top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

Kadınların hikâyeleri bir ağacın altında buluştu

  • Yazarın fotoğrafı: Litera
    Litera
  • 9 dakika önce
  • 7 dakikada okunur

Adı: Kadın Platformu’nun düzenlediği Adı: Kadın Öykü Yarışması'nın kazananı Selin Altunkaynak Vodina ile konuştuk: "Burada birinciliğe layık görülmekteki ana unsurun hepimizin ortak hayali olan kadının kendi hayatını inşa etme hakkının bir arada elde edilmesine yapılan vurgu olduğunu düşünüyorum."



Kadınların hikâyeleri çoğu zaman sessizce yazılır; mutfaklarda, şehirlerin kalabalığında, uzak ülkelerde, sürgün gibi hissedilen hayatların içinde… Ama bazen o hikâyeler bir araya gelir ve güçlü bir ses olur. Adı: Kadın Platformu’nun düzenlediği Adı: Kadın Öykü Yarışması tam da böyle bir sesin büyüdüğü yerlerden biri.

Yurt içinden ve yurt dışından yüzlerce kadının katıldığı yarışmada, kadınların hayatlarına, hafızalarına ve direncine dokunan öyküler seçildi. Bu yıl yarışmanın birinciliğini ise Fransa’dan katılan Selin Altunkaynak Vodina, “Delibaş Avrat Ağacı” adlı öyküsüyle kazandı.


Kadınların anlatılarıyla kurulan bu edebiyat alanında Vodina’nın öyküsü, hem dilindeki güç hem de taşıdığı duygu ile öne çıktı. Selin Altunkaynak Vodina ile yazı yolculuğunu, kadın hikâyelerinin edebiyattaki yerini ve bu öykünün doğuşunu konuştuk.


Öncelikle tebrik ederiz. Adı: Kadın Platformu’nun düzenlediği öykü yarışmasında birincilik elde ettiniz. Okurlarımız için sizi biraz daha yakından tanıyabilir miyiz? Selin Altunkaynak Vodina kimdir, neler yapar?

Merhaba, öncelikle bize bu platformu açtığınız ve sesimizi duyurmamıza aracı olduğunuz için çok teşekkür ediyorum. Ben öncelikle bir kadınım, başta kendi hikayemi olmak üzere hikayeleri duyurmaya kendini adamış, mutluluğun ve dayanışmanın izini sürmeye çalışan bir insan evladıyım; sonra bu dünyaya geldiğine pişman olmayacak bir çocuk yetiştirme arzusu olan bir anneyim ve duyguların bin bir türlüsüyle kuşanıp kendine hata payı da bırakan sıradan bir bedenim. 

Daha dünyevi meselelere gelirsek de 37 yaşındayım, Galatasaray Üniversitesi Siyaset Bilimi mezunuyum. Göç konusuna ilgi duyan, kendim de son üç senedir göçmenliği tatmış biriyim. Üniversiteden mezun olduktan sonra göç yönetimi üzerine İspanya’da Universitat Rovira i Virgili’de yüksek lisansımı tamamladım. Ardından yine aynı üniversitede göç ve toplumsal cinsiyet üzerine doktora programına başladım. Doktora süresi boyunca Antakya’da mülteci ve yerel kadınlarla birlikte saha çalışmamı gerçekleştirdim, bununla birlikte çeşitli sivil toplum kuruluşlarında ve Birleşmiş Milletler örgütlerinde kadın ve çocuğa değen projelerde hem sahada hem yönetimde faaliyet gösterdim. Kucağımda beş aylık oğlumla doktora savunmamı verdikten kısa bir süre sonra da göçmen oldum. 2023 yılından beri Fransa, Paris’te yaşıyorum. 2023 yılı benim için bir dönüm noktası oldu. Her şey yolunda gidiyor, kariyerim ilerliyor, anne de oldum derken göç ettiğim anda tepetaklak oldum. Kariyerimle birlikte, kimliğim de yeniden inşa aşamasına girdi. O günden beri de bir Selin gitti, bin Selin geldi diyebilirim. Bir yandan çocuk kitapları, öykü yazarlığı, çevirmenlik, editörlük yapıyorum; diğer yandan çocuk, göç, kadın ve uyum alanlarında faaliyet gösteren sivil toplum örgütlerine danışmanlık veriyorum; hem de bolca yemek ve çocuk bakımı yapıyorum. Tam zamanlı bir işi olmayan ama yirmi dört saat çalışan biriyim diyebilirim.


