top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

Beyoğlu’nda el değiştiren bir hafıza

  • Yazarın fotoğrafı: Litera
    Litera
  • 17 saat önce
  • 4 dakikada okunur

Cemal Çağdaş Erol, Beyoğlu pasajlarının ustalık, hafıza ve karşılaşmalarla örülü dünyası; bugün turistik vitrinler ve zincirler arasında yavaş yavaş silinirken, geçmişin üretim kültürüyle bugünün tüketim alışkanlıkları arasında sıkışan bir belleği anlatıyor.



Avrupa Pasajı, Hamalbaşı Caddesi, 1989. Kaynak: IFEA, Salt Araştırma Arşivi
Avrupa Pasajı, Hamalbaşı Caddesi, 1989. Kaynak: IFEA, Salt Araştırma Arşivi

Beyoğlu’nda, Pera’da yaşarken İstiklal’in arka sokaklarını birbirine bağlayan pasajların ustası oluyor insan. Günlük yaşamın bir parçaşı haline geliyor, hele hava yağmurluysa, soğuksa ya da çok sıcaksa vazgeçilmez... İstiklal Caddesi’nin kibirli, süslü kardeşi Meşrutiyet Caddesi’nde yaşadım yıllarca. 1908’den kalma, yığma duvarlı, volta döşemeli, art nouveau cepheli bir yapıda. Hazzopulo Pasajının hemen yan apartmandaydı. İstiklal’e çıkacaksam Hazzopulo’yu kullanırdım; Taksim tarafına gideceksem Meşrutiyet Caddesi’nin başından Avrupa Pasajı’na girerdim. Avrupa Pasajı, İstanbul’un ilk Parisyen pasajlarından... Bugün sahne turistlere kalmış gibi görünse de, ikinci kattaki heykeller İstanbul’a gelmiş Parisi anlatır. Aynalar hâlâ İstanbul’un gündelik hayatına tanıklık eder; pasaja, geçen zamana, değişen yüzlere.

Bugün Pasajın sonunda balık kokuları, midye kızartması kokusunu aldığınızda kendinizi açlık, tokluk durumuna göre ya hızlıca kokuya doğru çekilirken ya da itilmiş gibi bulursunuz. Şehrin kokuları konusu başka bir yazıda yazılmayı hak ediyor sanki.

Avrupa pasajı bir zamanlar “Aynalı Çarşı” olarak anılırmış, İstanbul Ansiklopedisi en büyük şahit:


Avrupa Pasajı, Hamalbaşı Caddesi, 1989. Kaynak: IFEA, Salt Araştırma Arşivi

AYNALI ÇARŞI Beyoğlunda, Meşrutiyet Caddesinde, Galatasarayya yakın, bu cadde ile Sahne sokağı arasında uzanan bir pasajdır; bir zamanlar şöhreti büyük şehri dolduran bu geçidin bugünkü adı Avrupa Pasajıdır. 1947’de İstanbul Ansiklopedisi pasajı tek tek gezmişti. Berber Konstantin Siotis’ten ipekçi Josef ve Puzant Bisar’a; Levi’nin tuhafiye dükkânından Alkestaridis’in çorap ve eldiven tezgâhına kadar uzanan bir hat. Mihal Daniolos’un kuyumcu tamirhanesi, Takvor ve Rupenyan Hanberk’in musiki dükkânı, Berç Bayvertyan’ın düğmecisi, Niko Dimatos’un ayakkabı işleri, Anna Papazyan’ın atölyesi... Kunduracılar, ajurcular, kürkçüler, parfümeriler, yayınevleri. Pasaj yalnızca bir geçit değil; küçük bir üretim evreniydi.

İsmail Ersevim, İstanbul Ansiklopedisi, Cilt 3, s. 1609.


