Masumiyet Müzesi’nde zaman akışı
- Asuman Kafaoğlu-Büke

- 1 gün önce
- 7 dakikada okunur
Asuman Kafaoğlu-Büke, Orhan Pamuk’un romanı, Masumiyet Müzesi üzerine kaleme aldı: "Masumiyet Müzesi, yalnızca bir aşkı değil, 70’li ve 80’li yılların donmuş toplumsal ruhunu anlatır."

Orhan Pamuk’un yapıtlarının en belirgin özelliklerinden biri çok ince dokunmuş formlarıdır. Sanki yazmaya başlamadan önce zihninde metnin tamamını gördüğünü düşündürür, bir çeşit yerleştirme sanatı gibi kurgusal dokuya sahiptir romanları. Var olan parçaları bir araya getirip şekil verilmiş hissi uyandırır. Bu olguyu önceki romanlarında hissetmiştik, Masumiyet Müzesi'nde bir kez daha görme fırsatımız oldu. Romana şeklini veren iskelet, yine bu romanında, görünür kılınmıştı.
Bir anlatıda ilk fark edilen bazı özellikler vardır. Örneğin, kim tarafından anlatıldığı, nasıl bir dil kullanıldığı okurun ilk ayırdına vardığı özelliklerdir. Bunlara bir de, hangi zaman diliminde yazıldığı eklenebilir. Bazı romanlar mecazi olarak zihnimizde film şeridi gibi akarlar, bazıları ise tablolar oluşturur. Edebiyat tarihinden örnek verirsem, Victor Hugo’nun anlatısı film şeridi gibi, zaman içinde akıcı tonlamaya sahiptir; öte yandan Honoré de Balzac tablolarla anlatır öyküsünü, okurun gözü önünde durağan sahneler resmeder. İki anlatı arasındaki fark, ancak dikkatli bakıldığında ayırt edilir. Hiç kuşkusuz, biri diğerinden üstün değildir ne de daha yüksek edebi değere sahiptir, sadece yazarın kendine has anlatısını görmemizi sağlar.
Masumiyet Müzesi'nde iki farklı türde zaman akışı kullanıldığını görüyoruz: Orhan Pamuk hem zamanın durdurulduğu hissini veren statik sahneler anlatıyor hem de zamanın hızlı akıcılığını hissettiriyor. Bunlar karşıt karakteristikler olduğu için kolayca ayırt edilebiliyor. Bu yazıda Masumiyet Müzesi romanını zaman algısı açısından ele almaya çalışacağım. Farklılıkları görünür kılmak için, Akan Zaman – Duran Zaman – Geçmiş Zaman adlarını vereceğim.
Akan Zaman
Masumiyet Müzesi çok akıcı bir dille ve eylemlerle dolu olarak başlar. Bu bölümde romanın kahramanları, Kemal ile Füsun tanışır ve kısa zaman sonra birlikte olurlar. Romanın ilk sayfalarında roman kahramanları tanışmış, aşık olmuş, sevişmişlerdir. Tanışmalarına nelerin neden olduğunu ve -- her kurguda illa yer alması gereken -- engelin ne olacağı ilk sayfalarda anlaşılır. Kemal ile Füsun birbirlerini sever ve birlikte olurlar ama Kemal bir başka kadınla evlenmek üzeredir. İki sevgili arasındaki sınıf farkı, aile yapılarının birbirlerine benzememesi, aralarındaki yaş farkı elbette sorun yaratacaktır; bunlar da ilk sayfalarda hissedilir. Birinci bölümde olaylar, şerit halinde, birbiri ardına hızla akar. Her eylem bir diğeriyle nedensel bağlantı içindedir ve olaylar birbirini takip ettiği için dil, son derece akıcıdır.
Bu ilk bölümde aynı zamanda daha sonra olacaklara dair – antik tragedyalardaki gibi – bazı kehanetler gizlidir. İnsanların geleceğe dair sezgileri metne yol gösterir. En önemlilerinden biri, Füsun ile Kemal’in diyaloğudur. Burada Füsun Kemal’den bir daha kendisine yalan söylemeyeceğine dair söz vermesini ister:
...“Ama iki şartım var. Önce bana hayatta en çok sevdiğin kişi kim, onu söyle...”
Bir an kafamın karıştığını, ne Sibel ne de Füsun diyebileceğimi hemen anladı. “Bir erkek söyle...” dedi.
