top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Yazarın fotoğrafıLitera

‘’Öbürküler’’, Bir hikayeyi iki farklı açıdan anlatan kısa bir roman

“Vuku bulan şey, her zaman gerçeği temsil etmeyecek, belki gözlemcinin bakış açısına göre değişecektir ve belki de bu romanın en değerli iç katmanı, belli bir konuya göreceli bakış açısından bakmak ve buradan farklı sonuçlar çıkarmaktır.” Şarare Yakini (Sharareh Yaghini), Mahir Ünsal Eriş’in kısa bir süre önce Farsçaya çevrilen “Öbürküler” adlı romanını değerlendirdi. Abbas Miroğlu’nun çevirisiyle sunuyoruz.


Şarare Yakini (Sharareh Yaghini)

Çeviren: Abbas Miroğlu


Mahir Ünsal Eriş(d. 1980, Çanakkale) Çevirmen, kısa hikaye ve roman yazarıdır. Öykülerini topladığı Bangır Bangır Ferdi Çalıyor Evde adlı ilk kitabı 2012 yılında yayınlandı. İkinci öykü kitabı olan Olduğu Kadar Güzeldik, kendisine 2014 yılında ‘’Sait Faik Kısa Hikaye’’ ödülünü kazandırdı. Anlatıdaki yeni yolları araştırdığı ve yazarın modern edebiyata duyduğu ilgiyi gösteren Dünya Bu Kadar adlı ilk romanı 2015 yılında yayınlandı. Yazarın iki resimli romanından biri olan Öbürküler (2017) ise Mojdeh Olfat’ın güzel çevirisiyle Farsçaya aktarılmıştır. 120 sayfalık bu kısa roman, çeşitli yönlerden incelenebilir ki biz burada bu yönlere değinmeye çalışacağız. Ama önce romandan kısa bir özetle başlayalım.


Öbürküler (Digeran) romanından kısa bir özet

Niğde isimli küçük bir şehirde yaşayan bir aile İstanbul’a göç eder. Zira bankada çalışan aile babası, çocukluk arkadaşı olan bir milletvekilinin tavsiyesi ile, Sümerbank’ın Beşiktaş şubesinde müdür yardımcısı olacaktır. Nüfuzlu olan bu aile dostu, nezih bir mahallede Türkiye’de yaşayan Rumların mecburi göçünden önce Doktor Evangilidis’e ait olan eski, fakat oldukça büyük ve dayalı döşeli bir evi, gelecek yolcular için kiralamıştır. Hikâye, ailenin bu eski evdeki ikameti sırasında ortaya çıkan garip ve acayip olaylar etrafında döner. Roman iki yarıdan oluşmaktadır ki her yarısı o evin manzaralarına ve o evde meydana gelen olaylara farklı açıdan bakmaktadır.


Romanı incelemek için öncelikle yazarın öyküyü sunmadaki kendine özgü üslubunu ele alıyoruz ve sonra hepsinin, kısa bir romanda bir araya getirilmesinin övgüye değer olan, temalarına dikkat çekiyoruz.


Özlü yazma, günümüz için bir üslup!

Mahir Ünsal Eriş, genç bir yazar olarak, yaşam endişelerinin ve yaşam hızının artmasıyla, sosyal medyanın insanın yaşam mahremiyetlerine girmesiyle, bugünkü muhatabın tanım ve açıklamalarla dolu metinleri okuma, ilgilenme fırsatını kaçırmış olduğunu çok iyi bilmektedir. Diğer taraftan tüm eşyalarını birkaç bohça ve bavula yerleştiren beş kişilik taşralı ailenin uzun ve yorucu yolculuktan sonra İstanbul’a varması birçok betimlemeler gerektirir.


