top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

"Hepberaber" inanırsak başka bir dünya mümkün üzerine...

Deniz Zeka ve Meltem Sezen Kılıç, Ece Temelkuran ile Hepberaber adlı kitabının odağında, hayat, gençler, inanç hakkında söyleşti: "Bir mozaiğin parçası olmak için bir renk, kendinden ne kadar vazgeçmeli? 'Hepberaber' olmak istiyoruz, ama kendimizden vazgeçmek istemiyoruz."

Deniz Zeka ve Meltem Sezen Kılıç


Ece Hanım merhaba kitabı okurken baştan sona İnanmak sözcüğü eşlik etti bize. İnanmak sözcüğünün Batı dillerindeki anlamlarına baktık, Latince kökenli “Credere” sözcüğünden türemiş “kalbini koymak” anlamındaymış. Gerçekten insan olarak inanmaya ihtiyacımız var, bunun yanında inanılmak da istiyoruz. İnsan olarak bunu da hak ettiğimizi düşünüyoruz. Fransız sokak sanatçısı JR “bir insanın 26cm.'den gözlerine bakarak onun fotoğrafını çekerseniz, o insana bir daha kötülük yapamazsınız, çünkü artık birbirinize inanırsınız” diyor. Bu konuda neler söylersiniz?

Evet, kreate, kreado Fransızca kruva, kalp, inanmak; bunlar bağlantılı şeyler, biz bilimsel olarak beynimizle düşündüğümüzü, hissettiğimizi biliyor olmamıza rağmen kalbe çok önem atfediyoruz. Empati de buradan geliyor, ben her ne kadar empati sözcüğünün, çok çürümüş bir sözcük olduğunu düşünsem de, bakmaktan ve anlamaktan geliyor empati. Biliyoruz ki, bildiğimiz, anladığımız şeyi severiz. İkinci Dünya Savaşı ile ilgili bir belgeselde izlemiştim, öldürülecek insanların sırtları dönüktü, çünkü öldüreceğin kişinin yüzünü görürsen öldüremezsin. Öldürebilmek için görmemek gerekiyor. Aslında bakmak, görmek, biz istemeden bizi birbirimize bağlayan bir şey ve bakmakla görmek refleks olarak sevgiyi, anlayışı, şefkati ve insani başka duyguları da yaratıyor. Bu yüzden körleştirmeyi seçiyorlar. Bu çok şiirsel bir şey, insana dair çok şiirsel bir şey söylüyor bence. Bir kere görürsen kötülük edemezsin, sizin söylediğiniz gibi.



Ece Hanım Hepberaber’de de altını çiziyorsunuz. Kimse birbirine benzemeye çalışmadan, kendi değerlerimizi kaybetmeden ortak bir sinerji yaratarak aynı yerde durmayı başarabilecek miyiz? Nasıl "hepberaber" olabileceğiz?

