top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

Öykü: Eşref Saati

  • Yazarın fotoğrafı: Litera
    Litera
  • 26 Nis
  • 10 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 27 Nis

"Yalnızlık güzeldi de böyle zamanlarda yatıştıracak birisi ne iyi olurdu. Kendim söylediğimde sahte görünecek teselli sözleri başkasının ağzında nasıl da ışıl ışıl hakikatlere dönüşür, sakinleştirirdi."


Yakup Yılmaz


Hikayenin kıvılcımını çakan Elif’e…


yalnız küllerinden mi

asıl yalnızlığından doğar ankâ

Orhan Alkaya


Üşenmeyip yukarıdaki markete de gitseydim keşke. Kapağı alüminyum kâğıt olan yeni konservelerden alsaydım böyle olmazdı. Neyse olan oldu deyip, peçete ile sarıyorum parmağımı. Sargıyı sıkılaştırmak için bastırırken anlıyorum, derindi kesik. Yaradaki bu derinlik kalbimi keyifle karıncalandırıyor yine de. Elimi kalbimden daha yukarıda bir noktaya yükseltiyorum. Kanı durdursun için. Yapacak daha akıllıca bir şey bilmiyorum. Bir hurafeye mi kandım acaba diye düşünüyorum. İşe yarıyorsa neden hurafe olsun itirazını yapacak benden başka kimse yok? Kapağı tezgahtaki çöp poşetine atıyorum. Kenarındaki küçük kan lekesinin pembeliği, kutunun içindeki ton balığının rengi ile aynı. Bir iğrenti duyuyorum balıktan. Kendime düşman gibi oluyorum sakarlık anlarında. Salaklıktan başka bir nedeni olamaz gibi geliyor sakarlığın. Bunca salak bir yaratığın bedenimde ortaya çıkması sadece beni ifrit ediyor olamaz. Yalnızlık güzeldi de böyle zamanlarda yatıştıracak birisi ne iyi olurdu. Kendim söylediğimde sahte görünecek teselli sözleri başkasının ağzında nasıl da ışıl ışıl hakikatlere dönüşür, sakinleştirirdi. “Bir benim zayıflığım mı bu, herkes öyle.” Dolabın kirli camına, kap kacak görüntüsü ile karışarak yansıyan silüetime söylüyorum bunu. Dolaptaki tavanın sapı, silüetin sol kulağına saplanmış bir bıçağın sapına benziyor. 


Sabırsızlanıyorum, yeterince bekledim mi diye düşünmeden parmağıma sardığım peçeteyi heyecanla kaldırıyorum. İçinden ne çıkacağı bilinmeyen bir hediye paketi açıyordum sanki. Heyecan kanama devam edecek mi acaba diye merakla baktığım yaradan kan akmadığını görünceye kadar sürüyor. Rahatlıyorum ama bir hayal kırıklığı da kamaşıyor içimde. Bu kadarcık yaradan korkulmaz. Kanı durdurma mesaisinden kurtulduğum için seviniyorum sadece. Kamaşmanın nedenini anlamıyorum. İsimlerini yüzleri kadar çabuk unutamadığım ne çok insan vardı hayatımda. Bir hayatım oldu, onunla da ne yapacağımı bilemedim görmemişler gibi. Ne için olduğunu düşünmeden, alışkanlıkla kolonya döküyorum yaraya. Yara bandı ile sarıyorum. Bir şeyleri işaret ediyormuş gibi yapıyorum. Bant yakışıyor parmağıma. Bir tane de yanındaki parmağa sarıyorum. “Üç tane hayatım olsa daha rahat davranırdım.” diye geçiriyorum içimden. Azarlamak için yine dolabın kapağındaki silüetime dönüyorum. “Ne tatlı bir şaka ne büyük bir hikmet.” diyorum. Bıçak bu sefer boynuma saplanmıştı. Keyif ve korku karışımı bir ürperti duyuyorum. Kendimi değil de bedenime giren bu sakar ve salak yaratığı azarlıyorum. Silüetin gözleri benim değil, bu yaratığın gözleri. 


En iyisi makarna, makarnalar içinde de ton balıklı olanı. Yemek denen zulümden kurtulmanın en kolay yolu. Hem bulaşığı da az. Her gün yemeye bir itirazım olmaz. 

