Yalnızlığa müsaade yok
- Litera

- 17 Nis
- 6 dakikada okunur
Umut Kaygısız, Gaye Keskin'in kitabı, İçimdeki Kilitleri Tek Tek üzerine yazdı: "Duygusal çözülmeler ve psikolojik altyapılardan beslenme önceliği konusunda en ufak bir taviz vermeden, akıcı olay anlatımlarının ön plana çıkması Keskin’in yoğurt yeme biçimi."

Çok sessizsin. Çünkü biraz üşümüşsün. Gerçek ısınmanın düşüncelerle başlayacağına olan inancın, derini kaplayan onca şeye duyduğun teslimiyetten daha fazla. Çok içine kapanıksın bugün. Dün de öyleydin, yarın da farklı olmayacaksın. Çünkü ile devam etmeye lüzum yok. Çok… Yalnızsın. Şehir büyük, evler küçük. Çoğu zaman bir kafesin içine tıkılmış gibi bağırdıkça daha fazla derinliğe gömülüyor sesin. Çok… Kapatmışsın kendini. İçindeki kilitleri tek tek açabilmen mümkün mü acaba, diye soran biri çıkmadıysa karşına… Üzülme. Çünkü kapına bıraktığım kitapta yalnızlığa müsaade yok. İçimdeki Kilitleri Tek Tek…
İçimdeki Kilitleri Tek Tek, Gaye Keskin’in uzun zamandır beklenen öykü kitabı. Yazarı takip eden herkesin tahmin etmekte zorlanmayacağı biçimsel özellikler taşıyan, dramatik yapısı güçlü bir öykü topluluğuyla karşı karşıyayız. Duygusal çözülmeler ve psikolojik altyapılardan beslenme önceliği konusunda en ufak bir taviz vermeden, akıcı olay anlatımlarının ön plana çıkması Keskin’in yoğurt yeme biçimi, diyebiliriz öncelikle. Dil konusunda okuyucusunu zorlamak ve betimleme gücünü süslü anlatımlarla görsel bir şölene dönüştürmek gibi bir kaygı taşımadığı aşikâr. O yüzden ne anlatırsa anlatsın, her zaman sürükleyici ve monotonluktan uzak. Bir sonraki sayfayı nasıl çevirdiğinizi fark edemeyeceğiniz türden bir yazı diline sahip yazar. Ama en çok da öykü karakterlerini resmetmekle yetinmemesi, her biri için bizi masaya davet etmesiyle farklılık yaratıyor.
Evet. Gaye Keskin’in benzerlerinden ayıran en temel özelliği bu. Hikâye bitse de bizi tanıştırdığı karakterler için olasılıklar devam etmekte. Üstelik yazarın bize anlattıklarından yola çıkarak farklı ihtimalleri tartışmamız için yarattığı alan, hep bir köşede baki duruyor. Bu sayede öykülerini bölüşüyor bizlerle. Tıpkı bizim yalnızlığımızı onunla paylaşmamızı talep ettiği gibi. İçimdeki Kilitleri Tek Tek, okurlarında öyle bir vazgeçme duygusu yaratıyor ki; bu, akla ilk gelen pes etme anlayışına tamamen zıt. Bilakis kapalı kapıların arkasında saklı tutulanları ortaya döktükçe galip gelecek bir rahatlama, kazanma ve belki de en doğru ifadeyle, bilinir olma durumu mevcut. İşte bu yüzden öykülerin dili olsa da konuşsa, demiyor, ince ince her birine göz atmaya çalışıyoruz.
Madam Violet’in Sandığı ile insanın özünden beslenen, dokunaklı bir hikâyenin saniye saniye tüm parçalarını hissetmemizin ve kitabın geri kalanına dair umutlarımızı yeşertmemizin baş mimarı olan Gaye Keskin, istediği zaman bizleri kolayca ters köşeye yatırabileceğinin sinyallerini daha kitabın ilk sayfalarında veriyor. Yoğun betimlemeleri evi, odaları, apartmanı, kediyi ve özellikle öykü kahramanlarını gözümüzde canlandırmamıza olanak sağlayacak bir silah olarak kullanmasıysa diğer sürprizi. Öykünün vurucu ve içe dokunan noktasına adım adım ulaşmamız, şüphesiz ki tasvirlerin atmosferi yudum yudum içmemizi sağlamasından geçiyor. Gösterişten uzak fakat samimi bir tabirle nokta koymam gerekirse, öykü bittikten sonra okurda kuvvetli bir öksürük ya da pencere açma ihtiyacı doğurabilir.