Hımm, imkansız bir soruyla karşı karşıyayız. Sizin sorduğunuz soruyu şöyle algılıyorum ben: Bir bütünün parçası olmak için, birey kendinden ne kadar vazgeçmeli? Ya da bir mozaiğin parçası olmak için bir renk, kendinden ne kadar vazgeçmeli? Bence yeni kuşağın dünyaya sorduğu soru da bu zaten. Ben bunu Seattle ayaklanmasıyla başlatıyorum, Tahrir, Gezi, Yunanistan, İspanya’daki gösterilerin hepsi bütünün parçası gibi geliyor bana. "Hepberaber" olmak istiyoruz, ama kendimizden vazgeçmek istemiyoruz. Şimdi insanlık bir sürü şey öğrendi, son yüzyıl boyunca. Özellikle 1. Dünya Savaşı’ndan sonra, Sovyetler'in kurulmasıyla, arkasından İspanya iç savaşıyla, vs vs. Tarih son yüzyılda bize birçok şey öğretti. Bunlardan biri de, totaliter rejimler hangi tarafta olursa olsun siyasal spektrum bireyi ortadan kaldırıyor ve bireye büyük haksızlık ediyor. Dolayısıyla inandığımız davalar son yüzyıl boyunca, totaliterizmin etkisiyle bizi hayal kırıklığına uğrattı. Bu yüzden kimileri şuna inanıyor, ideolojiler öldü, ideolojilerin dışında, politikanın ötesinde postpolitik dünyada yaşıyoruz. Ben buna inanmıyorum, ama bu anlayışın geldiği yeri de görüyorum. Yeni kuşak, ilerici hareketler; hem politik olarak hem ahlaki olarak böyle bir şeyin imkanını arıyorlar ve her seferinde de yarattıkları hareketle protestonun içinde böyle bir hayatın numunesini oluşturmaya çalışıyorlar. O yüzden Gezi’de çok mutluydu insanlar. O kadar şiddet olayı olmasına rağmen bir varoluşsal neşe yaşıyorlardı, çünkü kendileri olarak oradaydılar, hiç değişmeleri gerekmeden yine de insanlarla birlikte olabiliyorlardı. Aynı neşe, aynı varoluşsal neşe, Tahrir’de de vardı, Occupy Wall Street hareketlerinde ya da Honkong’daki hareketler de vardı. Şimdi bu varoluşsal neşenin sebebi, bir süreliğine, hakikaten o "hepberaberlik" duygusunu, kendini azaltmak zorunda kalmadan, kendi renginden vazgeçmek zorunda kalmadan, başkalarıyla yaşamış olmak. Bizim meselemiz insanlık olarak bugün, bunun sürdürülebilir bir durum mu, yoksa bu karnavalesk halin, sadece toplumların bazı zamanlarda kendi kendilerini o güzel aynada görüp aşık olduğu geçici olaylar mıdır; yoksa biz bunu sürekli hale getirebilir miyiz? Sorusuna yanıt bulmak. Bu, bizim insanlık olarak yakında şunu sormamıza neden olacak: İktidar olmadan güç olabilir mi? "Hepberaber"’de anlatmaya çalıştığım enkaz yerine mercan kayalıklarını seç bölümünde, anlatmaya çalıştığım buydu. “İktidar olmadan güç olabilir mi?” sorusunu cevaplayabilmek için, biraz geriye, insanı nasıl tarif ettiğimize dönmemiz gerekiyor. Bilinmektedir ki, şimdiye kadar insanlar her zaman bir yönetici tarafından yönetildiler diye bilinirdi. Oysa birçok yeni araştırmalar insanların her zaman bir iktidar tarafından yönetilmediğini de söylemeye başladı. İnsanların, aç gözlü, kendi kendini yönetemeyen, rekabetçi birer varlık olduğuna dair kabulümüzün nedeni, insanlık tarihinin bize başka türlü anlatılmış olması ve bunun genel kabul görmüş olmasıdır. Ben bunu ahlaki ve politik bir seçim yaparak değiştirmeye çalışıyorum Hepberaber’de. Tarihsel olarak da bunun gerçek olduğu, insanın böyle bir varlık olmadığını anlatan kitaplar da var. Şimdi, sorduğunuz soruya dönersem, insanlar "hepberaber" kendi renginden vazgeçmeden birarada olabilirler mi? Kendi kendilerini yönetebilirler mi bir lider olmadan, dolayısıyla iktidar olmadan güç olabilir mi? Evet, olabilir. Kesinlikle mümkün çünkü daha önce oldu. Yeni kuşak bunu özellikle arıyor ve aramaya da devam edecek. O kollektif arayışı cevabı veriyor bize.



Ece Hanım, tüm bu insani değerler bizi "hepberaber" olmaya götürecek diye sevinirken artırılmış gerçeklik denilen bu yeni teknolojik gelişmeler korkutucu geliyor. Yaşadığımız çağın ruhunu hissetmek ya da onunla senkronize gitmek denildiğinde neler yaşayacağımızı dönemiyoruz? Metaverse denilen bu yeni evrende kim yönetecek bizi sorusu insanların kafasını kurcalıyor. Neden bir yönetici olsun. Neden parayı elinde tutan bir merkez bankası olsun? Neden bizim adımıza kararlar veren birisi olsun? Gerçeğin çok fazla parçalanmış olması insan olarak bizi kendimizden uzaklaştıracak mı acaba?

