top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Yazarın fotoğrafıLitera

"Dünya sizce de cennet gibi bir yer olamaz mı?"

Yiğit Uysal, Nihan Uycan Özen ile ilk romanı Deniz’in Ormanı odağında söyleşti: "Deniz’in Ormanı okuyucusuna 'kendi hayatının kahramanı sensin, dümen sende' diyor."

Yiğit Uysal


Deniz’in Ormanı spiritüel konulara meraklı, yeni bakış açılarını seven her yaştan okuyucu kitlesi tarafından heyecanla okunacak bir ilk kitap, sizin ilk romanınız. Öncelikle tebrikler. Kitabın yayınlanması nasıl bir süreçti sizin için?

Sizin de dediğiniz gibi ilk kitap olma heyecanıyla Deniz’in Ormanı benim için çok özel. Adeta üçüncü çocuğum gibi ve bu haliyle de aynen bir çocuğun anne karnında büyüme, doğuma hazırlanma, doğum ve sonrası gibi süreçlerini bana hakkıyla yaşatan bir ilk eser oldu.


Kitabımı 2018 yılının Kasım ayında bitirmiştim. Ama o zamanlar, roman yazmak demenin asıl bundan sonra başladığını bilemeyecek kadar acemiydim. Tanınmayan biri olarak romanımı gönderdiğim yayınevlerinin bazıları bana hiç yanıt dönmezken bazıları da hikâyenin iki ayrı zaman, üç farklı mekânda geçişi ve zaman zaman ileri atlamalı yazış şeklimden rahatsız olduklarını belirten geri dönüşlerde bulunuyorlardı. O zamanlar bu yorumları pek anlayamıyor ve açıkçası yayınevi editörlerinin okuyucunun zekasını küçümsedikleri yönünde bir kanıya kapılıyordum. Üslubumu eleştiren de oluyordu. Benim üslubuma zaman zaman sızan ve Deniz’in Ormanı’nın “duru işiti” anlarının dili olan nüans, kimi okuyucuya farklı geliyordu. (Kalbi buralara açık olan okuyucular o bölümleri inanın farklı bir kanaldan okuyorlar şimdi. Ben yazarken ne hissetmişsem aynısını onlar da hissediyor. Bunu bana geri dönüşte bulunan sayısız okuyucudan duydum çok şükür.) Günümüzde dijital platformların da hayatımıza girmesiyle Türk okuyucusu, Türk seyircisi farklı kurgulara kendini açtı aslında. Belki de 2018 için benim romanımda geçen reenkarnasyon, karma öğeleri, aşkın tekamülü gibi kavramlar okuyucuya yeniydi bilemiyorum.


Velhasıl 2022 Haziran ayına kadar, inişli çıkışlı bol arayışlı bir macerada çok şükür ki yolum Doğan Solibri ile kesişti. Yayınevim, editörüm, tüm ekip beni anladı. Her adımı takım çalışmasıyla müthiş bir uyum içinde gerçekleştirdik ve her şeyden önemlisi beni hep güvende hissettirdiler. Ve Deniz’in Ormanı nihayet doğdu.



Ne kadar zamanda yazdınız kitabı? Yazarken belli bir ritüeliniz var mıydı?

Kitabımı yazmaya başladığım gün 21 Aralık 2016, bitirdiğim gün 01 Kasım 2018. Yani iki yıldan daha az bir sürede genel hikâyeyi kurgulamış, fena denemeyecek şekilde de yazmıştım. Bu arada bugün de 21 Aralık, kitabımın altı yıllık döngüsü tamamlanıyor. Bu röportajı sizinle bugün yaptığım için ayrıca mutluyum. Dört yıl kadar yayınlatmak için uğraşmışım ama en doğru yerden çıktığı için şimdi çok mutluyum.


Romanımı yazmaya başladığım dönemde kurumsal kariyerimi yeni sonlandırdığım için aslında bir taraftan da kendime yeni bir hayat kurgusu yapmaya çalışıyordum. Bu yüzden muhakkak bir ritüel oluşturmalı ve hayatıma yazma disiplini sokmalıydım. Bu da kendiliğinden oluştu.


