Öykü: Açlığın Hazzı
- Litera

- 14 saat önce
- 6 dakikada okunur
“Şu açlığa bir alışamadın.”
Anıl Çağal
Keşke şöyle güzel bir kuru fasulye ve pilav olsaydı da yeseydim. Kaç gündür yoğurt ekmek ya da Kemal’in dayısının arada getirdiği üzümleri yiyorduk. Tabii üzümü de boş boş değil ekmeğin arasında... Bunu ev arkadaşım Kemal’den görmüştüm ilk ve şaşırmıştım. Artvinliydi, bir köylüydü. Doğu Karadeniz’de böyle ilginç yemekler atıştırmalıklar bir hayli fazlaydı. Arazi yapısı gereği dağda bayırda köylü halk ne bulursa onu değerlendirmeyi öğrenmişti. Bir kere karnımızı güzelce doyurmuştuk ki bu nadir olurdu. Bunun üstüne tatlı niyetine makarnanın üstüne toz şeker serpip bana uzatmıştı. Tadı fena değildi gerçekten de tatlı ihtiyacını da karşılıyordu.
Ailemizden çok destek alamazdık onun babası kendi halinde fındık tarlaları olan bir çiftçiydi. Benim babamsa Bursa’da bir tekstil fabrikasında işçiydi. Annelerimizse tabii ki çoğu anne gibi ev hanımıydı. Bu durumda ailemizden para istemeye daha üniversitenin ilk yıllarında bile çekinirdik. İkimiz de İstanbul Üniversitesi’nde iktisat bölümünde okumaktaydık. Okulun daha ilk gününde arkadaş olmuş ve ilk senemizde bu evi tutmuştuk. Ev iki oda ve ortada salon gibi kullandığımız bir girişten oluşuyordu. Girişin duvara yaslanmış tarafında bir çek yat vardı. Eve girdiğimizden beri yaklaşık yedi yıl olmuştu ve bu süreçte aldığımız iki şey vardı onlar da yataklarımızdı. Üniversitenin ikinci yılında ikimiz de okula hiç gitmez olmuştuk. Dersler de pek ilgimizi çekmiyordu. Ayrıca okuldaki baskınlar, tekrarlanan eylemler kuşatmalar bizi okuldan iyicene uzaklaştırmıştı. İlk iki üç yıl çoğu öğrenci gibi biz de birer devrimci olmuştuk. Bu süreç içerisinde çok fazla kitap okuyor, elimize geçen her dergiyi en ufak detayına kadar didik didik ediyorduk. Kemal ve benim ortak noktamızsa ikimizin de çocukluğumuzdan beri resim yapmaya olan tutkumuzdu. Okuduğumuz dergilerden birinde çok güzel modern sanat örneklerinden bir resim dizisi vardı. Bu bizi çok etkilemişti. Dergiyle uzun süre haşır neşir olmuştuk ve birkaç gün sonra zar zor biriktirdiğimiz parayla tuval ve boya almayı başarabilmiştik. Kemal benden resim konusunda bir tık daha tecrübeliydi. İlk denemelerinde ortaya fena bir şey çıkarmamıştı. Benim yaptıklarım ise daha çok çocuk resimleri gibiydiler. Böylece ilk resimlerimizi yaptığımızdan beri beş yıl geçmişti. Kendimizi birer ressam ilan etmiş ve yoksulluğu, tükenmişliği sonuna kadar yaşamış olsak da, güzel geçirdiğimiz günler hatta tablolarımızı satabildiğimiz zamanlar da olmuştu.
Fakat son birkaç aydır çok kötü durumdaydık, doğru düzgün beslenemiyorduk. En son ne zaman şöyle güzel bir yemek yedim hatırlayamaz olmuştum. Dışarıda yürürken restoranların yanından geçerken midem guruldamaya başlar büyük bir açlık duyardım. Şu anda midem bomboştu az biraz ekmek ve yoğurt vardı. Kemal’in yanına gittim. “Çok açım hadi gel de kalan yoğurtla ekmeği yiyelim.” dedim. Kemal doğruldu “Şu açlığa bir alışamadın.” dedi gülümseyerek. O bana göre açlığa çok dayanıklıydı, ben hatırlatmasam neredeyse aklına yemek yemek gelmiyordu. Zayıf dal gibi bir adamdı, yüzü bir deri bir kemikti. Bu yüzden de yüzüne baktığınızda koca burnu gözünüze gözünüze girerdi. Filmlerdeki kötü karakterleri anımsatırdı fakat güldüğü an tüm bu sert yüz hatları dağılırdı.
Odasında son yaptığı resme gözüm takılmıştı; gece ay ışığı altında çayırların üstünde iki boğa arkalarında da köylü bir adam ve bir çocuk yürüyorlardı. Çok güzel bir resimdi şansı yaver giderse satıp bir şarap bir kaç kilo et alabilirdik. Benimle salondaki koltuğa oturmuştu büyükçe bir orta sehpamız vardı onu çektik ve kasede az kalmış yoğurdu ekmeğimizi bandırdık. İkimiz de suratları düşmüş, keyifsiz keyifsiz yiyorduk lokmalarımızı. Sonra birden ayağa kalktı
”Biliyor musun, yeter artık, sıkıldım bu yoğurttan. Bugün bir değişiklik yapacağız güzelce karnımızı doyuracağız anladın mı? Hadi hazırlan. Sana bir sürprizim var.” dedi.
