Öykü: Komşu komşunun külüne muhtaç
- Litera

- 9 saat önce
- 4 dakikada okunur
“Kırılgan bir nokta arıyorum sözlerinde, duruşunda ama zırhsız bir alan bırakmamış gibi kendisine.”
Nafiye Gölbaşı

Tam tuvalete girdim, zil çaldı. Onlar gelmeden girer, çıkarım diye düşünmüştüm ama zamanı iyi ayarlayamadım. Tüh! Kapıyı açıyor bizim adam. Ben kaldım içerde. Gelenler yeni komşularımız. Klozete kâğıtları doldurup, ses çıkarmamaya çalışıyorum onlar salona girene kadar.
Oğlanın öğlen mesaj attığını, akşama uğramak istediklerini söylemişti bizimki. Kaynaşmak için değil, sebebi ziyaretleri. Yoksa, iki yıl önce gelirlerdi. ‘Buyursunlar,’ dedim haliyle. Kaç gündür, ‘iyi etmedin’ diyordu zaten. ‘Diğer komşuların yüzünü gördüğümüz yok, en azından bununla iki çift laf ediyordum gördükçe.’ Yan komşuyla samimi olmadığım için içten içe kızıyor bana, biliyorum. Kadın mart kedileri gibi kıvranmasaydı etrafında olurdum belki ama içim almadı, ne yapayım. Ne o öyle dekoltesiyle kikir, kikir. El hareketleri falan. Gözümün içine sokar gibi.
Oğlan aslında sevimli biri. İki hafta öncesine kadar öyle gelmişti en azından. Kadın başından beri uzak duruyor benden. Bir gerginlik çıkmasa bari akşam akşam.
“Ne iyi ettiniz de geldiniz,” diyip tokalaşırken az önce nerede olduğumu bildiklerini biliyorum ama bu konunun üzerinde fazla durmak istemiyorum. Asıl derdimiz başka.
“Ya, evet gelmeye karar verdik,” diyor oğlan. Yere bakıyor sonra.
“Koltuğa geçin, niye sandalyeye oturdunuz.”
“Yok, iyi böyle.”
Bizimki oğlana kahve, kıza da bir bardak su getiriyor. Öyle istediler. Gözleri yeşilmiş kadının. Saçlarını at kuyruğu yapmış. Kahvesini içerken ‘kahve istemekle hata mı ettim acaba, sert duracaktık değil mi, unuttum’, der gibi arada karısına bakıyor oğlan. Kahvenin yanına verdiğim lokumu alıyor. Kadına uzatıyorum. “Yok, ben böyle şeyler yemiyorum.”
“Biz de komşunun kedisinden müzdaribiz,” diyor oğlan hoş beşten sonra.
“Afedersiniz gelip bahçede her türlü ihtiyacını görüp gidiyor. Kapıdan girer girmez bir koku..”
“Aa, bize de geliyor ama herhangi bir pisliğini görmedik. Hoş değil tabii.”
“Fotoğraflarını çekip attım ama ‘ne yapayım, kedi’ diye yazmış Hatice hanım.”
Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla. Peki. ‘Komşulukta oluyor böyle şeyler, bakın biz nasıl tölerans gösteriyoruz’ e güzel bir örnek. Anladım da, kabul etmemişsin sonuçta. Şimdi maduru oynamanın alemi ne.
Kadının bilgisayar üzerine bir iş yaptığını sanıyorduk ama meğerse polis olmuş son bir yılda. Trafik kazalarında rapor tutup, resim çekiyormuş. Bir yıl yoğun bir kurs görmüş. Öyle anlatıyor. Yeni işini çok sevmiş, zaten hep polis olmak istiyormuş.
“İş dışında ne yapıyorsun?”
“Judoya gidiyorum, koşuyorum. Kahverengi kuşağımı da aldım sonunda.”
Renklerin detaylarını sorduğumda epey bir yol katettiğini anlıyorum. Eşofman var üzerinde. Az önce antremandan ya da koşudan gelmiş gibi. Kırılgan bir nokta arıyorum sözlerinde, duruşunda ama zırhsız bir alan bırakmamış gibi kendisine.
“Maşallah ikinizin de elinden iş geliyor. Parkeleri keserken görmüştüm sizi.”
“Odamdaki ilk dolap geldiğinde kılavuzu elime verip dışarı çıkmıştı annem. O günden beri her işimi kendim yaparım.”
“Bravo.”
Oğlan sabahın köründe minübüsüyle motor kuryeliğine, kız nöbete. Bunlar nasıl çocuk bakacak bu yoğunlukta. Ne kadar merak etmiştim evi kimin alacağını Sevim Hanım’ın vefatından sonra. Kimler gelip gitmişti. Bunlara da şükür.
“Esas konuya gelelim artık,” diyor oğlan yaklaşık iki saat sohbetten sonra. Bizim adam daha çok onunla konuştu. İkisinin de motoru var. Malzeme bol.
“Ben bateri çalmaya devam etmek istiyorum. Sizi es geçerek yapmak istemiyorum bunu. İyi insanlarsınız. Komşuyu görünce yüz çevirmek hoş değil. Baba evinde yaşadım bunları. Korkunç bir duygu. İlk şikâyetinizden sonra fazla ses çıkarmayan çubuklar aldım, odayı da izole etmeye çalıştım.”
Bak, onu unutmuşum. Birkaç ay önce, komşuluk hatırına aylarca sustuktan sonra, bir akşam zillerini çalıp sesten rahatsız olduğumuzu söylemişti bizim adam. Benim zorumla tabii. Bir süre rahat etmiştik ama son zamanlarda yine her gün çalıyordu. Babadan kalma komşuya saygısızlık, demek ki.