İlk yıl haftanın her salı günü, yaşadığım yerde tarihi bir park var, oraya gider hep aynı masaya oturur, aynı şeyleri sipariş eder, kulağıma klasik müzik takar ve durmaksızın yazardım. Masam denize bakar, arada ben de durur, denize bakar tekrar yazardım. Dalgaların benim zihnim üzerinde yatıştırıcı ve yaratıcı bir etkisi var. Akan şeyleri seyretmekten hep hoşlanmışımdır. Şimdi evimde de çok şükür ki çalışma masam denize bakıyor. Pandemi boyunca da hep denize bakarak çalıştım, çok başka projeler için de durmadan çalıştım. Sanırım benim şifam, üretmek… Parkta yazmak konusuna dönecek olursak; benim gittiğim saatte semtin yaş almış insanları gelir bir taraftan hatıraları yad ederler, tavla oynarlardı. Hep aynı simalar… Tam bir semt insanıyım. Orada başka evrenlere açılan zihnimle güvendeyim duygusu… Beni yatıştırıyor, kendim olabilmeme alan açıyor. Baskı altında da yazabiliyorum ama en çok dediğim şekilde; fonda deniz, yalnız ya da güvenilir ortam, klasik müzik benim ritüellerim. Zaman zaman da günde sadece bir tane olmak kaydıyla Türk kahvesi ve muhakkak saat 11.00 de! Onda bulduğum tat, koku bambaşka…Zihnimi çok açıyor.



Nasıl tepkiler aldınız peki?

Romanım, çıkalı henüz çok kısa bir süre olmasına rağmen, ilk günden beri özellikle çevrem ve sosyal medyadaki Bookstagramlar (kitap tanıtan sosyal medya hesabı) tarafından beklediğimin üstünde bir ilgiyle destekleniyor. Okuyucu kitlesi büyük bir çeşitlilik gösteriyor ve her biri çok güzel yorumlarda bulundular şu ana kadar. Muhakkak eleştiriler de olacaktır zamanla, hazırlıklıyım ama şu an kutlama zamanı ve doyasıya yaşıyorum.


Annemin yirmi beş yıldır görmediğim arkadaşları da okumuş kitabımı, çocukları da, torunları da. Ya da beni yaşadığım semtten tanıyan esnaf kardeşlerim almışlar, okumuşlar. Daha önceki kariyerimden tanıdığım teknoloji dünyasına ait arkadaş grubum… Sivil toplumdan tanıdığım kontaklarım, eşimim iş çevresi… Sosyal sorumluluk projelerinde birlikte çalıştığım gençler, çocuklarımın arkadaşlarının velisi olan arkadaş gruplarım… Koçluk camiasından tanıdıklarım. Ve hepsi bu coşkuyu benimle özel olarak paylaştılar. Bana kendimi çok şanslı hissettirdiler. Öyle minnettarım ki bu güzel insanlara... Desteklenmek harika bir duygu. Sanırım bugüne kadar hep destekleyen ve büyütmeye çalışan tarafta olduğum için hayat da bana bu hediyeyi sundu.


Böyle böyle derken Deniz’in Ormanı etkisi bir anda büyüdü benim gözümde ve ne kadar doğru bir işe imza attığımı hissetmenin gururu ile doldum. Ayrıca beni en çok mutlu eden şey çeşitliliği de onurlandırabiliyor olmam. Dünya farklılıklarıyla güzel bir gezegen. Biz insanlar tüm farklılıklarımızla o kadar güzeliz ki. Bunu anlayabildikçe insanın sevme potansiyeli de artıyor inanın. İşte bu yüzden biz sosyal girişimimiz olan Köprü Project oluşumunda da çeşitliliği yüksek bir değer olarak görüyor, projelerimizde gözetiyoruz. İnsanlar da bizden ve benden yansıyan bu enerjiyi görüyor. O yüzden şimdilik tepkiler hep olumlu. Çok şükür.



Ölüm ve ölümsüzlük konusu, buradan hareketle yaşamın sonsuzluğu ve anlamı bu kitabın ana konularından, tam olarak bu romandan bu mesajı nasıl okumalıyız? Bu kitapla neyi uyandırmak istiyorsunuz? Neden?

Çok kritik ve güzel bir soru. Ve hatta bizim topraklar için tartışmalı konular olan reenkarnasyon, organ bağışı, yeni nesil mezarlık gibi temalar da romanımda etkin olduğu için, beni de mesajımın özünün doğru anlaşılıp anlaşılamayacağı yönünde zaman zaman çok düşündüren konulardı bu söyledikleriniz. Zira yazar, her yazdığı şeye yüzde yüz inanıyor gibi sığ bir algılayış yüzünden, sadece belli çevrelerce takip edilen bir yazar olmayı hiç istemem. Sorgulayan bir ruh olduğum için ve yaşamın mucizeleri, sırları, kendi zekâsı ilgimi çok çektiği için, bunlar konuşulabilsin istediğimden böyle şeyler yazıyorum.