Fotoğraf: Avrupa Pasajı içi, 20. yüzyıl ortası. Kaynak: Cornucopia Magazine
Fotoğraf: Avrupa Pasajı içi, 20. yüzyıl ortası. Kaynak: Cornucopia Magazine


Avrupa Pasajı iç mekânı, güncel görünüm. The Republic (makale sayfası)
Avrupa Pasajı iç mekânı, güncel görünüm. The Republic (makale sayfası)


Sermet Muhtar Alus, “Dünden, Bugünden: Said Paşa Geçidi”, gazete kupürü, İstanbul Ansiklopedisi Arşivi(Kadir Has Üniversitesi & SALT), Kod: S4090.
Sermet Muhtar Alus, “Dünden, Bugünden: Said Paşa Geçidi”, gazete kupürü, İstanbul Ansiklopedisi Arşivi(Kadir Has Üniversitesi & SALT), Kod: S4090.

Pasaj bitti mi Sahte Sokak’tasınız. Neden burası Sahne Sokak? Bugün Çiçek Pasajı olarak bildiğimiz yer aslında Naum Tiyatrosu idi. 19. yüzyılda Cadde-i Kebir (Grande Rue de Péra)’in en önemli opera ve tiyatro sahnesiydi. Avrupa’dan gelen operalar burada sahnelenirdi; Verdi operaları İstanbul’da ilk kez burada izlenmişti. Pera’nın kozmopolit hayatının vitrini gibiydi: Levantenler, Ermeniler, Rumlar, Osmanlı elitleri aynı salondaydı.

Kendinizi Avrupa Pasajı’ndan sonra Çiçek Pasajı’na atarsınız. Günün hangi saatinde olduğuna göre tüm sahne değişebilir; heyecanlı farklılıklara gebe bu geçidin anlatacak çok fazla hikâyesi var.Eski adı: Hristaki Pasajı / Cité de Péra,1870 Beyoğlu yangınından sonra inşa ediliyor.1876’da tamamlanıyor.II. Abdülhamid döneminde mülkü Sadrazam Küçük Said Paşa’ya geçiyor ve adı Said Paşa Geçidi oluyor.Yani yapı hem Levanten ticaret dünyasına hem de Osmanlı bürokratik elitine temas etmiş bir geçiş mekânı., İstanbul Ansiklopedisinden bir gazete kupürü eski dükkanların en değerli tanığı.



Çiçek pasajının ana kapısından çıktığınızda, İstiklal sizi kucaklar,

ışık değişir, sesler değişir; oradan Atlas pasajın’a, Atlas’ın

arkasından diğerine girer; yeni geçitlerle İstanbul’u Taksim’in

başka bir yüzyılında seyahat etmeye çalışırsınız. Hem çok şey

görürsünüz hem de sessizce kalabalıktan ayrılırsınız.

Beyoğlu’nda, Pera’da yaşarken bu pasajların içinde birçok

ustayla tanıştım. Birçok farklı dükkâna girdim; çay ısmarlandı,

dertler dinlendi, ekonomi konuşuldu, ülke kurtarıldı, batırıldı.

Kimisiyle ganyan oynadı, kimisi Zekeriyaköy’de inşa ettirdiği evi

hakkında mimari sorular sordu. Ama hepsinin sonunda ortak

tek bir hikâye başlıyordu: hepsinin bir ustası olmuştu, Anadolu

deyimiyle hepsi el almıştı; hepsinin neredeyse hikayesi aynıydı.


Kimisi gururla Ermeni Artin ustasından bahsederken, diğeri kızgındı ama hâlâ seviyordu Rum Mihal ustasını; kimi şanslı âşık ustasının kızıyla bile evlenmişti.Hepsinin birbirinden çok farklı hikâyeleri vardı; kimisi doğudan gelmişti, kimisi Anadolu’dan, bazen de kıyılardan… Ama hepsi o işlerini bir ustadan devralmışlardı. Konstantin, Levi, Mihal, Bayvertyan, Niko, Papazyan, Rafael. Bugün belki İsimler değişmişti, tabelalar

farklılaşmıştı, dekor kısmen yenilenmişti ama elin alışkanlığı, kibarlık, ölçü tutturma biçimi; Beyoğlu esnafı olma kültürü yani işin raconu pek değişmemişti. Beyoğlu biraz da böyle bir yerdi; sahipler değişirdi ama mekân aynı kalırdı, kalmaya çalışırdı.


