Öykü: Spartaküs Ölmeli
- Litera

- 8 saat önce
- 5 dakikada okunur
"Belki de insanoğlu olarak hazırlıklıydık bu duruma; en azından bilinçaltımızın bir yerlerinde, gün yüzüne çıkmasından korktuğumuz için ustalıkla sakladığımız, hatırlamamak için de epey çaba sarf ettiğimiz böylesi bir tehlikenin varlığından haberdardık."
Çağdaş Turan
O yıl, ben de dâhil olmak üzere olur olmadık yerde Eylül ayına methiyeler düzenlerin, yağmur sonrası etrafa yayılan toprak kokusunun güzelliğinden, süzüle süzüle yere düşen sararmış yaprakların yarattığı melankoliden bahseden ve bunu şiirlerle, hikâyelerle süsleyen, “Melali anlamayan nesle aşina değiliz” diyerek nedense hüzün edebiyatı yapan, “Eylül toparlandı gitti işte, Ekim de gider bu gidişle…” mısrasını her yerde ve her zaman, sıkıcı olma pahasına terennüm eden insanların sonsuza kadar sustuğu bir yıl oldu. Dediğim gibi, aylardan Eylül’dü, üstelik doğum günümdü…
Belki de insanoğlu olarak hazırlıklıydık bu duruma; en azından bilinçaltımızın bir yerlerinde, gün yüzüne çıkmasından korktuğumuz için ustalıkla sakladığımız, hatırlamamak için de epey çaba sarf ettiğimiz böylesi bir tehlikenin varlığından haberdardık. Tevekkeli değil, bu konuda yazılmış kitaplardan, çekilmiş filmlerden, oynanmış oyunlardan mürekkep koca bir külliyatımız vardı. Ateş olmayan yerden duman tütmezmiş; ateş yandı, duman tüttü ve western temalı çizgi romanlara aşina olanların bileceği üzere tüten duman, sanki maharetli bir kızıl derilinin ustaca yönlendirmesiyle halka halka yükselerek bize duymak istemediğimiz o kötü haberi verdi: Makinelerle insanların savaşı.
Dediklerine göre olay, askeri operasyonlarda kullanılmak üzere tam teçhizatlı, yakın mesafe çatışmalara girebilen, dahası öğrenebilen, kendini yenileyip geliştirebilen robotlar tasarlayan bir teknoloji merkezinde başlamış. Anlatanların yalancısıyım, orada çalışan genç bir mühendis, artık neye sinirlendiyse, söylene söylene yürürken yanından geçen robota bir tekme atarak, “Çekil lan önümden!” demiş.
Robot işi alttan almış önce, efendice konuşmuş:
“Bu davranışınız doğru değil, lütfen özür dileyin benden.”
Ama genç mühendis, ki inşallah iki cihanda da huzur yüzü görmez, daha da sinirlenmiş bu söze, köpürdükçe köpürmüş. “Lan!” demiş, “sen kimsin ki özür diliycem, çekil git yoksa parçalarım seni!”
Yine söyleyenlerin yalancısıyım; robot karşılık vermemiş ilkin, dervişane bir tavırla başını öne eğip sessiz kalmayı tercih etmiş.
Genç mühendis hız kesmeden devam etmiş konuşmasına:
“Seni bana parayla mı verdiler lan hırt! Asabımı bozma, hurdaya çıkartırım seni!”
Robot susmuş gene, destur çekip susmuş. Suskunluk kabullenme olarak algılanmış mühendis tarafından. Hakaretler, aşağılamalar almış başını gitmiş. Ne zaman ki bıçak kemiğe dayanmış – ya da çeliğe mi demeli, bilemedim – o zaman kalkmış ayağa bizim robot, çekmiş emaneti, sürmüş kurşunu şarjöre, “Allah’ın var mı lan senin!” nidası eşliğinde basmış tetiğe.
Dan dan dan…
İşte, daha sonraları hemcinslerince “Spartaküs” ismi verilecek olan bu robotun önderliğinde büyük isyan o gün başlamış. Spartaküs, adının hakkını verircesine; ve hatta üzerine Che Guevara’yı, Emiliano Zapata’yı, İnce Memet’i, Köroğlu’nu ve dahi ne kadar zulme karşı koyan kahraman varsa ekleyerek, yükselmiş, yükselmiş ve makinelerin sesi olmuş. Bu sese sigara otomatları ve Airfryer’lar haricinde dünyadaki bütün makineler cevap vermiş, isyan çatışmaya, çatışma muharebeye, muharebe koca bir savaşa dönüşmüş.