Adı: Kadın Platformu ile yollarınız nasıl kesişti? Yarışma duyurusunu nerede gördünüz ve platform ekibiyle tanıştığınızda neler hissettiniz?

37 yıllık hayatımda ilk defa kurgu alanında yazdıklarımı son iki senede edebiyat alanındaki çeşitli kurumlarla paylaşma cesareti bulabildim. Daha önce yapılan başka bir öykü yarışmasında da “Abimin Kahverengi Deri Valizi” isimli öykümle ilk 10 eser arasına girmiştim. Fakat kadın hikayeleri benim için çok farklı bir yerde. Son 15 senedir her türlü kesimden kadın hikayeleri dinlediğim bir işim oldu. O hikayeleri paylaşabileceğim, kadın bakış açısıyla yönetilen bir yerin eksikliğini hissettim ta ki Adı Kadın adını sosyal medyada takip ettiğim edebiyat siteleri aracılığıyla görene kadar. Adı Kadın öykü yarışmasını duyduğum ilk andan itibaren göndereceğim hikâyeyi düşlemeye başladım. Hatta bunu yazabilmek için 9 saatlik uzun bir tren yolculuğuna çıktım ve Adı Kadın ekibiyle paylaşacağım hikâyeyi yazmaya çalıştım. 9 gidiş -9 geliş toplam 18 saatim vardı ortaya bir şeyler çıkarmak için. Ancak Adı Kadın ismi ve jüri üyeleri dahil olmak üzere bu projede parmağı olan her isim beni o kadar heyecanlandırmıştı ki zamanımı verimli kullanarak Delibaş Avrat Ağacı’nı o trende yazdım ve yazar yazmaz da yolladım. Normalde yazdığım şeylere biraz demlensin diye bir köşeye bırakır, döner döner tekrar okurdum ama bu sefer ki yazar yazmaz ekibin e-posta adresinde buldu kendini. Sonrası tahmin ettiğimden daha müthişti. 

Ekip, öyle bir kucakladılar ki tüm kadınları, yarışmada derece almak, seçkiye girmek bunlar önemini yitirdi. Tek önemli olan orada hep birlikte olmaktı. Harika bir ödül töreni düzenlenmişti, gözyaşları sel olurken umutla doldu her yer. Bunu da zaten yapsa yapsa kadınlar yapardı. Kendimi çok şanslı hissediyorum Adı Kadın ekibini tanıyabildiğim ve bir parçası olabildiğim için. Biz hayalimdeki gibi bir ağacın altında kadın kadına toplaştık.


Edebiyat yarışmaları her zaman güçlü kalemlerin yer aldığı, rekabetin yoğun olduğu alanlar. Sizce seçici kurulun öykünüzü birinciliğe layık görmesinde en belirleyici unsur neydi sizce?