“Sizin konforunuz için epey bir para döktük,” diyor karısı.
Bütün akşam paradan bahsettiler en çok. Yok şu pahalı, yok bu alınacak gibi değil. Buraya bağlamakmış niyetleri meğer. Bir ara, galiba masrafları bizden isteyecekler dedim.
“Ne o öyle duvara vurmalar falan. Kapımız yok mu?”
Konuşma şekline bak. Annesi yaşındaki birine. Tamir öğreteceğine büyüklere saygılı olmayı öğretseymiş ya annen. Yüzümün kızardığını hissediyorum. Bir- sıfır öndeler. Suçlamayı kucaklayıp savunmaya geçersem kendimi sonradan çok kötü hissedeceğim, biliyorum.
Tık, diye kesilmişti ses, iki hafta önce duvara bastonla birkaç kere vurduğumda. Anında mesaj gelmişti bizimkine. ‘N’oldu ya, ayıp değil mi böyle,’ mealinde. ‘Arada bir beş, on dakika çalıyoruz, niye problem yaptınız ki, anlamadım. On dakikaymış, en az yarım saat. Konu uzayınca, ‘gelsinler bir kahvemizi içsinler, konuşuruz,’ demiştim. Ondan buradalar ve büyüklük ettiklerini düşünüyorlar.
Ayıbı biliyorlarmış meğer. Geçen ay ortak duvardaki sarmaşığın kendilerinden yana sarkan dallarını söküp bizim duvardan aşağı sarkıtırken niye hiç akıllarına gelmedi acaba.
Bir hafta çiçekçi gezdik, orayı ne ile kapatabiliriz diye. Onunla kalsa yine iyi. Neymiş efendim, sarmaşığın hepten gitmesi lazımmış, sevmiyorlarmış. Sevim hanımın ölen oğlunun diktiği ağacı da gelir gelmez kökünden kestiler. Kel ettiler güzelim bahçeyi. Arabasına gölgelikle sera yapacakmış. Biz de saf saf hayırlı olsun gölgelik derken ‘direkleri derin kazdık, aslında önceden size sormam gerekirdi ağaçlarınızdan dolayı ama şimdi söylüyorum,’ demez mi laf arasında. ‘Ha, izin verdiğinize dair imza atmanız da gerekecek. Evi satma durumunda sorun çıkabilir.’
Bir de hafta sonları erken saatlerde sonu gelmeyen tadilatlarla tahammülümüzü zorlamasalardı eğer, duvarlarına vurma hakkı bulmazdım kendimde tabii. Ama yaşam alanımıza müdahale edilmesine daha ne kadar müsamaha gösterebilirdim ki.
“Bizim konforumuz zaten yerindeydi.”
Sesim titriyor biraz, farkındayım ama kuyruğu dik tutmam lazım. “Dikkat ettiyseniz ben de akşamları yüksek sesle müzik dinlemiyor, çamaşır makinası çalıştırmıyor, bahçede gürültü yapmaktan kaçınıyorum.”
“Yatak odamızda sigara kokusu oluyor bazen. Bahçede sigara içiyorsunuz.”
Çamur at, izi kalsın.
“İkimiz de sigarayı bırakalı neredeyse on yıl oldu. Kullanmıyoruz.”
“Nasıl yani?”
“İçmiyoruz. Bazen arkadaşlarımız geldiğinde içiyorlar. Yan taraftan geliyordur.”
“Bırak çalsın çocuk, müzik iyi bir uğraşıdır,” diyor bizim adam. Gevşedi hemen. Sanki müzikten bahsediyoruz. Koltukta küçülüyordu halbuki dom dom seslerini duyunca. Ellerini ovuşturup duruyordu.
“Engellemeye hakkımız yok.”
Yine sattı beni. Bir kere de benim tarafımda dursa olmaz. Üçe bir. Kız, çatır çatır savunuyor kocasını. Arada bir, anne şefkatiyle bakıyor.
“Çocuğumuz da olur yakında. Gürültü kaçınılmaz. Evler yan yana sonuçta.”
“Şikâyetimi belirtme tarzım tartışılır ama dayanadım artık o sese. Gergin bir dönemimdi. Hem, yaşlı insanlarız biz. Kafamız sizin kadar gürültü kaldırmıyor.”
“Çin’den yeni çubuklar ısmarladım. Onu bekliyorum. Gelince yine çalacağım, haberiniz olsun. Sizin için bu konuda yapabileceğim fazla birşey yok artık.”
“Son iki hafta çok rahattık. Tam oturup film izleyeceğiz ya da yemek yiyeceğiz: dom, dom, dom. İstersen bir akşam gel, kocanın baterisini buradan dinle,” diyorum kadına ama o hiç oralı olmuyor. Duvardaki tablolara, süs eşyalarına, çiçeklere bakıyor göz ucuyla. Pencerelere yeni takılan pimapenlerle çift camı övüyor.
“Çalacağın saati söylersen, en azından dışarı çıkarım,” diyorum ama yanaşmıyor oğlan. ‘Ben istediğim zaman çalarım, rahatsız olursanız sizin probleminiz’e demeye getiriyor.
“Beklediğimden daha iyi geçti,” diyor kadın giderken. “Yoksa zaten bu kadar oturmazdık. Siz de buyrun gelin, serada bir kahvemizi için.”
“Geliriz tabii .”
Daha aralık ayındayız. Beş ay sonraki bir kahve davetine hayır demek olmaz şimdi...







































Yorumlar