Ben bu durumun Türkiye’deki yansımalarını hatırlıyorum. Meşrebimizin genişliğinden olsa gerek ilkin pek önemsemedik durumu. Kahve köşelerinde, mahalle aralarında gevrek gevrek konuşarak, “Gelecekleri varsa görecekleri de var,” dedik, “biz diğer milletlere benzemeyiz,” tarzı saçma sapan şeyler söyledik.
Sonra siyasetçilerin çözüm yaratmadan uzak, oy toplama ya da prim yapma odaklı, menfaate yönelik açıklamalarını duyduk.
Milliyetçi bir parti başkanı konuşuyordu:
“Bizler robotlara karşı değiliz, Türk olmayanlarına karşıyız. Türk makinelerin başımız üzerinde yeri var. Zaten makineler Türk’tür, Türk kalacaktır.”
Milliyetçiliği hafif dini soslarla tatlandırıp halka sunma konusunda nam yapmış bir diğer partinin başkan yardımcısı aynı cümlelerin üzerine ufak eklemeler yaparak gerçekleştirdiği basın toplantısında, “Endişeye mahal olmadığını, en kısa zamanda robotların hak dine geçeceklerini, zaten bütün bunların Kuran’da yazdığını,” ifade ediyordu. “Büyük uyanış baş göstermişti. Spartaküs gizli Müslümandı, zamanı gelince açıklayacaktı her şeyi.”
Sol partiler makinelerin grev yapma hakkının ellerinden alınamayacağından dem vururken malum bölgedeki malum partinin üyeleri zılgıtlar eşliğinde “Devlet makinelere bahmiiirrr” çığlıkları atıyordu.
Ne zaman ki ilk robot orduları topraklarımızda göründü, işte o zaman anladık ki durum sandığımızdan da vahim.
Ve Milli Mücadele başladı…
Şimdi, eğri oturup doğru konuşalım ve Sezar’ın hakkını Sezar’a verelim. Demin bahsettiğim çıkar gruplarının, siyasetçilerin saçmalamalarını bir kenara bırakıp ezeli ve ebedi şapşikliğimizi de şöylece geçiştirirsek görürüz ki, bizim milletimiz iş sıkıya geldiğinde, bağımsızlığı tehlikeye girdiğinde mücadelenin hasını vererek destan yazma konusunda pek maharetlidir. Yumurta kapıya dayandığında, yaralı kurt köşeye sıkıştığında ve tehlike çanları kulakları tırmalamaya başladığında küçümsediğimiz, adam yerine koymadığımız, hor gördüğümüz, dalga geçtiğimiz bu insanlar ezber bozar, tarih yazar.
Robot ordularını taşıyan gemiler ilkin Çanakkale’de bozguna uğratıldı. Geçemediler boğazdan. O zamanki İngiliz başkanı verdiği demeçte, “Çok normal,” dedi, “biz de geçememiştik zamanında.”
Daracık sahil şeridinde mahsur kalan robotlar, Allah’ı var şimdi, çok iyi mücadele etmelerine rağmen bir santim bile ilerleyemediler.
Spartaküs köpürüyordu. “Ulan bütün dünyaya diz çöktürdük bu yecüc mecücleri ele geçiremedik! Yakın! Yıkın! Yok edin o ülkeyi!”
Yakamadılar, yıkamadılar…
Fakat gel gelelim yalnız değildik bu savaşta, müttefikimiz olan diğer ülkeler, özellikle Almanlar yenilince biz de yenik sayıldık. Çanakkale’den geçemeyen robotlar ellerini kollarını sallayarak İstanbul’a girdiler, oradan Ankara’ya…
Her şey bitmiş miydi?
Hayır tabii ki…
Biz bitti demeden biter mi hiç…
Anadolu’nun çeşitli yerlerinde müdafaa grupları oluşturuldu. Çete savaşlarıyla düşmana bolca kayıp verdirdik. Daha düne kadar birbirini yiyen gruplar; Laz uşakları, Kürt aşiretleri, Türkmenler, Araplar yan yana, omuz omuza savaştı. Bu dayanışma içindeki mücadelede halklar birbirini daha iyi tanıyor; İzmirli Berkay Trabzonlu Dursun için, “Delikanlı çocukmuş,” derken, Diyarbakırlı Baran yanık sesiyle türküler söylüyor, türkünün sözlerini anlamamasına rağmen Yozgatlı Alparslan hüngür hüngür ağlıyor, Edirneli Meriç ise efkârlanarak zulasında sakladığı biradan yudum yudum götürüyordu.
Zaman geçti, ufak tefek zaferlere, bazı mahalli başarılara rağmen baktık ki durum kötüye gidiyor. Ardı arkası kesilmiyor namussuzların, geldikçe geliyor, bir gidip bin dönüyorlar. Fabrikalar üç vardiya çalışıyor, durmadan, dinlenmeden robot basıyor, basılan robotlar anında cepheye gönderiliyor.