İçimizdeki kilitleri tek tek açmamıza yardımcı olamaya en hevesli öykülerden biri olabilir Sen, Ben ve Eleni. Bu kez dur durak bilmeyen, ritmini yakalayıp okurunu bir an bile anlatıdan uzaklaştırmayan bir yazar dili yakalamış Keskin. Hikâye insanın derinlerine işliyor. Biraz geçmiş, biraz hayal. Bir miktar kurgu ama kahramanımızın beyninde ve elbette kalbinde. Sonra bir tutam gerçekler ve illa ki hayallerle dolu, ışıltılı yarını karşılama komitesi. İnsana dair ne varsa eğilip bükülmeye ama eninde sonunda matematik problemlerine özenip bizi sonuca götürmeye mahkûm bu öyküde. Kelimelerin ait oldukları cümlelerden bağımsız şiddete başvurdukları ve okurun yüreğini kaşıkla ezdikleri ama nihayetinden dudaklarından içeri çok lezzetli bir tat bıraktıkları yolculuktayız. Sen, ben ve elbette Eleni. Belki de işin sırrı Eleni’yi bulmakta değil, onunla göz göze gelebilmektedir.
Okurda merak duygusunu fazlaca uyandıran öykülerin başında geliyor Denizkızı. İlk paragrafından itibaren sarıp sarmalıyor, bir evin içine davet ediyor bizleri. Yer yer meçhul misafir için atsa da kalbimiz, asıl meselenin anlatıcıda bittiğinin farkındayız. Arka planda saklı tutulan “öykü içinde öykü” varlığı koşulsuz sürükleyicilik sağlarken, yazarın yakaladığı enteresan durumlar yakamızı bırakmak bilmiyor. Dolayısıyla hep bir adım sonrasını öğrenmek için telaşla sayfaları çevirdiğimiz, desenleri güçlü bir öyküyle baş başayız. Yalnızlığa müsaade yok. Lütfen sayfayı çeviriniz.
Belki de kitabın ismine en çok karşılık gelen hikâyedir Doğum Günü. Çok sarsıcı, yaralayıcı, etkileyici hatta el arttırıyorum, en derine nüfus etmeye yemin etmiş ve kusursuza yakın bir tabakayla örtülmüş. Gaye Keskin, karmaşık duyguların çarpışmasını hafifletmeden, sonuçların doğal haliyle baş başa bırakıyor bizleri. “Yazmak bunun için var, okumak bu yüzden güzel” diyor insan Keskin’in açtığı tartışma konularıyla. “Bu hikâyeyi okuduktan sonra eskisi kadar rahat hissetmeyeceksiniz” demenin yolunu bulmuş. Görünürdeki iki karakter, iki kardeş hatta ikiz var. Ama çok boyutlu çatışma anları film karesi gibi birbirinden apayrı tatlar bırakıyor okurun dimağında. Durup nefeslenmeden, empati kurmadan ve ilk düşüncenizden vazgeçip sonrakileri de kavgaya buyur etmeden asla sonlandıramayacağınız bir hikâye bu. Demiştim size. Yalnızlığa müsaade yok. Lütfen sayfayı çeviriniz.
Bir Varmış Bir Yokmuş, kitap içindeki iklimi bir anda değiştiren, direksiyonu farklı yöne kıran öykü olarak göz kamaştırmak yetinmeyip biraz da kafa karıştırıyor. Keskin, okurlarına yaşattığı durum değişikliğini, bu kez de anlatım dilindeki farklılıkla taçlandırmış. Özellikle ana karaktere yakışan sokak ağzı, sert mizaçlı erkek tipine uygun tavırları ustalıkla hikâyeye giydirmesine şapka çıkartmalı. Diyaloglardaki gerçekçilik öyküye canlılık ve boyut kazandırıyor. Buram buram yaşam ve sokak kokan Bir Varmış Bir Yokmuş, arka planında gizli tuttuğu tahlilleriyle de bizlere çok farklı bir reçete sunmakta.
Bir film vardı, hatırlıyor musun? ise göstergelerin gücünü kullanarak, örtülü anlatımın güzel örneklerinden birini sergilerken eli hiç de sıkı değil. Kısa, net, pürüzsüz ve akıcı anlatımla donanmış hikâye, vuruculuk yerine düşündürücülüğü silah olarak tercih etmiş. Üstü kapalı anlamları doğru şablona yerleştirdikçe daha fazla keyif almanız kaçınılmaz olacaktır.
Aslında öykü olmaktan ziyade romana evrilmeye daha müsait bulduğum Kırıklar, Çıkıklar ve Diğer Meseleler, sahip olduğu pek çok uzvuyla okuru içine çekmesini bildiği için, gurubun kara koyunu niteliğinde. Baştan sona çok iyi kurgulanmış ve lüzumsuz tek bir cümlesi dahi yok, demek lüks değil, bilakis zenginlik. Kıymetli yazarın dokunduğu her his acıtıyor, altını çizdiği tüm nesneler diken gibi batıyor, eşleştirmemiz için farklı açılardan ele aldığı bütün kavramlar sonuca ulaşıyor. Üstelik karakterler de oldukça canlı. Fakat başta da belirttiğim gibi, bu hikâyenin kesinlikle uzamaya, açılmaya ihtiyacı var. Dar alanda kısa paslaşmalar kıvamında kalması lezzetinden bir şey eksiltmese de özellikle katmanlarının gidecekleri daha çok yol var. Beklentimiz yüksek. Çünkü göndermeler ve göstergeler çok isabetli. Keşke, dedim okurken. “Keşke bu öykü çok daha uzun olsa.”