Ne zaman bittiğini bilmediğim bir savaştan arta kalmış gibi hissediyordum o vakitler kendimi, ondandı telaşım. Zaten hepimiz bir savaşın yıkıntılarından çıkmamış mıydık? Bu arta kalan ömrümü ne yapacağımı bilemeyişim bundandı. “Kıtlık görenlerin açlık korkusu gibi düşün” demiştim. Çok komik geliyor bu laf bana artık. Her aklıma geldiğinde, “hay” deyip kafama vuruyorum. Bir yandan deli sanacaklar diye de telaşlanıyorum. Henüz delirmediğimi gösteren mutlu bir işaret her şeye rağmen.


Biberler acıymış neyse ki. Acı olmayanları çok yavan. Süzgece döktüğüm makarnanın buharı yüzüme vurduğunda bir iğrenti duyuyorum. Makarna tanecikleri kımıldanan birer kurtçuk gibi görünüyorlar. Suyu açıp yıkıyorum makarnayı. Makarna pişirmesini iştahla anlatan kadının videosundaki mutfağın genişliğini, ferahlığını hatırlıyorum. Özenmiyorum. Hatta başka bir şey de hissetmiyorum. Sadece hatırlıyorum. Açıklayamadığım yeni bir şeyler olmuştu. Birilerine olan borçlarımı ödemeden kaçtığımı, bazı hesapları kapatmadan sıvıştığımı mızırdanıp duran bir suçluluk duygusu vardı bir süredir içimde. Bastırınca bile basıncıyla belli ediyordu kendini. Bu hesapları kapatmaya zorluyordu beni. Bu kadının sesi ve mutfağı perde gibi iniyor bu titreşimli vızıltının üstüne.


Suçluluk duygusunun da bir örtü olmasından kuşkulanıyorum. Gerçek olamayacak kadar yekpare, tek renk. Katı cisimlere has parlak bir yüzeyi var neredeyse.  Fazla katı, fazla somut… Neyi örttüğünü bilmiyorum bu duygunun. Yalnızlığın kılık değiştirmiş hali olamaz. Yalnız olmaktan bir süredir yorulduğumun farkındayım. Artık sahte bir örtü ile gizlenecek bir bilgi değil bu. İfşa oldu çoktan. Başka bir şeyi örtüyor. Artık neyse o, iyi örtülmüş demek ki. “Hiç değilse bir kişi bıraksaydın hayatında bizim oğlan. İki lafın belini kıracak birisi olurdu.” diyorum silüete. Konuşmak lüzumsuz geliyordu uzun zamandır. Sanki her söz çoktan söylenmiş, her jest çoktan yapılmıştı. Bütün hayatım boyunca bunları beceriksizce taklit ettiğimi dehşetle farkettiğimden beri insanlardaki konuşma şevkini de hayretle izliyorum. Taklit etmeyi bırakamayınca konuşmayı bıraktım. Dilsizden halliceyim. Ne güzel, ne berbat. Ya sessizliğim de bir taklitse diye düşünüyorum bazen. Alay edemediğim hiçbir şey konuşmaya da değmiyor. Nasıl da özeniyorum her şeyle amansızca alay edebilenlere.