Kısa cevabımı vereyim; Hayır. Sonra da uzun cevabımı vereyim. Araçlar bizim düşünme biçimlerimizi değiştirir ve her bir iletişim aracı icat edildiğinde, bizim insanlıkla ilgili algımız, kendimizle ilgili algımız, öğrenmekle ve bilgiyi yaymakla ilgili yöntemlerimiz, dolayısıyla bunların içeriği de değişir. Biz şimdi çok yeni bir icatla karşı karşıyayız. Bizler santrale şehirlerarası telefon görüşmesi yazdırılan dönemi biliyoruz. Telgraf bizim hayatımızda var olan bir şeydi mesela. Şimdi telgraf bir vintage hoşluk olarak kaldı. Yeni dönemin gelişmeleri olan; sanal gerçeklik, metaverse, digital medya... vs. Biz bunları yeni keşfediyoruz ama dönemin gerçekliği bunlar. Şimdi için mektuplar letters from know böyle bir girişim, çünkü bu digital dünyada bütün insan ilişkilerinin biçimi değişti. “Digital bir evrende insani ilişki mümkün olabilir mi?” diye başlattığım bir şey mesela. Twitter, instagram facebook... Biz bunları kamusal birer alan gibi düşünüyoruz ve öyle davranıyoruz, ama değiller, bunlar birer şirketler ve biz birilerinin bahçesinde bu iletişimleri yapıyoruz. Her değişen araca o kadar kolay uyum sağlanmaz, “Hoop hadi Metaverse geldi, hadi bütün ayarlarımızı değiştirelim.” bu o kadar kolay bir şey değil. Bunlar daha çok yeni neslin araçları, gençlerin bu araçları kullanmak ve insanileştirmek konusunda başarılı olacağını düşünüyorum. Neden? onlar dokununca değişen ekranlara doğdular. Oysa bunlar bizim için çok yeni araçlar. Onlar bu araçlara doğdukları için onlarla düşünmeyi öğrenecekler. Bizim neslimiz sadece keşfediyor. Biz bunlarla düşünmeyi öğrenmedik, bakalım neler olacak.


Edebiyatı değiştirir mi bu değişimler?

Değiştirir tabi ki, değiştirmeli de zaten. 360 derece gösteren kameralar var, kimse bu kameralar için senaryo yazamıyor, çünkü öyle bir senaryonun nasıl yazılacağını bilemiyoruz, bilmiyoruz, çünkü biz lineer düşünüyoruz. Ben böyle bir senaryo nasıl yazılır diye düşünüyorum. Bu güzel bir şey. Yani düşüncenin ihtimallerini, olasılıklarını, sınırlarını genişleten bir şey. Niye hep aynı şeyleri yapalım insanlık olarak. Zaten en güzelleri yapıldı. Şimdi yeni şeyler yapalım.



Ece Hanım, sizinle daha önce Bu da Geçer kitabınız hakkında da söyleşi yapmıştık. O kitap “Ne Yapmalı” yı tespit ederken; Hepberaber'de ‘Nasıl yapmalı’ yı tartışıyor diyebilir miyiz? İkisi birbirinin devamı mı acaba? Yazarken böyle mi planlanmıştı, yoksa sonradan mı oraya evrildi?

Planlama demeyelim ama, şöyle bir şey var ki, ben düşünce serüvenini okurlarla paylaşan bir yazarım. Dolayısıyla evet, Bu da Geçer ne yapmalı, ama ondan sonra düşündüm ki, her şey çok akla aykırıyken, her şey insana karşıyken, insanlar niçin bunu değiştirmek için yeterince tepki vermiyorlar, bir araya gelmiyorlar, soru/sorun bu. Soru bu olunca şunu biliyoruz ki, bugün sokağa çıksak “Türkiye’de yaşadıklarınızdan, hayatınızdan memnun musunuz?” desek muhtemelen %80’i “Hayır memnun değilim” der. Peki bu %80 ne yapıyor? Şimdi bu aynı şeyin çapını değiştirip dünyaya da sorabiliriz. Neden harekete geçmiyor bu insanlar? Cevap şu olabilir; yeterince bilmiyorlar ne olup bittiğini ya da neden olup bittiğini. Tamam, diyelim ki bunu da anlattık. Yine harekete geçmediler. Oradaki problem ne? Ben oradaki problemin, insana inanç olduğunu düşünüyorum. Politik baskıyla bu inanç kaybettiriliyor. İnançsızlığın, zamanın ruhu ile yerleştirildiğini iddia ediyorum. Ama bunu böyle bırakmamak gerektiğini biliyorum. Eğer insana inanmak gibi ahlaki bir seçim yaparsak, o zaman politik eylemin önündeki engelin kalkabileceğini savunuyorum, bunu da yazıyorum. Evet doğru, ne yapmalı önce, sonra nasıl yapmalı.



Ece Hanım bu söyleşi için gençlere “umut ve inanç” için ne düşünüyorsunuz? diye sorduk ‘umut’un daha ilahi, bilinmeyenden ya da kendinden daha güçlü bir enerjiden bir şey beklemek olduğunu, inancın kaynağının ise kişinin kendi olduğunu düşünüyor çoğu kişi inanç ayakları yere basan bir anlam içeriyor sanırım.

Ne güzel gençlerle berabersiniz, harika