Şaşırmıştım aceleyle odama gidip kotumu altıma geçirdim, üstüme de paltomu aldım.
Kapıdan dışarı çıktık, karşı kapıya doğru gitti ve kapıyı çaldı. Halil abinin kapısıydı bu, bize emeği çoktu. Kendisi bir memurdu, onun dairesi bize göre daha geniş ve güzeldi. Karısı ve çocuklarıyla kıt kanaat geçiniyordu. Bizi çok severdi, edebiyata çok düşkündü çeşitli dergilere öyküler yazar, yollardı. Bir kaç kez dergilerde yazıları yayınlanmayı başarmıştı bile. Beraber kutlama yapmıştık hatta. Öyküleri genelde hep bir macera içerirdi. Gayet hızlı okunuyordu. Belki de sıkıcı hayatından kaçmak için bu macera öykülerine sığınıyordu.
Biraz bekleyişin ardından kapıyı açtı, bizi karşısında görür görmez yüzünde gülücükler meydana geldi. “Çocuklar ne yapıyorsunuz bakalım. Gelsenize içeri yengenizi çocukları köye yolladım. Hasatta babamlara yardıma gittiler haftaya da ben yıllık iznimin zamanı gelince yanlarına gideceğim. Sıkıntıdan patladım vallahi siz gelmeseydiniz ben gelecektim yanınıza. Kemal; “Abi kısa işimiz var da, senin motoru bir saatliğine alabilir miyiz?”. Halil Abi bize ne zaman istersek motorunu kullanabileceğini söylemişti. Bu yüzden ondan çekinmeden isteyebilmişti Kemal. O kadar zorlukla geçen seneler içinde ondan birkaç kez utana sıkıla borç istemiştik. O da bize elinden geldiğince yardımcı olmuştu. Bizim durumumuzun farkındaydı ve elinden geldiğince bize yardımcı olmaya çalışırdı. Fakat büyük kızı büyümüştü artık masrafları da arttığında iyicene beli bükülmüştü. Yine de arada kapıyı çalar bize yemek getirirdi. Son zamanlarda bunlar da kesilmişti onun da durumunun çok zor olduğu her halinden belliydi.
Kemal’in sorusuna “Elbette çocuklar alabilirsiniz ama işiniz bitince lütfen bana uğrayın çok bunaldım. Kahveye gidiyorum canım sıkılıyor tekrar eve dönüyorum. Sanatsal bir kişiliğim ben yahu, arkadaş olarak sanatçılara ihtiyaç duyuyorum anlasanıza” deyip, kahkahayı bastı.
Aşağıya indik motor apartman girişinin hemen yanındaydı. 1950 model bir Java. Çok yakışıklı bir motosikletti; yirmi yaşındaydı, biraz eskimişti ama hala güzel gözüküyordu. Halil Abi motoru yaklaşık üç sene önce almıştı, iş yerine gidip gelirken onu kullanırdı. Motora atladık, ben hiç anlamazdım motor kullanmaktan Kemal’in arkasına geçtim ve sıkı sıkı sarıldım. Korkardım aslında motosikletten ama Kemal beni nereye götürecekti çok merak ediyordum. “Oğlum nereye gidiyoruz? Söylesene!” “Sürpriz sorup durma.” dedi ve kestirip attı. Ferahevler’den çıktık yola son gaz gidiyorduk. Hava da serin olduğu için tir tir titriyordum arkada. Kısa bir süre sonra Zekeriyaköy yoluna doğru saptık iyice merak etmeye başlamıştım, şehirden uzaklaşıyorduk nereye götürüyordu bu deli beni?
Yarım saat sonrasında köye varmıştık, tezek kokusu burnuma geliyordu. Köye girmiştik etrafta inekler, koyunlar geziyordu. Sonra köyün içinden geçip biraz uzaklaşmıştık ki. Ufak tek katlı ahır benzeri bir yerin önünde durduk. Kemal indi ve onu orada beklememi söyledi. İçerden tavuk gıdaklama sesleri geliyordu, sanırım bir tavuk çiftliğiydi, yanda da bir ufak bir kulübe vardı. Kısa süre beklemenin ardından birden tavuk gıdaklama seslerinin yükseldiğini duydum; saniyeler sonrasında içerden Kemal kollarına bir tavuk almış koşarak bana doğru geliyordu. Şok olmuştum ne yaşıyorduk biz şu an? Birden küçük kulübenin kapısı açıldı yaşlıca bir adam tüfekle dışarı çıktı. “Ulan şerefsiz, dur yoksa vururum.” diye bağırdı. Kemal daha da hızlandı, kafasını tavuğa doğru eğmiş koşuyordu. Adam tüfeği doğrulttu ve hiç tereddüt etmeden bastı tetiğe, yüksek bir ses çıktı tüfekten. Kemal birden sendeledi vuruldu ama yere düşmemişti. Tavuk çılgınlar gibi kanatlarını çırpıyor ve çığlık atıyordu. Motora birkaç adım kala bana tavuğu resmen fırlattı, havada yakaladım ve sağ kolumun altına aldım. Hemen motoru çalıştırdı ve gaza bastı adam arkamızdan bir el daha ateş etti fakat o kimseye isabet etmemişti. Son gaz gidiyorduk, Kemal’in inlemelerini duyabiliyordum. Omzuna saçmalar isabet etmişti, üstünde kaban olduğundan tam anlamıyordum ama yarası çok ciddi gözükmüyordu.