Ben bu romanı niye yazdım diye kendime sorduğumda ise yaşamın sınırsızlığı, beden dışı deneyimler, ruhsal yolculuk ve tekâmül gibi kavramların temalarım olduğunu fark ediyorum. Bu yüzyılda, insanlık olarak tekrar bağlantıya geçmemiz gereken olgular bunlar çünkü yaşamlarımızın içi boşaltılmış gibi hissediyoruz. Amaçsızca bir yerlere savruluyoruz. Halbuki her birimizin var oluşunun bir amacı var ve ancak anlamla doldurulmuş bir yaşam doyum sağlıyor. Günümüzde tatminsizlik, tüketim ve bağımlılık had safhada ve insanlık bilinci pek de güzel evrilmedi maalesef. Ben ve benim gibi düşünen milyonlarca kardeş, başka türlü bir varoluşun hayalini kuruyor. Dünya sizce de cennet gibi bir yer olamaz mı?


Bence olur ve bunun için önce bilinç seviyesinde bir uyanış yaşayıp, gelecek nesiller için çalışmamız gerekiyor. Bu noktada da en büyük bariyer, “kısacık ömrümü bu işler için mi harcayacağım” gibi çok bencilce bir yaklaşım oluyor genelde. İşte ben de romanımla diyorum ki okuyucuya,

“yaşam sonsuz ve beden diye içinde bulunduğun evinle sen bir ruhsun ve büyük oranda bir bilinç akışısın. Tam olarak asla ölmüyorsun. Düşüncelerin, alışkanlıkların, genetiğin ve hatta aldığın beddualar sonraki nesillerle birlikte yaşamaya devam ediyor. Sen de her yeni aktarımla biraz daha yaşamaya devam etmiyor musun? O halde Yaradan’a karşı insan olmanın sorumluluğunu yerine getirmek zorunda değil misin?"


*Hep mutlu sonla biten aşk hikayelerini severiz sizce Deniz’in Ormanı mutlu sonla mı bitiyor?

Okumamış okuyucular için sürprizleri bozmamak adına detaya girmeden şöyle bir şey söyleyeyim: Dualite bilinci ile üçüncü boyut dünyasında yaşayan bilinçler genelde zıtlıklardan öğrenerek kavramları etiketlerler. İyi, kötü, güzel, çirkin, mutlu, mutsuz vb… İnsanlık da bugüne kadar hep böyle öğrendi. Şimdi gezegenimiz bilinç seviyesini daha yüksek titreşimlere çekmeye çalışırken biz insanların da nötr bir algı düzeyine kendimizi yavaş yavaş açmamız gerekiyor. Tasavvuf anlayışındaki hayrın içindeki şer, şerrin içindeki hayr gibi tüm bu ikilik yaratan kavramların birliği benim çok ilgimi çeken bir alan. Bu yüzden romanımda da hüzünlü gibi görünen olayların (herkes aynı yerlerde ağladı. Nihayetinde kolektif bir duygu geçmişimiz var) ne gibi hayırlara vesile olduğunu anlatmaya çalıştım. Bu nedenle de Deniz’in Ormanı umut vaad eden bir sonla bitiyor bana göre ve hatta tam olarak bitmiyor. Açık uçlu bir son oldu. Çünkü devamı benim kafamda oynuyor, neye evrilir Allah bilir. Bu arada bakın umut da başlı başına nötr bir kavramdır. Tam olarak ne olacağını bilemeyiz ama devam etmemizi sağlar. Deniz’in Ormanı da okuyucusuna “kendi hayatının kahramanı sensin, dümen sende” diyor.



Kitaptaki ana kahramanlardan biri de müzik, okurken gerçekten bir müziğin içinde hissediyorsunuz kendinizi, bunu nasıl başardınız?