“Babam.”
“Güzel. Birinci şartım şu. Bir daha bana asla yalan söylemeyeceğine babanın başı üzerine yemin et.”
“Ediyorum.”
“Öyle değil. Cümleyi tam söyle.”
“Bir daha sana yalan söylemeyeceğim, babamın başı üzerine yemin ederim.”
“Gözünü bile kırpmadan söyledin.”
Bu iki kişi arasında yapılan antlaşmadır. Biri diğerine yemin eder, ve bildiğimiz tüm masallarda, tragedyalarda, destanlarda ve romanlarda yemini bozan kişi lanetlenir. Bütün bir ailenin geçmişini, çocukluklarını, sosyal durumlarını, Kemal’in Füsun’a duyduğu aşkı ama buna rağmen başka bir kızla nişanlanması hep bu ilk bölümde gelişim içinde anlatılır. Geçmişe ait anılar, şimdiki zamanı anlamak için önemlidir. Ancak buraya kadar akıcı gelişen kurgu bundan sonra akışını değiştirir. Bu yeminin Kemal’in başına da iş açacağını sezeriz. Babasının ölümü ile “lanet” başlar.
Duran Zaman
Ardından yazarın zamanı tamamen durdurduğu ikinci bölüm başlar. Bu bölüm sekiz yıla yakın bir süreyi anlatır. Kemal’in babası Mümtaz beyin ölümü ile başlar, Füsun’un babasının ölümüyle son bulur. Mümtaz beyin ölümü ardından yeni formda anlatı ile kurgu tüm akıcılığını yitirir. Adeta durur. Bu bölümde romana fazla yeni karakter girmez, tek önemli karakter Füsun’un yeni kocasıdır fakat o da durağan bir tablonun içindedir.
Orhan Pamuk, bu bölümdeki durağanlığı anlamamız için özellikle çok sık resim ve fotoğraflardan söz eder. Bazı görüntülerin sonradan nasıl resimlerini yaptırdığını anlatırken, okurun zihninde de sahneleri dondurulmuş olarak canlandırmaya çalışır. Örneğin roman kahramanı Kemal, zihninde kazınan bu görüntüleri aradan yıllar geçtikten sonra anlatarak ressamlara yaptırır. Kitabın bu bölümü statik bir yapıya sahiptir ve bu yüzden de geniş zaman kipi kullanır yazar. “Yapardık,” “otururduk,” yerdik” gibi, çünkü haftanın belli günleri Kemal Füsun’un evine gider, her akşam aynı odada televizyon karşısında oturulur, benzer yemekler yenir ve sohbet aynıdır. Bu bölümde romana hareket gelmez. Aslında çok garip bir düzen kurulmaya başlar. Aynı günün üst üste yaşandığı bir makine içine girmiş gibi davranır karakterler. Hareket ve gelişme olmaz. Herkes bir diğerinin farklı bir şey söylemesini ya da değişik davranmasını bekler fakat kimse buna cesaret etmez. Bu yüzden de kalıp halinde birbirine benzer günler yaşanır. Ayrıca hepsi durumun garipliğinin farkında olmasına rağmen kimse bu konuda bir şey söylemez. Füsun’un ailesi varlıklı Kemal’in getirdiği hediyelerden memnun olduğu için susar; Kemal ise kendi ailesinde bulamadığı türden bir yakınlık bulur Füsun’un ailesinde. Aynı evin içinde, hem bunaltıcı hem de sıradanlığıyla rahatlatıcı bir hayatın tablosu şekillenir zihnimizde. Bu bölümdeki durağanlığı iyice görünür kılan bir başka olgu, Füsun’un bu yıllarda resim yapmaya başlamasıdır.