“İstanbul’un Pasajları Da Meşhurdur”, Hayat, Koray Güney & Erol Dernek. İstanbul Ansiklopedisi Arşivi (Kadir Has Üniversitesi & SALT iş birliği), Kod: P4002
“İstanbul’un Pasajları Da Meşhurdur”, Hayat, Koray Güney & Erol Dernek. İstanbul Ansiklopedisi Arşivi (Kadir Has Üniversitesi & SALT iş birliği), Kod: P4002

Ama şimdi o eller de yaşlanıyor. Birçoğunun çırağı yok. Çocuğu başka iş yapıyor. “Bu iş para kazandırmıyor” diyorlar. Devredecek kimse kalmadığında dükkân kapanıyor. Kapanan dükkânın yerine bir kafe açılıyor, bir zincir mağaza giriyor ya da “nostaljik” bir dükkân kuruluyor. İçi yeni, hikâyesi eski gibi duran mekânlar çoğalıyor.

Tabii pasajlar da aynı kaderi paylaşıyor. Bir zamanlar ustaların, küçük atölyelerin yan yana çalıştığı, günlük karşılaşma mekânları bugün daha çok yeme, içme, hediyelik eşya ya da turistik tüketim yerlerine dönüşüyor.

Oysa pasajlar aynı zamanda ustayla müşterinin sohbet ettiği, bir dükkândan çıkıp yan dükkâna uğradığın, “usta bir baksana” diyebildiğin aralıklardı. Küçük ama yaşayan, aynı zaman da sakin kamusal alanlardı.

Şimdi o karşılaşmalar azalıyor; üretimin yerini vitrinler alıyor.

Mimar Victor Gruen’in bugün istemeyerek bizlere armağan ettiği AVM kültürü, zaten hâlâ son heyecanıyla biz tüketim delilerini kucaklıyor. Sinema ve bazı tiyatro sahneleriyle günah çıkarmaya çalışırlarken ortaya kocaman küresel bir dil çıkıyor; alma, verme devam ediyor ama bellek taşıyan aktarım yerine küresel marka şovunun son sahnesine dönüyor.

Beyoğlu’nda yaşadığım süre boyunca şunu fark ettim: Bu dükkânlar, bu pasajlar sadece mekân değil; bir tür hafıza taşıyıcısı. Evimin yanındaki Hazzopulo Pasajı’nın güvenliğinden öğrendiğim Madam Katya’nın sırlarını saymıyorum bile. İnsanların elinden ele geçen bilgi, aynı kapıdan girip çıkan hikâyelerle ayakta kalıyor. Sessizce bir şekilde yeni gelene akmasa da damlamaya çalışıyor. En uzun sohbetlerimi ayakta hep bu pasajların kenarlarında, içinde yapabilme şansına bu devirde bile sahip olmanın mutluluğuyla, aynı zamanda endişeleniyorum: Bu aktarım koparsa, geriye sadece isimler kalacak. “Eskiden burada çok iyi bir kunduracı vardı” cümleleri daha fazla söyleniyor olacak. Madam Katya giderse, artık İstanbul’da geçmişten gelen şapkacı kalacak mı? Sadece fotoğraflar kalacak. Sosyal medyada paylaşılan nostaljik kareler kalacak. Canlı bir üretim kültürü kalmayacak. Farkındayım, kiminiz beni romantik bulacak; ancak amacım romantizim değil, değişimle yenilenen İstanbul’un gerçek İstanbul olarak kalmasını istemek.

Belki mesele dükkânları aynen korumak değil. Mesele, o ustalık bilgisinin, o karşılaşma biçiminin bugüne nasıl taşınabileceği. Pasajların sadece turistik tüketim alanları değil; yeniden üretim yapılan, ustayla yan yana durulan, gençlerin bir şey öğrenebildiği mekânlara dönüşmesi mümkün mü? Zanaat, tasarım ve çağdaş üretimle birleştiğinde yeni bir yol açabilir mi? Eğer bu sorulara bir cevap üretilmezse, Beyoğlu’nun bugünkü hâli yavaş yavaş bir dekor gibi kalacak. Güzel görünen ama içi boşalan bir sahneye dönüşecek belki de çoktan dönüştü.


Yorumlar


bottom of page