Notalar, renkler ve matematik evrenin özü. Çok yaratıcı bir kanaldan beslenerek yazdığım bu romanda da içinde yaşadığım o dünyayı okuyucuya hissettirebilmek istedim. Ne mutlu ki biraz da olsa başarmışım. Sürekli bir şekilde, çoğunlukla klasik müzik dinleyerek yazdım. Mozart, Chopin, Vivaldi zaman zaman Pink Floyd ve Michael Jackson ama en çok da Fazıl Say ve Serenad Bağcan. İlk Şarkılar albümünü yüzlerce defa dinlemişimdir. Romanda da bir beste var biliyorsunuz. O bestenin müziğini duyamasa da okuyucu – şimdilik diyorum çünkü beste de bana ilham yoluyla yazma sürecimin en başında geldi- bahsettiğim bu müstesna albümü dinlemişse şayet onun da aynı perdeden tınladığını fark edecektir. Bu vesileyle isimlerini saymış olduğum tüm bu büyük üstatlara insanlık ailesine bıraktıkları kültürel miraslar için şükürlerimi ve minnetimi sunuyorum. Klasik müziğin frekansı müzik türleri arasında en yüksek olandır. Tamamen müzik aletleriyle canlı icra edilen bir klasik müzik konseri sırasında huşuya eren ruhlarımızı düşünürseniz neden bahsettiğim daha iyi anlaşılabilir. Günümüzde her şey çok hızlı ve özünden uzak. Herhalde ben romanımla, biraz da kendi seçimimle etrafıma yarattığım dünyayı biraz daha tanınır etmek ve bilenlere hatırlatmak istedim. Duyulara ve duyguya odaklandığım içinde satır aralarından dahi olsa müziği duyabildik hep beraber.



Bu aralar bir şeyler yazıyor musunuz?

Yazmaz mıyım? Ben hep yazdım, yazıyorum. Sadece hangisi hangi sırada bitecek ben de merak ediyorum. Önce biraz düzenli yazdıklarımı anlatayım.


HTHayat Kadın Portali’nde Nihan’ın Rüyası adlı köşede ve Mümkün Dergi’de yazıyorum.

Nihan’ın Rüyası, kişisel ütopyama doğru bireyselden, toplumsala doğru giden bir gelişim ve kalkınma yolunu anlatan, son derece samimi ve hayatımdan yazılarla şekilleniyor. Ben hep, “birimizin deneyimi hepimizin deneyimidir” felsefesiyle hareket ettiğim için belki haddim de olmayarak ama cesaret göstererek, deneyimlerimden yola çıkarak, merceğin altına kendi tekâmül yolumu koyup inandıklarımı paylaştım. İnsanlık ailesinin “kardeşlik” ve “birlik” anlayışını idrak edebilmesini çok istiyorum.


Mümkün Dergi’deki köşeme gelince; orada da tamamı şifacı ve yazarlardan oluşan bir aileyle hareket etmenin sorumluluğu gelip konuyor omuzlarıma. Ruhum bu mecrada, kavramları anlaşılır kılmak istiyor. Her şeyin mümkün olduğu evren tasarımımızı okuyucuya anlaşılır kılmak ve arada kendi derin spiritüel deneyimlerimden bahsederek bunları desteklemek beni oldukça özgür hissettiriyor. Çünkü ben de böyle öğreniyorum. Mühendis olan tarafım analitik açıklamalara ihtiyaç duyarken, ruhsal yanım deneyime girmek istiyor. Hepsini holistik bir tabanda bütünleştirince öğrenmiş ve idrak yolunda ilerlemiş oluyorum.


Bir roman yazarı olarak anılmak isteyen tarafım ise yıllar içinde tabi ki başka denemelere de kalkıştı. Şu an tam bir yol ayrımındayım aslında hangisine devam edeyim diye düşünüyorum. Okuyucudan gelen tepkiye göre karar vereceğim. Zira Deniz’in Ormanı’nı yazarken üçleme olarak tasarlamıştım. İkinci romanın da kurgusunu çalışmaya başlamıştım. Sonra pandemi araya girince ben kendimce dördüncü roman olarak tasarladığım çok farklı bir işi yazmaya başladım. Bu da bence Türkiye’de daha yapılmadı o yüzden çok bahsetmeyeceğim.


Başarabilirsem farklı bir dil, farklı bir konuyla günümüz sorunlarını ruhsal yönden anlamaya sevk eden yarı fantastik bir işin peşindeyim. Sanatsal işlerin pek lineer zamanları olmadığı için hangisi hangi sırada biter inanın bilmiyorum. Ben ilhamlandıkça yazıyorum, motive oldukça, ihtiyaç duydukça, Yaradan “yaz” dedikçe…


DENİZ'İN ORMANI

Nihan Uycan Özen

Doğan Solibri, 2022

328 s.

コメント


bottom of page