top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

Öykü: Annemin Ayakkabıları

  • Yazarın fotoğrafı: Litera
    Litera
  • 2 saat önce
  • 4 dakikada okunur

"Bir nehir, yatağını terk etmişti de suyun yerine boşluk uzanıyordu. Ev, üzerindeki kıyafeti soyunup annemle birlikte gitmişti."


Sema Öztürk


Annem o gün öldü. Bunu duyar duymaz değil, eve geldiğimde anladım.

Bir nehir, yatağını terk etmişti de suyun yerine boşluk uzanıyordu. Ev, üzerindeki kıyafeti soyunup annemle birlikte gitmişti. Kapıdan içeri adım attığımda, doğup büyüdüğüm eve değil, bambaşka bir eve girmiş gibi hissettim. 

Her şey, olması gerekenden yüzlerce adım geri çekilmişti. Onun boşluğu, birinin evden çıkıp gitmesi gibi değildi. Ev, unuttuğu bir kelimeyi hatırlamaya çalışan bir insan gibi kıpırtısız ve şaşkındı. İçeride dolaşanlara, içine girenlere öylece bakıyordu. İçimde ucu bucağı, dibi görünmeyen, karanlık ve dipsiz, kupkuru bir kuyu açılmıştı. Ne ses düşüyordu içine, ne de ışık. İçimi yakan taptaze bir yaraydı henüz.

O kuyunun kenarında oturmuş, evimizin bir zamanlar ne kadar sessiz, ne kadar huzurlu olduğunu düşünmüştüm. Çocukluk odamın penceresinin önündeki ayva ağacının dallarının rüzgârla çıkardığı sesler, sessizliğe karışıp huzur verirdi. O gün ise o sessizliğin yerini sanki yedi mahallenin gürültüsü almıştı. Yaşamım boyunca bir arada görmediğim kadar çok insan odalarda kol geziyordu.

Tam o sırada Müşerref teyze yetişti imdadıma. Omzumdan tuttu, kalabalığın ortasından çekip aldı. “Gel,” dedi, “uzaklaş biraz burdan.”

Elimden tutup çocukluk odama götürdü.  “Sen otur bakayım şuraya. Dinlen. Uzat ayaklarını. Yorulmuşsundur. Hallederim ben. Hiçbir şey düşünme, olur mu Leyla’cığım.”

Kulaklarımın içinde onlarca arı kovanı varmış gibiydi. Uğultudan başımı kaldıramıyor o sesle baş edemiyordum.

“Sağ ol Müşerref teyze,” dedim. “Sen olmasan… Hakkını nasıl öderim?”

“O nasıl laf?” diye, çekişti. “Ne hakkı? Annen benim çocukluk arkadaşımdı. Kardeşimdi. Hak mak yok. Ayıp, söylenmez öyle sözler.  Küserim.” Elini saçlarımdan yanağıma doğru indirdi. Okşar gibi. İçimdeki arı kovanı bir anlığına da olsa sessizleşti.  Kapıdan bir kadın başını uzatarak:

“Başınız sağ olsun,” dedi. “Ne çok seveni varmış annenizin. Allah rahmet eylesin.”

Yerimden kalkar gibi oldum. Ayaklarımı kanepeden yere doğru uzattım.

“Kalkma çocuğum” dedi bu kez. “Yalnız şu camları açabilsek biraz. Ev çok boğucu olmuş kalabalıktan. Havalansın biraz. Dış kapı da açık ya, cereyan yapsın azıcık.”

 Perdeyi kenara çekip pencereyi açtım. Serin hava kalabalığın arasından yol bulup içeri süzüldü. Ayva ağacının dalları hafifçe kımıldadı. Hışırtısı odanın içine karıştı. Bir anlığına, içerideki uğultunun üstüne ince bir rüzgâr sesi serildi. Sonra yine insanlar konuşmaya devam etti.

Pencereyi açmamı bekleyen kadın, başını biraz yana eğip,

“Ne iyi insandı,” dedi. “Herkesle anlaşırdı. Çocukla çocuk olurdu, yaşlıyla yaşlı. Nur içinde yatsın.”

Sözleri odanın içinde dolaşan mırıltılara karıştı. Bir köşede fısıltıyla edilen dualar, mutfaktan gelen tıkırtılar, tepsilerin birbirine değen ince sesi… Hepsi üst üste biniyor, ama hiçbirinin anlamı bana ulaşmıyordu.

“Anne, nerdesin?” diye seslenmek istiyordum.

Ben değil de başkası yaşamış gibi, rüya görürken bir rüyanın içinden ötekine geçiyor gibiydim. Odanın ortasında duruyordum ama kendimi uzaktan, kapının eşiğinden izliyordum sanki. Midem bulanıyordu. İçerideki uğultu içime dolup oradan dışarı çıkmak istiyor ama yol bulamıyordu. Dayanamadım, kapının önüne çıktım. Kapı önü karmakarışıktı. Rengârenk ayakkabılar üst üste, yan yana dizilmişti. Eşiğin dibinde bir tekir kedi kıvrılmış yatıyordu. Karnına gömdüğü başını ara ara kaldırıp etrafa bakıyor, sonra yeniden içine gömüyordu. Girip çıkanlarla pek ilgilenmiyor gibiydi. Müşerref teyze, ayakta kalanlar için bahçeye sandalyeler sıralamıştı.

Kadınlardan biri yanıma yaklaştı,  “Annenin ayakkabıları nerede?” diye sordu fısıltıyla.

Yüzüne şaşkınlıkla baktım. “Ne yapacaksınız annemin ayakkabılarını?”dedim.

Ne yapabilirdi ki ayakkabıları bunca hengâmenin arasında.

Sorumu yineledim: “Ne yapacaksınız annemin ayakkabılarını?”

