top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

Hayat boyu hep bir öteki olmak

Gönül Malat, 2009 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Herta Müller'in romanı, Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım üzerine yazdı: "Yazar, romanında, bir baskı rejiminde yaşayan isimsiz bir kadının topu topu yirmi, yirmi beş dakika süren tren-tramvay yolculuğunda aklına düşenleri anlatır bizlere."



İlk kez arkadaşlarımızın yavaş yavaş katledildiğini 

                                                                          bildirdiğimizde 

Yüz kişiydi katledilen. Ama bin kişi katledildiğinde 

ve ölümlerin sonu gelmediğinde bir sessizlik 

                                                                      kapladı ortalığı 

Zulümler yağmur gibi yağmaya başlayınca 

"dur!" diyen olmaz artık,*


Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım, Romen asıllı Alman yazar Herta Müller'in 1997 yılında yayımlanan romanı. 2009 yılında Nobel Edebiyat Ödülü'nü "Şiirin yoğunluğu ve nesrin samimiyeti ile yoksulların dünyasını tasviri," gerekçesiyle alan, edebiyat eleştirmeni, yazar ve şair Herta Müller, 1953 yılında Romanya'nın Almanca konuşulan Banat Nitzkydorf kasabasında dünyaya gelmiş. Üniversite eğitimini Temeşvar'da Alman ve Romen edebiyatı üzerine almış. Ailesi azınlıkta olan Romanya Almanlarının bir parçasıydı. Babası, Waffen SS' de -Nazi Almanyası'nda SS'in sonradan kurulma iki askeri kolundan biri- askerlik hizmetini yapmıştı. Annesi ise ikinci paylaşım savaşı sonrasında Sovyetler Birliği’nin Gulag kampında (Sovyetlerin köle-işçi kampı, bu kamplardaki zulmü anlattığı Gulag Takım Adaları adlı kitabını hatırlatarak, Nobel Edebiyat Ödüllü Soljenitsin’i analım burada) yıllarını yaşam mücadelesiyle geçirmişti. Nikolay Çavuşeksu’nun totaliter, baskıcı yönetimine denk gelen genç erişkinliği, Çavuşeksu'ya muhalif olan Almanca konuşan ve ifade özgürlüğü arayışındaki yazarların oluşturduğu topluluğa katılmasıyla sonuçlandı yazarın. Üniversite eğitimini tamamladıktan sonra bir fabrikada çevirmen olarak işe başlamış. Müller’in polis için muhbirlik yapmayı reddetmesi daha doğrusu gizli servisle çalışmaya “Hayır” demesi, işinden atılmasına neden olmuş.

 

Herta Müller edebiyat alanında popülerliğini Romanya'da sansüre uğrayan Niederungen –Depresyonlar- isimli kitabı ile kazanır. Müller'in kendi ülkesinde kitaplarını yayımlatması yasaklanırken, Almanya'da ilgi ile karşılanır. 1987 yılında Almanya'ya göç eder. Yaşamı özellikle babasının bir SS subayı olması nedeniyle bir kâbusa dönmüş Çavuşesku yönetimi ve Sovyetler tarafından annesinin köle gibi çalıştırılması, yazarın hem antikomünist hem de antifaşist olmasına büyük katkı sunmuş. Hayatı boyunca hep bir öteki olmuş. Romanya'da Almanca konuştuğu için, Almanya'da Romen olduğu için, gizli servise çalışmadığı için, komünist rejimde komünizme inanmadığı için, Almanya’nın (geçmişteki) faşist rejiminde, faşizme karşı olduğu için. Öteki. Öteki ve yine öteki! Yazar hakkında geniş girizgâhımın nedeni, metinlerinin otobiyografik nitelikler taşıyor olması. Bu bağlamda metinlerini anlama ve anlamlandırmamızı kolaylaştırmak için katkı sunabilecek olması.


Herta Müller’in yazın tarzına, kısa cümlelerin piri ya da ecesi demekten kendimi alamıyorum doğrusu. Cümleleri üç, dört en fazla beş sözcükten oluşan vurucu ve sarsıcı cümlelerden oluşur. Çağdaş edebiyatın en önemli seslerinden birisi olan yazar, Keşke Bugün Kendimle Karşılaşmasaydım romanında bir baskı rejiminde yaşayan isimsiz bir kadının topu topu yirmi, yirmi beş dakika süren tren-tramvay yolculuğunda aklına düşenleri anlatır bizlere. Metnin dili birinci tekil şahıs yani güvenilmez anlatıcı olmasına rağmen yazar, kendi yaşamının kesitlerinden özellikler taşıyan bu kurmacasında karakterlerinin eşsiz yapısı sayesinde, ustaca, anlatıcıya güvenmemizi sağlar. Hemen ardından artık isimsiz başkarakterimizin zihninin labirentlerinde ve düşüncelerinde dolanmaya başlarız. Satırlarda karşılaştığımız bilinç akışı tekniği ve kurmacaya yerleştirilmesi, kanımca edebiyat fakültelerinde bu teknik anlatılırken kullanılabilecek en iyi örneklerden birisi.