Okuyucunun aile bireylerinin ruh hallerini anlayabilmesi lazımdır çünkü: Ailenin annesi Fevziye Hanım’ın sayısız korkularından dolayı tüm yolculuk boyunca yeni doğmuş bebek Sabire’yi bağrına basmasından tutun, tren ve otobüsle yapılan uzun yolculuk yoruculuğuna, yüzlerine yeni pencereler açılan Sacide ve Suat’ın bitmeyen meraklarına kadar... Okuyucu bu zor yolculuğun tüm psikolojik yükünün, kaygılı olmasına rağmen ailesinin sabırlı bir dayanağı rolünü üstlenme telaşında olan babanın omuzlarına yüklendiğini görür. Hem yolcuların İstanbul’a gece yarısı varmaları hem de tanımadıkları büyük bir şehirde onlar için kiralan evi bulmaları ve bir yığın belirsizlik ve yorgunlukla buraya yerleşmeleri, hepsi özlü ve etkili biçimlerle okuyucuya sunulmuştur.


Görünüş, davranış ve hatta yüz mimiklerinin kodları öyle bir verilmiştir ki bunlar herhangi bir uzun betimleme ve diğer doğrudan betimlemelerden ziyade okuyucuyu hikaye atmosferine kolayca alır. Şöyle okuduğumuz gibi: ’’Fahrettin Bey büfeye doğru gitti, sandviç ve meşrubat satın alıp geri döndü… Suat ve Sacide hayatlarında ilk defa sandviç yiyorlardı.’’ ( Sayfa 24) ve başka bir yerde Suat ve Sacide’nin tren içinde gezmeleri için babalarından izin aldıklarını görüyoruz. Trenin restoran bölümüne gidiyorlar ve beyaz örtülerle kaplı masaların etrafında düzgün bir şekilde oturan adamları ve onlara hizmet eden beyaz gömlekli garsonları görünce şaşırıyorlar: ‘’Suat ve Sacide o güne kadar restoran görmemişlerdi. Elbette Suat tüberküloz aşısı olduğu gün, babası ile Vehbi’nin çorbacı dükkanına gitmiş ve orada bol sirke ve sarmısaklı kelle paça çorbası içmişti!’’ (Sayfa 27). Yazar, Fahrettin Bey’in ailesinin sosyal yaşam düzeylerini ve düşüncelerini okuyucuya aktarmak için her imgeden küçük bile olsa yararlanmıştır: Örneğin, “Akşam karşı sahile gitmek için motorlu kayığa binmeye karar verildiğinde, Fahrettin Bey Sacide’nin elinden tutuyor ve acele ile iskele tarafına doğru gidiyor, Fevziye kucağındaki çocuğun ve uzun eteğinin imkan verdiği süratle kocasının peşinden koşturuyor.” (Sayfa 35) Bu yöntemle uzun etekli, tesettürlü ve ihtimalen türbanlı bir taşralı kadının imgesini iyi bir şekilde görebiliyoruz. Başka bir yerde de okuyoruz ki: ‘’Fevziye Hanım sırtını insanlara dönerek oturdu ve Sabire’yi emzirdi.’’ (Sayfa 24)


Hatta bir başka yerde ailenin babasının ruh hali bir cümle ile çok iyi bir şekilde betimlenmiştir: "Fevziye Hanım'ın yanında ıstırabını açık etmemeye çalışsa da, rahatsızlığı dudaklarını ısırmaktan ve kaytan bıyıklarını çekiştirmesinden belli oluyordu." (Sayfa 16) Bu kolajvari imgelemeler, diğer her betimlemeden daha fazla okuyucuya Fahrettin Bey’in ailesinden şemalar sunabiliyorlar. Yolculuk sırasında çevredeki manzaralar, yeni evin anlatımı ve hatta o evde geçen olaylar kalın bir romana dönüşme özelliğine sahipler ama yazar 70 sayfada -romanın ilk yarısında- okuyucuyu yarattığı esrarengiz atmosferde tutmayı başarabilmiştir.



Kesin olmayan bir bakışla yeni bir anlatının üretilmesine muhatabı ortak etmek!