Akan zamanı film şeridiyle benzeterek başlamıştık, burada film şeridi durur. Tam da konuyla uygun bir şekilde çünkü hep çekilmek istenen film asla çekilemez; hep oyuncu olmak isteyen Füsun, asla olamaz. Donmuş zaman bir türlü akmaz ve hayatlarına sahip çıkamaz karakterler. Olay artık Kemal’in laneti olmaktan çıkar, o yılların sıkıyönetim yasalarına göre sokağa çıkma yasağı, kasvetli durağanlığı arttırır. Misafirliğe gelip bir türlü gitmeyen, nezaket gereği kovulamayan sıkıcı bir akrabadır Kemal. Öte yandan çok varlıklı bir adam olduğu için, her akşam getirdiği hediyeler, yiyecekler orta halli bu ailenin çok işine yarar. Bu yüzden gelmeye devam etmesini arzularlar. Her iki tarafın ikiyüzlülüğü sonucunda ne Kemal gerçekte ne için her akşam oraya gittiğini söyleyebilir ne de Füsun ve ailesi bu ziyaretlerin artık devam etmemesi gerektiğini dile getirebilirler. Herkes için kısıtlayıcı bir durumdur bu. Sıkıyönetimle birlikte iyice kısıtlanmış yaşamlar, toplumsal gelişmelerin de durduğunu hissettirir. Bu dönem sadece Kemal ve Füsun için değil, handiyse tüm toplum için aynıdır.
Füsun’un hayatının da durduğu yıllar bunlar. Ne onun ne de Kemal’in hayatına yenilik girmez. Bu bölümde Füsun en çok kuşu Limon ile benzerlik içinde görülebilir. Aynı kuşu gibi kafeste bir yaşam sürdürür. Ayrıca güzel bir kadın olması bu noktada önem kazanır, çünkü erkekler onu bir kadın olarak, gelişen, değişen, dinamizm içinde görmezler; en başta Kemal ve tüm diğer erkekler, onu sadece bir resim olarak görürler: tek boyutlu bir kadın portresi. Söylediklerini duymazlar, duyguları önem taşımaz. Ona karşı hissedilen, bakıldığında görülen daha önemlidir. Duyulmayan diyorum çünkü roman boyunca kendini gerçekten ifade ettiği satırlarda karşısındaki tarafından duyulmaz Füsun. Örneğin, romanın başlarında:
... geçen sene puanı istediği bölümü tutmadığı için üniversiteye girememişti. Şimdi Şanzelize butikten geri kalan vakitlerinde, üniversite sınavına hazırlanmak için Üstün Başarı Dersanesi’ne gidiyordu. Üniversite sınavlarına bir buçuk ay kaldığı için çok çalışıyordu.
“Hangi bölümü istiyorsun?”
“Bilmiyorum,” dedi biraz utanarak. “Aslında konservatuvara girip oyuncu olmak isterdim.”
“O dersanelerde boşu boşuna geçer vakit, hepsi birer ticarethane,” dedim. “Zorlandığın konular varsa, özellikle matematik buraya gel, ben her öğleden sonra burada kapanıp bir süre çalışıyorum. Sana çabucak gösteririm.”
Bu Kemal ile Füsun arasında geçen tipik bir diyalogdur. Füsun bir şeyler söyler, aynı bu satırlarda olduğu gibi, ama karşısındaki erkek -- kocası ya da Kemal -- bambaşka bir konuda konuşmaya devam eder. Burada Füsun’a hangi bölümü istediğini soruyor Kemal, onun yanıtı ise konservatuar eğitimi, oyunculuk fakat sanki Füsun oyuncu olmak istediğini söylememiş gibi sözleri tamamen havada kalır. Daha sonra da bu sözlerinin duyulduğunu belirten hiç bir iz görülmez. Kemal oyuncu olmak isteyen birine matematik çalışmayı teklif ederken elbette aklında Füsun’a ders çalıştırmak yoktur. Onunla baş başa vakit geçirmektir niyeti.
Fakat bu duyulmama hali en uç örneğini romanın sonlarında kendini gösterir: (s.535-6)
“...hala el eleydik. Oyunu daha fazla ciddileşmeden tatlıya bağlamak için uzandım, bütün gücümle dudaklarından öptüm. Füsun önce öpüştü, sonra dudaklarını kaçırdı.
“Seni öldürmek isterdim aslında,” deyip kalktı.
“Çünkü seni ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun.”
Bu satırlarda da Füsun Kemal’e onu öldürmek istediğini söyler lakin bu nefret dolu sözler Kemal’de kuşku yaratmaz çünkü yine Füsun’un ne dediğini duymaz. Romanın bu boyutu Füsun’u duyulmayan, karşılıklı ilişkiye girilmeyen bir kadın kahraman, tam da bir tabloya bakar gibi bakılan bir kadın yapar. Bir Yok-Kadın. Bu noktada Füsun’u edebiyat tarihinin başka kadın kahramanlarıyla, örneğin Juliet ile karşılaştırdığımızda ne denli edilgen olduğu ortaya çıkar.