Justice’i düşünüyorum. Atölyeye başlayalı çok olmadı. Kadın. Ama hem kadınlara hem erkeklere verilen bir isimmiş bu oralarda. Sayıları her gün biraz daha artan zencilerden. Renklerini garipsemedim desem yalan olur. Kimisi bu garipsemenin üstünü coşkulu yakınlık gösterileriyle örtüyor. Böyle gösterileri her gördüğümde utanıyorum. Gözümü kaçırıyorum. Belki de doğru olan budur diye kendime kızıyorum. Her binanın altında bizimki gibi bir atölye, her atölyede çalışan böyle birkaç kişi var. Benim kaçışımın menzili buraya kadardı, onlar da benim gibi kaçmışlardı da yanlışlıkla buraya düşmüşlerdi sanki. Onları buralara getiren yol kadar menzilim olabilseydi burayı seçmezdim. Gurbet’in boş bir anında söylediği ve yıllarca dalga geçtiğimiz lafıydı “Bok gibi bir dünyada bok gibi hayatlar yaşıyoruz.” Klişe olması bile değildi bu lafın en kötü yanı. Şimdi bazen beylik olmasına bakıp içindeki doğruyu haksızca küçümsemişim diye düşünüyorum. Benim için de işler hiç iyi değil ama onlara iyiden iyiye hayret ediyorum. Ben bok gibi bir hayat yaşıyorsam onlar bombok bir hayat yaşıyorlardı. Bu fakirlikleriyle memleketlerine para göndermelerinin tek yolu en izbe evlerde, çokça kalabalık kalmaları. Justice’i her görüşümde Gurbet diyesim geliyor. Nasıl da Gurbet’e benziyordu. Gurbette doğdu diye vermişler bu ismi bizim rahmetliler. Yıllardır görmemiştim halbuki. Bu kadar zamanda kardeşinin bile yüzünü unutuyor insan. İsmini unutmak imkansız. Çok şey anlatıyordu. İnsanlar gurbet yolunda denizlerde, sınırlarda sapır sapır ölüyorken hele de.  Bunca yıldan sonra yüzünü hiç hatırlamıyorum demem gereksiz. “Zaten hatırlıyor olsam ne olur. Kimbilir nasıl değişmiştir?” Sanki yüksek sesle videodaki kadına söylüyorum bunları. Kadının sarımsak doğrarken çıkardığı ritmik tıkırtıların üstüne yazılmış şarkı sözleri… Bu sözler öyle mutlu bir mutfakta söylenemez halbuki. Dolaptaki silüetin “Doğru, her lafımızın uygun bir sahnesi olmalı değil mi bizim oğlan?” diye dalga geçtiğine eminim. Evet, aynı anne ve babanın çocukları da olsak karanlık ve boş bir silüet artık Gurbet benim için. 


Kaçırmamam gereken bir kıvam anı varmış gibi kavrulan biberleri seyrediyorum. Ton balığını o anda atacağım tencereye. Kavrulan biberlerin sesine dalıyorum. Bir daha asla görmeyeceğim yabancılara içimdeki her şeyi anlatmayı istiyorum kimi zaman. Kime olmaz ki böylesi?! O anlardan biri işte. Kimse onlara bir şey sormadığı halde, çok lazımmış gibi durup dururken hikayeler anlatmaya heves eden edebiyatçıları da edebiyat denen, neden yazılıp okunduğunu bir türlü anlayamadığım zırvalıkları da sevemedim hiç. O kadar da anlamsız gelmiyor artık. Anlatmaya her karar verdiğimde vazgeçiyordum halbuki. Böyle olaylara olan anlamsızca merak duygusunu düşününce tiksiniyorum. Böyle şeyleri dinleyenlerin, skandal şehveti ile çarpılan yüzlerinden de. Vakitlerine de acımıyorlar, çok uzun ömürleri varmış gibi. Savaşlar olmadığında savaş kadar korkunç mesailerde durmadan ölenlerin hikayelerine binlerce kez tanık olmamışlar gibi. Bu ölümlerin benzerlikleri, farklarından fersah fersah fazla değilmiş gibi her seferinde şehvetle çarpılıyor yüzleri. Ton balığını attım tencereye. Cızırdadı. Yemek yaparken çıkan bu seslere alışamadım bir türlü. “Ölüm haberlerine duyulan iştahın kaynağı, bir kere daha ölümün düştüğü yerde olmamanın sevincinden başka ne olabilir ki.” demişti bir keresinde Gurbet. “Aferin bizim kız, boş boş konuştun yine.” deyip dalga geçmiştim. Doğru mu söylüyordu yoksa? Bir süredir kendi kendime konuştuklarımı hep ona söylüyorum aslında. Gurbet’e yani…


Biber ve ton balığının üstüne makarnayı döküyorum, karıştırıyorum, çok da beklemeden bir tabağa dolduruyorum. Tezgâhta, küçük bir kâseye koyduğum turşu ile birlikte ayakta yiyorum. Her çatalda kafamı kaldırıp camdaki silüetime bakıyorum. İlk görmemden sonra, muhabbeti eksik edilmeyecek, gönlü hoş tutulacak bir tanrı misafirine dönüşmüştü. Ne bırakıp gidebiliyorum ne de içimi okuduğunu bildiğim bu silüetin karşısında olmaya dayanabiliyorum. 