“Kapı önüne konulması gerekiyor.” “Kapı önüne mi? Nedenmiş o?” dedim.

“ Öyle olması gerekiyor da onun için.”

 İnsan kalabalığını yararak mutfağa geçtim. Oradan da balkona çıktım. Annemin sandalyesi oradaydı. Geçen hafta kurduğu salatalık turşusu, karışık sebze turşusu da oradaydı. Kırdığı yeşil zeytin bidonu köşede öylece duruyordu. Her şey yerli yerindeydi. Kapı önündeki kedi, balkonun altına gelmiş aşağıdan bana bakıyordu.

“Beni mi takip ediyorsun sen?” dedim.. Yüzünün ifadesi hiç değişmedi. Gözünü kırpmadan bakıyordu. Sandalyeye oturdum, ağladım. Müşerref teyze geldi, arkamdan eğilip sarıldı.

“Yavrum,” dedi, “Seval seni böyle görmesin. Üzülür.”

“Görsün. Ne olacak? O benim annemdi,” dedim.

“Çok üzülür kızım.”

“Üzülsün. Gitmeseydi o zaman.”

“Ah, keşke elimizde olsa…” Sesi kırılıp döküldü. “Kim gitmek ister ki? Emir büyük yerden. Gel hadi, annenin ayakkabılarını bahçe kapısının önüne koyalım.”

“Koymasak olmaz mı?” diye mırıldandım.

Eli kolumda kaldı. “Olmaz kızım. Adettendir. Böylesi gerekir,” dedi. “Gidenin ayakkabısı kapı önüne konur. O evden birinin gittiği belli olsun diye. Benim için de çok zor, inan bana. Sen anneni yitirdin, ben kardeşimi, en iyi arkadaşımı.”

Sanki annemi eviyle, eşyasıyla, yaşamıyla birlikte dışarıya bırakacaklardı. Bahçe kapısı, içeriyle dışarının, varla yoğun sınırıydı. O eşiği aşan her şey artık başka bir yere ait sayılıyordu. Bir tür vedaydı bu; ama ben veda edemiyordum. Annemin küçücük ayaklarını, o otuz beş numaralık çocuk ruhunu kapı dışarı etmek istemiyordum. O hâlâ içeride bir yerlerdeydi. Bulaşık yıkıyordu ya da lavabo ovuyordu, belki yemek hazırlıyordu. Ya da bahçede çamaşır asıyordu.

Kalktım. Ayakkabılığa yürüdük. Eli omzumdaydı.  Kendine doğru bastırmıştı bedenimi. Sarsılarak ağlıyordum. Ayakkabılığın kapağını açtım. İlk göz göze geldiğim, kırmızı rugan ayakkabıları oldu. Tekini elime aldım. Üzerini elimle sildim. Göğsüme bastırdım. Onlar, annemin yokluğunu en çok haykıran şeyler gibiydi. Ayakkabıcı Mesut amcanın dükkânından almıştık. Annem, alıp almamak arasında gidip gelmişti hattâ. Parlak ve gösterişli şeyleri sevmezdi çünkü. Boncuklu, taşlı kazaklar, penyeler de giymezdi. Ama o gün yüzünde bambaşka bir ifade vardı. Aşık olmuş gibiydi. Gözlerinin parlaklığı, ayakkabının ruganıyla yarışıyordu. “Sen bu ayakkabıyı çok sevdin Seval abla, al gitsin. Aklın kalmasın” demişti Mesut amca. Ayakkabıya bakışını babam da fark etmişti. Hafif bir tebessümle omzuna dokunmuş, “E madem, alalım o zaman,” demişti.

Ayakkabılarla birlikte, bahçede oturan insanların arasından geçip gittik. Eğildim, annemin ayakkabılarını kendi ellerimle bahçe kapısının dışına koydum. Güneş, çınar ağacının soyunmuş dallarından süzülerek yere vuruyordu. Rüzgâr, toprağa düşen bir yaprağı çevirdi, çevirdi; gözüm onun peşinden gitti. Bizim buralarda “ölüyü gömdük” demezler, “sakladık” derler.

Annemi o gün sakladık.  

Çok değerli bir hazineyi kimseler bilmesin diye derinlere, gözün erişemeyeceği bir yere koyar gibi sakladık. Toprağın altına değil yalnız, evin duvarlarının içine, eşyaların sessizliğine, bahçe kapısının önüne, ayakkabılarının yanına sakladık. Hayatımın en gizli yerine saklıyordum onu. Çocukluğumun bahçesine, hatıralarıma, gözbebeklerime. . .

                         

Gün yeni kırılıyordu. . .

Annemin olmadığı bir sabaha uyanmıştım. , Onun olmadığı bir sabaha uyanmak, bir cümleyi yanlış okumak gibiydi. Sanki eksik bir sözcük vardı ama nereden eksildiğini bilmiyordum. Her şey yerli yerindeydi ama anlamları değişmiş, yumuşaklığını yitirmişti. Hayat, benim anlamadığım bir dilde yazılmıştı o sabah. Bahçeye çıktım. Sessizdi. Bugün, dünden daha gölgeliydi. Kış, “geliyorum” diye fısıldıyordu. Yazın bittiği, toprağın renginden, çınar ağacının dallarından, ayva ağacından belliydi.

Tekir kedi, bahçede kalan sandalyelerden birinde kıvrılmış yatıyordu. Ayak sesimi işitince başını kaldırıp baktı. Sonra yeniden başını karnına gömdü. Gözlerini kapadı. O da biliyordu. Artık gelmeyecekti.

Annemin ayakkabılarına baktım. 

Bahçe kapısının önünde, bir daha geri dönmeyecek birini bekliyor gibiydiler.

Yorumlar


bottom of page