Yazar tuhaf, nefes kesici ve gerçeküstü anlatıyı 70 sayfada yani romanın ilk yarısında anlatırken, ikinci yarıya başlarken, ‘’öbür yarısı’’ başlığı altında bu kez olaya başka bir açıdan bakıyor ve bu yöntemle çevremizdeki dünyada tanıklık ettiğimiz her şeyin farklı açılardan görülebileceğini ve gözlemcilerde, farklı algılar oluşturabileceğini gösteriyor. Aslında mutlak gerçeklik gibi görünen nesnelleştirilmiş bir madde ile karşı karşıya olan her gözlemci, bakış açısını değiştirerek başka gerçeklere ulaşabilir. Başka bir deyişle, vuku bulan şey her zaman gerçeği temsil etmeyecek, belki gözlemcinin bakış açısına göre değişecektir ve belki de bu romanın en değerli iç katmanı, belli bir konuya göreceli bakış açısından bakmak ve buradan farklı sonuçlar çıkarmaktır.



Ülkemiz edebiyatında az görülen roman türü: Resimli Roman

Öbürküler romanı resimlidir. Eğer resimli roman tanımı için bir şey söylenecekse: Resimli roman, metinle birlikte anlam üreten çok sayıda görüntü içeren genişletilmiş bir anlatıdır. Ancak bu makalenin yazarının görüşüne göre, bu romanda çizgiler olmasaydı, yazarın kısa ama doğru imgeleri yine de izleyiciyi yaratılan mekanın içine çekebilirdi. Ancak bu edebi türü daha yakından tanımak için resimli romanların temel özelliklerine bakmak fena olmaz.

Resimli romanın net bir başlangıcı, ortası ve sonu vardır. Veya başka bir deyişle, bir öyküsel "yay"dan oluşur. Böyle bir romanda bir merkez hikâye ve onu tamamlayan alt hikâyelerle karşılaşırız. Anlatılar genellikle tematik veya olay örgüsüne yöneliktir. Gerçi karakterin gelişimi hikayenin olay örgüsünde görülebilir, ancak karakterizasyon güçlü değildir ve bunun yerine daha önemli olan olayların gidişatıdır. Hikayede doğru ve özlü diyaloglar ve anlatımlar görülebilir.[1]


Yazarın modern öykü yazma deneyimleri kazanmak için biçim ve içerik olarak çeşitli araçlar kullandığı ve bunun sonucunda da kendi türünde özgün bir roman yarattığı anlaşılmaktadır.



Romandaki çok katmanlı temalardan bazılarına bir göz atış

*Altmışlı Yıllarda Türkiye'nin Tarihsel ve Sosyal Olaylarına Bir Bakış:Ana konusu ailenin taşradan başkente alelacele göç etmesi olan Öbürküler romanı, dolaylı olarak başka konuları da ele alır. Mesela 1960 askeri darbesine ve İsmet İnönü’nün iktidara gelmesine neden olan, Türkiye’nin altmışlı yıllardaki siyasi gerilimleri. Yazar, romanında, öykünün geçtiği dönemdeki Türkiye’nin inişli çıkışlı tarihine yer yer değinerek, okuyucuyu bilgilendirmektedir. Örneğin yazarın, Fahrettin’in çocukluk arkadaşı olan "Bor" valisi Esad Bey'den bahsettiğini ve ordunun siyasetten çekilip İsmet İnönü’nün iktidara gelmesiyle birlikte Esad Bey’in Halk Partisi’nden meclise girdiğini ve milletvekili oluşu ile Fahrettin Bey’i İstanbul’da daha iyi bir mevki ve geliri yüksek bir göreve getirmek istediğini belirtiyor. (Sayfa 16) Veya bir başka yerde ise yolda polis kontrol noktasında otobüsün durdurulduğunu ve şoförün yolculara yüksek sesle: ’’Kontroller iki ay önce yani İnönü’ye suikast girişiminden sonra başladı, kimin tipini beğenmiyorlarsa otobüsten indiriyorlar’’ diye seslendiğini görüyoruz. (Sayfa 21) Ayrıca romanın bazı yerlerinde Türkiye'de yaşayan Rumlara yönelik zulme ve onların Yunanistan'a zorunlu göç etmelerine göndermeler de bulunmaktadır (Sayfa 55,78,79 ). Bu tarihsel referanslar, metinde ek bir açıklamaya gerek olmaksızın okuyucuyu yazarın istediği zamanlara yönlendiriyor ve aynı zamanda romana bir nebze de olsa siyasi ve toplumsal bir kimlik kazandırıyor.