Bir yenilmişlik hissi var içimde. Her iddiayı kaybetmiş, her lafımı yemiştim. Yenilgi hissinin büyüklüğü gerçekliğinden şüpheye düşürse de yenilgi olduğuna eminim. Erken yaşta top oynamaya başlayan her çocuğun çok iyi bildiği bir duygudur yenilgi. Oradan biliyorum, yanılıyor olamam. Halbuki böyle hissetmem için hiçbir neden de yok. Hep tekstil atölyelerinde geçtiğinden pek güllük gülistanlık da olmayan ömrüm, depremi saymazsak, hep çok sıradan, hep çok ortalamaydı. Zaten deprem de herkesin başına gelmemiş miydi?  Bu kadar ortalama bir ömürde biraz filmlerden araklama gibi duruyor bu duygu. Kendi hayatımı başkalarınınki ile karşılaştırdığımda farktan çok benzerlikler görmüyor muydum? Eksiği de yok fazlası da. Deprem bile milyonlarcası ile birlikte gelmişti başıma. Yenilgi hissi bende varsa herkeste olmalıydı, kimsede yoksa bende de olmamalıydı bu yüzden. Yenilebileceğim bir kavgam da yarışım da olmamıştı hiç. Zaten cirmi ne ki dünyamın, yenilebileceğim bir yarışım da olsun? Haberlerin açık olduğu bir televizyonun karşısında yapayalnızdım sanki ve bütün haberler birbirinden korkunçtu. Başka evlerde de açıktır herhalde bu televizyon. Bir ben izliyor olamam. 


Her canı sıkılanın alayına maruz kaldığım atölyeden birilerine anlatsam hepten tefe koyarlar beni. Kimininkini hayıflanmayla kimininkini mutlulukla da olsa herkesin keyfini okşayan bir halle çalışıyordum atölyede. Yüksek sesle müzik çalmasına, kimsenin kimseyi duymamasına özellikle böyle zamanlarda seviniyordum. Kimin çaldığına bakmıyorum bile. Ses yüksek olsun da.

 Biriktirmeyi sevmediğim halde bulaşıkları yıkayasım gelmiyor. Pek de hevesli görünmeyen dolaptaki silüetime gelip gelmeyeceğini soruyorum. Yanılmamışım. Dışarı çıkıyorum. Mahalledeki insanların yaz sıcağında doluştukları parka doğru yürüyorum. İyice çeşit çeşit olmuştu mahallenin insanları, iyice yoksullaşmıştı da. Kutu gibi evlerde kaç paraya üst üste kaç insan kalıyor. Ben kaldığım odanın parasını verebildiğim için şanslıyım ama benim şansımın menzili de bu kadar işte. Evden dışarı çıkınca rahatlıyorum. Gece vardiyasına kalmış bir ikisi hariç bütün atölyeler kapalı. Akşamları, gündüz gürültüsünün çekildiği yerlere çoluk çocuk sesleri doluyor.  Parka doğru yürürken refüjler dahil bulduğu her izbede demlenen grup grup erkeklerin yanından geçiyorum. Aralarında bizim atölyeden birileri olur da konuşmak zorunda kalırım diye çekiniyorum. Hemen önündeki yoldan geçen arabaları izleyebileceğim bir yerine oturuyorum ve semaverin olduğu köşesine bakıyorum parkın. Çaycı yok. Arabaları seyrederken çaycıyı da kolluyorum. Bu arabaların sürekli bir yerden bir yere gitmesi büyülü ve garip bir olay. Açıklanamayan bir aşırılık var bu işte. Anlaşılmaz geliyor. Gece yarısı bile böyle. 


Justice atölyeye gelmeden önce bazı şeylerin çıkmayacakları bir raya girdiğine safça inanmıştım. Sessiz sedasız bir ömür yaşayıp, kimseye değmeden gidecektim bu dünyadan. Hiçbir şeye hevesim kalmamıştı. Atölyedeki mesaim de harika bir hücre sağlıyordu bunun için. Kumaş taşıyor, kesim yapıyor, dikilenleri arabalara yüklüyordum. Bir farklılık beklemekten vazgeçmiştim. Bir tek kardeşim kalmıştı hayatta, onu da terk etmiştim zaten. Kaç yıl olduğunu ben de bilmiyordum artık. Belleğim karanlık ve dingin bir suyla örtülmüştü sanki. 