 

Olay, bir tekstil fabrikasında çalışan yani bir proleter olan kadın karakterin, İtalya’ya ihraç edilen giysi ve pantolonların cebine koyduğu küçük notlarda İtalya'da yaşayan herhangi biriyle evlenmeye hazır olduğunu yazmasıyla başlar. Tabii her baskı rejiminde olduğu gibi bu notlar rejim görevlileri tarafından bulunur ve hemen ardından kadın sorguya çağrılır. Herta Müller, karakterinin sorguya giderken yaklaşık yarım saatlik zaman dilimini kapsayan yolculuğunda hem yolcuları gözlemleyerek ve hem de kendi geçmişini geri dönüş tekniği ile satırlara taşıyıp faşizmin-komünizmin dolayısıyla korku iktidarlarının insanları dönüştürdüğü halleri betimler. Hatta trende çocuğuyla seyahat eden adamın, aslında gizli bir polis olduğunu, çocuğun onun çocuğu olmadığını, panoptikon izlem için oluşturulmuş bir senaryo olduğunu bile düşünür. Trende bulunan herkese şüpheyle bakar. Böylece Fransız sosyolog ve filozof Michel Foucault‘u satırlarına konuk eder.


Müller, trendeki yolcuların tavırları, konuşmaları, saç ve giyim biçimleri ile yaşadığı ülke hakkında bilgiler verirken onların mutsuz, bezgin ve huzursuz bakışlarını anlatıp diğer bir filozofa, kitabın satırlarına harç taşıyan düşünür Émile Durkheim’a da çıkarır yolumuzu: Durkheim’ın Anomi’sine! “Hayatın anlamsızlaşması, değersizlik duygusu, hedef belirleyememe, hiçbir şeyin hiçbir zaman düzelmeyeceğine olan inanç, umutsuzluk ve çaresizlik zehirli bir gaz gibi bilinci yavaş yavaş öldürür. Ortak değerlerin kaybı insanların birbirlerine olan duyarlılık ve saygısını azaltır. Bencilleşirler. Yönlerini yitirirler. Tuhaflıklar normalleşir. Böyle bir toplumda mekâna yabancılaşan insanın, ötekini(ötekileri) bir nesne olarak görüp ona şiddet uygulamasının önüne geçilmesi imkânsızlaşır,” diye tarifler Durkheim anomiyi. Bu bağlamda yazar Seks’i, gücü elinde bulunduranların, bu gücü kullananların, baskıcı iktidar yanlılarının, rejim taraftarlarının ve hatta ataerkil toplum yapısının cinsel şiddeti olarak kaleme alır. O nedenle kitap satırlarında anlatılanları yozlaşma olarak yorumlamak hem yazara ve hem de rejimin baskısıyla korku dolu bir ömür süren öznelere büyük haksızlık olur.


Yazar, bu ustalıklı monoloğunda özenle seçtiği sözcükleriyle, gösterge ve gösterilen üzerinden okuyucusunun zihnini zorlayıp sınırlarını aşmasına, sözcüğün ondaki (okuyucu) anlamını mümkün olduğunca genişletmeye, sözcüğün bünyesindeki ötekileri keşfetmeye yöneltir. Böylece Müller, üç-beş sözcükle oluşmuş kitap cümleleriyle bizleri, cümlelerinin kastının dışındaki diğer anlamları bulmaya ve aramaya zorlar. Bu yazın tarzı yazar için hayli özgün, okur için de hayli haz verici.


Yazarın Romanya'daki yaşamından izler taşıyan eser, baskı dolayısıyla korku rejiminin etkisiyle öznelerin ruhuna sinen acının, kederin ve en önemlisi huzursuzluğun anlatıldığı bir kitap. Satırları, karakterin zihninin bir anıdan veya düşünceden öbürüne sıçrayıp durduğu, yönünün nereye doğru döneceği belirsiz bir akış şeklinde oluşan metin, bizlere bir eksen çerçevesinde sunulmuş bilinç akışı tekniğini de kullanarak sorguya giden kadının -gitmemek ne mümkün- herkesten şüphe etmesini ve ona ait her şeyin parçalanmasını anlatır.

 

İngiltere’de yaşayan Hintli yazar Arundhati Roy böyle anlatılar için şöyle der: “Parçalanmış bir hikâye nasıl anlatılır? Yavaş yavaş hikâyedeki herkese, hayır, hikâyedeki her şeye dönüşerek!” Herta Müller bu dönüşümü ustaca başarmış kitabında. 


*Zulümler Yağmur Gibi Yağmaya Başlayınca şiiri,  Bertolt BRECHT


KEŞKE BUGÜN KENDİMLE KARŞILAŞMASAYDIM

Herta Müller

Siren Kitap, 2024

Çeviri: Mustafa Tüzel

Tür: Roman

200 s.

Yorumlar


bottom of page