*Yazarın göçe ve bunun neden olduğu hasarlara dikkat çekmesi: Yazar öykünün özünde toplumsal bir olgu olarak göçün verdiği hasara dikkat çekmiştir. İstanbul’un hareketli, canlı pazarlarını ve mağazalara gidip gelenlerini, halı dükkanlarını, bonmarşelerini (Fransızca, her şeyi satan büyük dükkanlar) ve yerel pazarlarını sürekli öven edebiyat öğretmeni Cahide Hanım’ın ve Mümtaz Bey'in eşinin görüşlerinin aksine, Fevziye Hanım’ın gurbette yalnızlık çekeceğini düşünerek, göç etmekten korktuğunu okuyoruz. Fevziye Hanım ‘’Acaba burada da komşuluğun anlamı var mı? Acaba kapısını çalıp, bir fincan kahve veya iki kaşık pirinç unu isteyebileceğim birisi var mı? Pazara gidip gelinceye kadar kızının çocuğuma bir saat kadar bakmasını isteyeceğim bir komşu kadın var mı acaba? Neyin nerede olduğunu ve oraya nasıl gidileceğini soracağım kimse var mı?’’diye endişe ediyor. (Sayfa 32) Bir başka yerde Fahrettin Bey’in yeni iş yerinde mesai arkadaşlarının şefkatsizliğine, ilgisizliğine maruz kaldığını görüyoruz. Okuduğumuz gibi; "Burada kimsenin Fahrettin Bey ile selamlaşmaktan başka bir iletişimi ve ilişkisi yoktu. İstanbul Niğde gibi değildi. Burada herkes kendi dünyasındaydı." (sayfa 64)



Mahir Ünsal Eriş'in dünyasında "mantığın" rolü!

Her bölümü aynı olaya farklı bir açıdan bakan iki bölümlük bu romanda yazar, ülkesinde ayrılmaz iki unsur haline geldiği anlaşılan "hurafe-din" ideolojisini eleştirmeye ve dalga geçmeğe çalışmıştır. Görüyoruz ki eğitimli biri olarak Fahrettin Bey, evin asıl sahibi olan doktor ’’Evangilidis’’ ve ailesinin cin korkusu ile firar ettiğini düşünen komşusu yaşlı kadının aksine (sayfa 48) doktor ve ailesinin, cin korkusundan değil, 1964 yılında feshedilen ‘’İkamet ve Ticaret Antlaşması’’ ile Türkiye’den ihraç edildiklerine inanıyordu. (Sayfa 55) Ama hikayedeki olayların ilerlemesiyle Fahrettin Bey bile bu korku, cehalet ve hurafe dalgasında boğulur ve gizemli evlerinde yaşanan esrarengiz olaylara karşı koyamaz, sosyal konumunu ve çocuklarının geleceğinin ideal şartlarını bu belli belirsiz korkulara feda eder ve Niğde’ye kaçar! Öyle görünüyor ki yazar için bu konu o kadar önemliymiş ki, tekrarlanan motiflerde ve anlatının farklı yerlerinde "dua", "tılsım", "ikame", "nazar-kurbanı", "cin" gibi kelimeler (sayfa 47,51,60) veya yaşlı dindar kadın komşularının on bir yaşından beri öğrendiği, "Tecvid" ve "Kur'an-ı Kerim tilaveti"ni bilmek gibi kavramlar bolca kullanılmıştır (sayfa 50). Ya da bir yerde yaşlı kadın diyor ki ’’Elbiseni Bismillah demeden değiştirme, aksi takdirde 'Öbürküler' elbiseni alır ve düğün yaparlar.’’ ( sayfa 50)