İkizlerin benzemesi gibi değildi Justice ile Gurbet’in benzerlikleri. Çok sayıdaki farkın az sayıdaki benzerliği derleyip iyice görünür hale getirdiği bir benzerlik. Her farkı gölge gibi izleyen bir benzerlik. Sadece belirli bir ışıkta ortaya çıkan bir benzerlik. Nijerya’dan gelmişti Justice. Adalet anlamına geliyormuş adı. Şaşırmam. Bizde de Şoreş koyuyorlar, Azad koyuyorlar, Rizgar koyuyorlar. Bazan isimleri bile bayrak yapman gerekiyor demek ki. Benimkini nasıl Eyyüp koymuşlar anlamıyorum. Deştî’yi yakıştırdım hep kendime. Öyle çağrılayım istedim. 


Justice’in Gurbet’e benzerliği çekmişti beni ona. Bir şey söyleyeceksem ona söylüyordum. Yıllardır söyleyecek kimsem olmadığı için söylemediklerimi de. Büyük bir iddia ile geride bıraktığım hayatıma doğru bir olta sallıyormuşum gibi hissediyordum. Bu arkadaşlık nasıl da kolaycacık gelişivermişti. Film izler gibi seyrettim süreci. Filmlerdeki kahramanların hazır bir senaryoyu oynamaları gibi kolaycacık olmuştu. Yıllardır tanıdığım birisiyle yeniden karşılaşmışım gibi. Hafif istihzayla kıvrılıyor dudağım ama bir şeyleri sağaltan bir romantizm de var sanki bu hikâyede. Çok da düşünmüyorum üstüne. O karanlık suyun altında kalan her şeyi ışıl ışıl gün yüzüne çıkarmıştı Justice ile arkadaşlığımız. Kısıtlı kelimelerden oluşan ve hiçbir şeyin taklidi olamayacak kadar bozuk bir konuşması ama beni yenileyen bir muhabbeti vardı Justice’in. Her durumda bana artık kıyametmiş gibi görünen bir manzarada sözlerimizin kıymet gördüğü bir arkadaşlıktı bizimki ve onu bilemem ama bana iyi gelmişti. Beni en iyi bacım anlardı ama o yoktu şimdi. Oraya geri dönmem imkânsız. Hayatım gerisine geçemeyeceğim bir sıfır çizgisinde sabitlenmişti kaç yıldır. Onu kımıldatacak bir güç vardı Justice’ta. Justice ile aynı hikâyenin kahramanları gibiydik. Gurbet ile kardeşliğimize bıraktığımız yerden devam ediyoruz gibi geliyor. Bu kendi dünyasına sahip insanın başka birinin adıyla sevilmesinde beni rahatsız eden sinsice bir şeyler var ama ikisinin benzerliği yokmuş gibi de yapamıyorum. Çaycıyla göz göze geliyorum. Çay işaret ediyorum. Seslensem çocukların sesinden duyulmazdı zaten.  


Burada buluşmaya karar vermiştik ama ben biraz erken geldim. Tek şerit üstündeki arabaların artarda geçişi televizyondaki bültenlerin altından akan yazılara benziyor bu mesafeden, aynı marka model arabaların geçişi de kelime tekrarı. Ne eğlenceli bir oyun ama? 


Öğretmenlerin en gözde öğrencilerinden olmama rağmen, diğer öğrencilerin her zaman çoktandır kavradığı bir sırrı ıskalıyormuşum gibi gelirdi bana çocukken de. Her şeyin gerisinde kaldığımı düşünüyor, yetişmem gereken bir menzil olduğunu hissediyor ama bu menzili tam olarak göremiyordum. Azaplar yaşatacak kadar güçlü bir duyguydu bu. Bu menzili kimin belirlediğini hem biliyor hem bilmiyordum. Komşu, arkadaş, dışarıdaki herhangi biriydi ama hepsinde, hepsinin toplamının tek tek her birinde ortaya çıkardığı bir fazlalık, göremediğim bir yan vardı. Kimin yüzüne baksam, onunla değil de ben bakana kadar yüzü olmayan bir yanındakiyle yarışıyordum sanki ama hep bir yandaki öteki ile. Onları yetişmesi gereken bu menzile benden daha yakın, hatta bazen bizzat bu menzilin kendisi yapan durum neydi hiç bilmiyordum. Bu kadar zaman sonra da pek bir şey değişmemişti. Kurallarını hiç kavrayamadığım, kaybedeceğim yarışlara çağrılıyor gibiydim hep. Belki de hiç girmediğimi sandığım halde girmiş ve yenilmiştim. Bu yenilgi hissi bundandı belki.

