.

Yorumlar


bottom of page