Yazar, "Bismillah" kelimesinin yanına "Öbürküler" ibaresini koyarak yaşlı kadının cinlerin ve doğaüstü varlıkların varlığına olan inancına gönderme yapmaktadır. Hurafelerin din ile birleşimini ve etkileşimini okuyucuya sunar ve ardından okuyucu romanın ikinci bölümünde tüm bu doğaüstü olaylara akılcı ve mantıklı bir yorum bulur. Yazarın, hurafelerden ve cehaletten kurtulmanın, dolaylı farkındalık ve tatlı bir anlatım aracıyla, mümkün olmayacağını çok iyi anladığı anlaşılıyor!



Başka bir açıdan "Öbürküler" mefhumu

Genel anlamda "Öbürküler"in, Rum Dr. Evanglidis'in evini işgal eden cinlere atıfta bulunulduğunu görüyoruz. Ama öykü ilerledikçe "Öbürküler" kelimesi daha içsel, genel ve kapsayıcı bir kavram haline gelebilir: İşgal Edilmişlik kavramı. Yani her bir olayda aynı kavram, cinlerin evi ele geçirmesi gibi acı ve ürkütücü olmaktadır. Türkiye tarihine başvurduğumuzda, Türklerin yüzyıllardır Türkiye'de yaşayan Rumları etnik, siyasi ve diğer nedenlerle oturma, çalışma, isim verme, okuma ve hatta yaşama hakkından defalarca mahrum bıraktıklarını görürüz. Acaba bu, bir ülkenin bir grup vatandaşının “Öbürküler” tarafından esir alınmasından farklı bir kavram mı? Yazarın romanında ülkesinin tarihindeki siyasi ve insan haklarıyla ilgili problemlere gizli ve protestocu bir bakışı olduğu anlaşılmaktadır.



‘’Öbürküler’’ romanında Bakhtin Kronolojisi veya Kronotop (Zaman-Uzay)


‘’Kronotop’’ veya Bakhtin’in mekan –zaman teorisine göre, mekan ve zaman ile ilgili göstergeler özenle düşünülerek sanatsal-edebi bir metinde genel bir süreklilik içinde birleştirilir, zaman ve mekan eksenleri örtüşür ve izleyici için zaman ve mekan koşullarına bağlı olarak yeni kavramlar oluşturulur.


Belki de bu tanıma iyi bir örnek, "Atlantic Monthly"nin Ağustos 1915 sayısında yayınlanan "Robert Frost’un "Gidilmeyen Yollar" adlı ihamlı şiiridir. Alman araştırmacı ve yazar "Timo Müller" bu şiirin zamanlamasını tartışıyor. Kendisi 20. yüzyılın ikinci on yılında Robert Frost tarafından çevredeki manzaralarla tanımlanan yolların günümüzde şiirin yazıldığı zamandan farklı bir anlam taşıdığına inanıyor. Zira otomobiller, yolun yerini ve zamanını algılama biçimimizi değiştirmişler. Bugün otomobil sürücüleri yolda geçirilen süreyi en aza indirmek istiyorlar ve yol ile etrafındaki doğal çevreye fiziksel bir alan olarak nadiren ilgi gösteriyorlar![2]


Öbürküler romanına gelince de, yazarın sanatsal ve modern bakışında, Türk milletinin dindarlığı, Türkiye’nin 20. yüzyılın ortalarındaki çalkantılı tarihi ve siyasi karmaşaları, Rumların zorunlu göçlerinin karanlık dönemleri, hurafelerle bir araya gelerek Türkiye’nin özel bir dönemine özgü bu anlatının yaratılmasına neden olmuştur. Zaman eksenlerinin Türkiye’den göç ettirilmiş Rum Evangelidis'in evi olan mekanda örtüşmesi her bakışa, zevke ve görüşe göre yeniden üretilebilen ve farklı şekillerde yorumlanabilen bir hikaye yaratmıştır.


Öbürküler

Mahir Ünsal Eriş

Can Yayınları, 2023 120 s.

Comments


bottom of page