Edebiyatın ünlü aşk hikâyelerinde genelde kadına edilgen rol biçilir fakat William Shakespeare’in kahramanı Juliet edilgen karakterlerden değildir. O, kendi kaderini çizen, hayatının – ve aşkının – senaristidir. Juliet, kendi seçtiği ve sevdiği erkeği, kendi istekleri doğrultusunda yatağına kabul eder; evlenmeye kendi karar verir, hatta evlenme teklifini yapan da odur, ilk onun ağzından çıkar evlenme dileği, ayrıca ailesinin bu kararları kabul etmesi için tereddüt etmeden kalbini durduracak iksiri içer, sonunda da kendi isteğiyle yaşamına son verir, bilinçli bir şekilde intihar eder. Şimdi Juliet ile Füsun gibi bir kadını karşılaştırdığımızda, Füsun kendi aşk hikâyesinde dublör rolüne çıkmış gibi görünür. Ne Kemal ile ilişkisinde ne de evliliğinde söz sahibidir. Kimse onun gerçekte ne istediğine aldırmaz, zamanla o da unutur temelde ne istediğini. Aslında onu ezen bir baba ya da koca figürü yoktur etrafında fakat yine de silik bir portre çıkar ortaya. Sanki Türkiye’nin o yıllardaki yaşam koşullarıdır onu silikleştiren. Romanın sonlarına doğru gerçekte pek silik olmadığı, arzuladığında inatlaşabildiğini de görürüz. Örneğin ehliyet sınavına gireceği zaman büyük bir şiddetle torpil yapılmasına ya da rüşvet verilmesine karşı çıkar. Kendi başarısını kazanmak ister. Belki ancak büyüyordur Füsun. Babasının ölümü ve kocasından ayrılmasıyla ancak kendini bulmaya başlar. Roman boyunca geride duran kadın ancak sonlarda biraz – gerçekten sadece biraz – kişilik göstermeye başlar.
Geçmiş Zaman
Bu konu bizi Duran Zaman bölümünün sonuna getirir. Masumiyet Müzesi'nde zaman algısının Füsun-Kemal ilişkisi paralelinde geliştiğini söylemiştik. Kemal’in babasının ölümüyle başlayan romandaki durağanlık, Füsun’un babası Tarık beyin ölümüyle sonlanır. Romanı zamanlara ayırmışken, bundan sonraki bölümü de bir zaman algısıyla ele alabiliriz. Ben bu bölümü Geçmiş Zaman olarak adlandırmak istiyorum. Geçmiş zaman, çünkü roman boyunca süren tüm hesapların kapatıldığı bölümdür bu. Kemal nihayet yıllardır istediklerine kavuşacağı ortamı bulur. Füsun ile arasında engel kalmamıştır, Kemal’in annesi sonunda Füsun’un evine gider ve ilişkiler normalleşir. İlk başta aşılmaz görünen tüm engeller kolayca aşılır.
Romanın başından beri aslında tek gerekli olan şeyin kararlılık olduğunu anlarız. Hareketsizliği, kararsızlığı, eylemsizliği bir anlamda siyasi olarak ülkenin de durduğu, gelişmediği dönemle paralellik içinde görebiliriz. Bu yıllar tam da sıkıyönetim ve sokağa çıkma yasaklarının dönemidir. Ülkede bilim, sanat ve kültür hareketleri durmuş, siyasi görüş yelpazesi çok sesliliğini yitirmiştir. Orhan Pamuk karakterlerin yaşamlarını neredeyse dondurarak bu dönemin hastalıklarını da görmemizi sağlar. Romandaki bu dondurulmuş zaman, daha sonra romanın müzesinin de açılmasıyla iyice anlam kazandı. Müze, doğası gereği zamanı hapseder. “Masumiyet Müzesi” hem kurgusal olarak hem de kelimenin tam anlamıyla fiziksel olarak durdurur zamanı. Toplumsal kusurlarımızı en iyi anlatan yazarlarımızdan biridir Orhan Pamuk. “Masumiyet Müzesi”nde de sadece toplumsal açıdan değil, 70’li ve 80’li yıllardaki hastalıklı kadın erkek ilişkisini anlatıyor.
MASUMİYET MÜZESİ
Orhan Pamuk
Yapı Kredi Yayınları, 2026
524 s.










































Yorumlar