Birilerinin, bir şeylerin bana borçlu olduğunu düşünüyor ama kapısına dayanacağım kimseyi bulamıyordum. Kimseden alacağını alamayan kavgacılığım hep yoğunlaşan ve içimde gurultularla kımıldayan, kor gibi bir hınca dönüşmüştü ondan sonra. Hayattaki tek yakınımı da görmek istememiştim artık. Kopan kolu bedene bağlı tutan ve koparılması gereken küçük bir sinir gibi görünmüştü o zaman. Çok kararlıydım. En küçük meselede bile bütün dünyayı yakmayan, her zerreyi paramparça etmeyen hiçbir sonuç yatıştırmıyordu beni. Her şeyden ve herkesten nefret etmenin şehveti başka bir duyguya yer bırakmıyordu bende o zamanlar. İçimde saf bir nefret cevheri keşfetmenin sarhoşluğu ve mutluluğu da olmasa hayat ne kadar zor olurdu kim bilir benim için. “İyi bok yedin” diyorum kendi kendime. Sesim biraz yüksek çıkıyor. Çekirdek çitleyen kalabalık bir grup bana bakıyor alayla. Görmezden geliyorum. 


Sadece kardeş olmamıza kendimi teslim etmek isterdim ama bunun pek de bir şey kurtaramayacağını biliyorum. Geri dönemem. Bunca yıldan sonra her şeyi bıraktığı gibi bulmayı ummak saflıktan değil, kayıtsızlıktan olurdu. Böyle görünmek istemiyorum. Kayıtsız değilim. Kime ve neye öfkeli olduğumu o zaman da bilmiyordum. Öfkeliydim ama öfkemi taşıyacak mecalim de yoktu. Bedenim duygularıma dar geliyordu. Hayatım terk ettiğim bu kardeş tarafından kabul gördüğümde anlamlı olacak ama oraya dönemem. Kaybedenler ile kaybolanları araştırıp, buluşturan televizyon programlarına bile başka bir gözle bakıyorum artık. Nasıl da anlatılasıydı hayatları onlara göre. Hatta bazıları kendi hayatlarının tiyatrosunu oynuyordu sanki. Her acıyı en çok onlar, en büyük kaybı hep onlar yaşamıştı. Ciddiye alınamayacak kadar gülünçlerdi bir zamanlar benim için ama artık görmezden gelinemeyecek kadar dramatikler de. Para almış olsalar bari bunun için diye düşünüyordum. Yoksulluk nelere gerekçe olmaz ki? Oysa sonraları kendi hikayemi görmeye başladım bu programlarda. Böyle bir programın konusu olma düşüncesi tüylerimi ürpertiyor utançtan ama kendimi bunu hayal etmekten de alıkoyamıyorum. Kendini bunca teşhir etmenin bu sapık zevkine doğru çekilmemek imkânsız. İğrenç ama rahatlatıcı. Kusmak gibi. Katılmış olsam yaşadıklarımla didişmek yerine ben de kadermiş diyebilirim belki. Kaderimizden fazlasını yaşamayız, yaşamayacağız diyen çağrıya ben de kendimi teslim edebilirim. Hiçbir şey için değilse bile sadece yol gösteren tabelalar olarak ihtiyacım var bir alın yazısına. Ama bu yazının olmadığını öğreneli çok olmuştu da yazılmasının imkânsız olmadığını yeni keşfettim. 


Yoldan geçen arabalar hiç seyrekleşmemişti ama park tenhalaşmıştı. Arabaların böyle vızır vızır geçmesi hipnoz etmişti sanki beni. Çekirdek çitleyen o geveze grubun gittiğini fark edemedim. Çoktan gelmiş olmalıydı Justice. O boğuk odada olmaktansa burada olmak güzel. Park serin ve aydınlık. Bekleyişin de var bir güzelliği. Daha da beklerim. Gelecektir elbet.

Yorumlar


bottom of page