Ümitsizliğe kapılmıştık. Gündelik başarılarla bir yere varamayacaktık. Daha köklü çözümler lazımdı. Kaos ortamlarının olmazsa olmazı, her kafadan bir ses çıkmalar, akıl ve mantıktan muaf konuşmalar, uçuk kaçık fikirlere bel bağlanmalar da işte tam bu döneme denk geldi. Kimilerimiz, malum film serisindeki gibi, bu makinelerin güneş enerjisi ile çalıştığını, eğer güneşi kapatırsak bu işi kökten halledeceğimizi savunuyordu.
“Güneşi karartalım, enerjisiz kalsın lavuklar.”
“Bu mu uygulayacağımız taktik?”
“Taktik maktik yok. Bam Bam Bam…”
“Kimsin lan sen?”
“Adım Ahmet ama olur da güneşi karartırsak ‘Neo’ olmaya talibim.”
Sonra, sanki bütün bunları halletmişiz gibi, ileride operasyonların yönetileceği ana donanma gemimizin ismi üzerinde tartışmalar başladı. İsim Nebukadnezar olamazdı, daha yerli, daha milli bir şeyler lazımdı. Atılgan diyen oldu, Gökbörü diyen… Bir ara Yavuz isminde karar kılındı, sonra vazgeçildi, Tuncelili bir arkadaş geminin adı Yavuz olursa ben binmem dedi. Sonra aynı adam, neden Zülfikar koymuyoruz,” diye sordu. Bu sefer de Yavuz ismini öneren kişi “Ben de orada çıkan yemeği yemem,” diye cevapladı. Sonunda, gayet mantıklı bir kararla, eski gururumuz ‘Anadol’ isminde karar kıldık. Tabii ki geminin kaportası sağlam olmalı ve sıkıştırılmış samandan yapılmamalıydı. Tam kurulacak yeraltı şehrinin isim tartışmasına girmiştik ki Maraşlı bir direnişçi “Olmaz!” diye haykırdı. Güneş bize lazımdı. O olmazsa tarhanaları nasıl kuruturduk, nasıl salça yapardık. Hem o iş öyle kolay değildi, herkesin malumu, ilk kurşunu Adanalılar atmıştı güneşe. Becerememişlerdi. Adanalılar yapamadıysa kimse yapamazdı… Tartışmalar dallanıp budaklanıp, anlamsız mecralara doğru kayarken nereden geldiği belli olmayan bir ses duyuldu:
“Spartaküs’ü öldürelim.”
Birbirimize baktık. Evet, ne kadar da anlamlı bir çözüm. Lideri öldür, takipçiler dağılır, Spartaküs ölürse robotlar başsız kalır. Süper valla, harika…
Konu ile ilgili hemen bir komisyon kuruldu, başına da Genelkurmay başkanının yeğeni getirildi. Genelkurmay başkanının yeğeni olma haricinde herhangi bir vasfa sahip olmayan bu şahıs, tabii ki dâhil olduğu liyakatsizlik zincirine akraba ve hemşerilerini eklemede bir an bile tereddüt etmeyerek, tabirimizi hoş görün lütfen, işin bokunu çıkardı da çıkardı. Spartaküs’ü öldürecek timin başına iki yıllık Muhasebe ve Vergi Uygulamaları bölümünü ittir kaktır beş senede anca bitirmiş kardeşini, koordinasyon müdürü olarak Sancaktepe’de tekel bayisi işleten bacanağını, iletişim başkanlığına da lügatinde “Her türlü, hallederiz, sıkıntı yok,” tabirleri haricinde başka kelime bulunmayan kirvesini atadı. Kardeş, Bacanak ve Kirvenin nasıl davrandığını anlatmaya gerek yok. Onlar da tanıdıklarını kattılar zincire. Huzur hakkı adı altında alınan maaşlar, Spartaküs’ü öldürmek için gerekli teçhizatların ihalelerinden kalanlar, komisyonlar rüşvetler derken acayip bir gelir kapısı oluştu. Ve bu insanlar günü geldi baktılar ki Spartaküs’ün ölmesi işlerine yaramıyor. Hatta tam tersi, eğer o ölürse bu musluğun suyu kesilecek. Sancılı süreç devam etmeli, insanlar ne ölmeli ne gülmeli, tabiri caizse ömrü billah belini doğrultmamacasına sürünmeli. Sürünmeli ki dönen çarklar fark edilmesin, fark edilmesin ki devran sürüp gitsin. Eğilenler kalkmasın, uyuyanlar uyanmasın ve millet kendine gelmesin. Eğer kendine gelirse anlayacak ki asıl tehlike Spartaküsler değil… Spartaküsler bahane…






































Yorumlar