Kendimizi gözden kaybettiğimizde Kemal motosikleti durdurdu. “Oğlum ne yaptın sen ya manyak mısın?” Cevap vermedi ve bir kahkaha patlattı ama uzun sürmedi, kahkaha hemen acıdan inlemelere dönmüştü. Kabanını indirdim ve kazağını sıyırdım, omzundan vurulmuştu saçmalar omzuna dağılmıştı. Çok derin gözükmüyordu, biraz nefeslendik, tavuk da sakinleşmişti. Yola koyulduk.
Eve girer girmez Kemal’i koltuğa oturttum, soymaya başladım. “Ölmem değil mi lan.” “Bu yaradan ölmezsin merak etme ama temizlememiz lazım.” Tam Kemal’in üstündekileri çıkarmıştım ki tavuk rahat durmuyordu oradan oraya zıplıyordu. Kalktım tavuğu yakaladım içerden bir ip getirdim ve ayağını sobanın demirine bağladım. Sonra içerden eskiden kalma tentürdiyot ve alkolü aldım. Çakımı çıkartıp ocakta bir güzel ateşe tuttuktan sonra saçmaları güzelce çıkardım ve yarayı temizledim.
Biraz dinlendikten sonra elimizde tavuk Halil Abi’nin kapısını çaldık. Kapıyı açtı bizi tavukla görünce şaşırdı. “Bu ne böyle çocuklar, tavuğu nerden buldunuz.” Kemal söze girdi hemen “Bir arkadaşımıza uğradık, köy tavuğu satıyordu bana sözü vardı bir tane hediye edecekti onu almaya gittik. Bizi buyur etmeyecek misin? Beraber yeriz diye düşünmüştük hem sen de fırın da var.” Halil Abi’nin gözleri dolmuştu “buyurun çocuklar bilirsiniz çok güzel yemek yaparım.” İçeri girdik tavuğu mutfağa bıraktık hayvan sakin sakin dolaşıyordu. Halil Abi hemen fırını açtı, sonra çekmeceden bir bıçak çıkardı. Eğildi tavuğu yerden aldı lavaboya doğru yatırdı ve tek hamlede kafasını koparttı. Ben bir an irkildim ama onlarda tık yoktu. İkisi de köylü çocuklarıydı, böyle şeyler onlar için çok normaldi. Sonra tavuğun tüylerini bir güzelce temizledi. O tavukla uğraşırken biz içeri geçmiştik. Kemal hafif uyuklar haldeydi, ben de arada mutfağa gidip Halil abiyle konuşup tekrar Kemal’in yanına gidiyordum. Sonunda mükemmel bir koku gelmeye başladı. ”Çocuklar tavuk hazır” diye içerden bağırdı. Ona yardım etmek için mutfağa girdik sofrayı hazırlamak için tabak, bıçak çatal aldık salona götürdük. Halil Abi de masanın ortasına tavuğu koydu. Sonra kalktı içeri gitti biraz sonra elinde bir şarapla geri döndü. “Zuladan”. Göz kırptı sonrasında. Öküz öldüreni masaya koydu. Tavuk yemeyeli aylar olmuştu o kadar güzel kokuyordu ki saldırmamak için kendimi zor tutuyordum. Şarabı bardaklara doldurduk ve ilk lokmayı ağzıma attım. Halil Abi gerçekten bu işten anlıyordu tavuğu tam olması gerektiği gibi ne çok sert ne çok yumuşak hafif yağlarının da akacağı şekilde pişirmişti. Ağzımda bir bayram havası vardı, sosu bir taraftan eti bir taraftan yağı bir taraftan o kadar keyif alıyordum ki sonra üstüne bir yudum şarap aman Allahım keyiften dört köşeydim. Şimdi düşünüyorum da hayatımda yediğim en güzel yemekti, hiçbir yemekten bu yemekten aldığım hazzı alamamıştım hayatta. Şu an yıllar sonra bir İtalyan restoranında önümde ismini bilmediğim afili bir yemek varken bunun bir kez daha farkına varmıştım.







































Yorumlar