Hemen sonrasında kapınızı çalan Hangi Oje?, sıradan öykülerin gittiği yolları ezberlemiş, geri dönmüş, tekrar gitmiş, sonra gözlerini kapatarak bir kez daha aynısını yapmayı başarmış vaziyette. Travmayı bulup su yüzeyine çıkarmak, psikolojik dehlizlere inmek, hezeyan denizinde hızlı kulaçlar atmak ve sonra hiçbir şey olmamış gibi yapıp takıntıları pencereden dışarı atmak… Bunların hepsini bir çırpıda, geçişli zamanlarla, ana karakterin ruhunu buzluktan çıkarıp fırına atarak gerçekleştirmiş kıymetli yazar. Özellikle güçlü göstergeleri ve imgeleri tetris oyunu oynarcasına doğru yerleştirebilirseniz, blokların kendi kendini imha ettiğini fark edeceksiniz. Sonra hikâyenin dişleri arasında çiğnenmeyi bekleyen, renkli ve hoş kokulu bir sakız olmanın keyfini süreceksiniz, diyorum. İşte tam bu lezzette ve şımarıklık lüksünde, anlatımı doyumsuz bir öyküdür tadını damağımızda bırakan.
Diğer taraftan akıcı anlatımı, detayları ilmek ilmek işlemesiyle düşen tempoyu canlandıran, kitaba ritim katan öykülerin başında geliyor Neriman. Katmanların ince ince açılması, okura sezdirilerek verilen bilgilerin geçmiş olaylara geçiş yaptıkça belirginleşmesi ve açılan sır perdesinin hikâyenin vurucu gücü haline dönüşmesi, yazarın okurlarına sağladığı konforla gerçekleşiyor. Dildeki sadelik ve her türlü zorlamadan uzak durulması bu öykü özelinde okurlara soğukkanlılık aşılayan itici bir güç olarak belirginleşiyor. Bu kez sert değil ama kâğıt kesiği kıvamında bir finalle hikâyesini taçlandırıyor yazar.
Boş Duvar, Leo Ve Diğer Her Şeyin Alegorisi, ise tam bir yüzleşme öyküsü. Ama insanın çevresini bir kenara bırakıp kulaklarını sıkıca tıkadıktan sonra işittiği kafa sesleriyle adım adım yaklaştığı cümleler ordusu, onlarla geçirdiği zamanın bir ürünü. Hatırlamak da tanımak da en az bildiğini hissetmek kadar yüksek voltajda. Ve tabii ki de yalnızlık. İşte ona asla müsaade yok.
Mümtaz Eli ise kısa öykü evreninde biraz masalsı biraz destansı pencere açarak kitaba son nefesini farklı biçimde, okurlarının hafızasında başka bir tat bırakarak vermenin derdinde. Sorgulayıcı, öze dönüşü sağlayan, topluma bakışı derinlikli, ana karakteriyse mahallemizde görebileceğimiz, görsek de hayatını ıskalayacağımız biri. Hikâyesini dinlemek düşündürücü ve bir o kadar da zamana tutsak. Resmen hayal kurmaya, iç çekmeye çeyrek kala durumuyla dönüyor başımız. Evet. Kemerlerinizi bağlamanın tam sırası.
Her şey bittikten sonra kilitli tek bir kapı dahi kalmayan evin odalarında serbestçe gezmek insanın kendine alışma durumunu yansıtacak elbette. Ama yetmez, diyor sanki kıymetli yazar. Artık daire kapısı da kilitsiz. Konu komşu neyse de, ya tanımadığınız biri gelirse? Sizi olduğunuz gibi görmesinden korkmaya son vermekten başka çareniz yok artık. Yalnızlık bitti. Lütfen yeni bir sayfa çeviriniz. Hatta kitabın son yaprağı bittikten sonra bile hayali sayfaları kafanızın içerisinde son sürat çevirmeye devam.
Tavsiye üstüne tavsiye, diyorum. Keyifli okumalar dilerim.
İÇİMDEKİ KİLİTLERİ TEK TEK
Gaye Keskin
Can Yayınları, 2026
Tür: Öykü
104 s.






































Yorumlar