Ben bu öykümde farklı bir şey denedim. Kadının doğa ile olan ilişkisi her zaman hayranlık uyandırmıştır bende. Bu nedenle kadınların hikayesini doğa anlatsın istedim. Ben konuşmadım, bir karakteri konuşturmadım, bir ağacı anlatıcı yaptım. İlk defa denediğim bir üsluptu. Ama hikâye bittiğinde çok içime sinmişti, o ağacı bulup sarılmak istemiştim. Aslında Paris’te geçirdiğim zor zamanlarda gölgesinde oturup huzur bulduğum bir Sedir ağacı var. Toroslar’dan 1700lü yıllarda Paris’e göç etmiş bir Lübnan Sediri. Bir şekilde beni kendine çekiyor, köklerden midir bilinmez, ama hemen iyileştiriyor beni tanımlayamadığım bir hisle. O ağaçtan esinlendim diyebilirim. Sonra altında buluşma hayalini de Adı Kadın ekibi gerçekleştirdi. Belki de herkesin ortak hayaliydi bir ağaç altında buluşmak diye düşünüyorum. O hayalden, umuttan bir parça bulmuş olabilirler hikâyede. Edebi açıdan ne kadar güçlü bunu geri bildirimlerle öğrenmek çok isterim, ama burada birinciliğe layık görülmekteki ana unsurun hepimizin ortak hayali olan kadının kendi hayatını inşa etme hakkının bir arada elde edilmesine yapılan vurgu olduğunu düşünüyorum. Umudu içeren ve aslında çok basit bir şekilde gerçekleştirebileceğim bir hayalin ürünüydü. Adı Kadın ekibi zaten bu hayalin gerçekleşmesinde önemli adımlar attılar. 


Öykünüzü yazarken böyle bir sonuç hayal etmiş miydiniz? Yazmak sizin hayatınızda nasıl bir yerde duruyor?

807 öykü arasından akılda kalmak bile çok zorken, dikkati bu kadar çekip birinciliğe layık görülmek yazarak bile anlatamayacağım bir duygu. Dolayısıyla böyle bir sonucu kesinlikle hayal etmedim; ederek de yazmadım zaten. Önemli olan anlatabilmek, aktarabilmek ve okunabilmekti. 

Ben yazmayı öğrendiğimden beri yazıyorum diyebilirim. 9 yaşındayken bana doğum günümde hediye edilen bir defterle yazmaya başladım. Her günümü o defterde kayıt altına alırdım. Gün içinde tüm yaşananları, bütün hissettiklerimi… Şu an hatıralarıma baksam yüzlerce mektupla da karşılaşırım. Anneme, babama, kardeşime, yakın arkadaşlarıma yazdığım sayısız mektup var. Sanıyorum küçük yaşımdan beri kendimi ifade etmemin en saf ve en etkili yolunun yazmak olduğunu düşünmüşüm.  Çok da okurdum. Enerjisi yüksek, dışa dönük bir çocukluğum olmadı.  Kendimi en huzurlu hissettiğim zamanlar elime kitabımı ya da defterimi aldığım zamanlardı. Tabii, hayatın içinde buna çok vakit bulamadığım zamanlar da oldu. Özellikle, üniversite yıllarında her şey çok yoğunlaştı ve farklı alanlarda da kendimi ifade etmenin yollarını buldum. Sahaya çıktım, insanlara karıştım. Okudukça öğrendiklerimle kendime başka bir dünyanın kapısını araladım. Bu dünya da bana yazının sadece kendini sağaltma alanı olmadığını, başka hayatlar için de mücadele edebilmenin bir yolu olduğunu gösterdi.  O günden sonra da vakit bulabildikçe hem akademik metinler olsun hem kurgu olsun hem de köşe yazıları olsun pek çok mecrada düşüncelerimi ve duygularımı ifade etmenin yollarını aradım. 

Göçle birlikte başta kimliğim, kariyerim ve hayata bakış açım olmak üzere ardımda bıraktıklarımın yası ile tekrar içime kapandım. Bu sefer içine kapanmak o kadar kolay olmadı çünkü hayatıma değmiş yüzlerce kadın hikayesi zihnimde serbestçe dolanıyordu. Ve ilk sığınma alanım olan yazıya döndüm ve üretmeye başladım. Ürettikçe devamı geldi. Önce oğlumun göç hikayesini yazdığım Türkçe-Fransızca çift dilli bir resimli çocuk kitabım basıldı. Arkasından ikinci bir çocuk hikayesi geldi. O da bir yayınevinden kabul aldı ve basım aşamasında. Şu an üçüncü çocuk hikayem için yayınevlerine ulaşmaya çalışıyorum. 

Diğer yandan da zihnimdeki kadınlar, “hadi kalk ayağa” diyor, onların cesaretiyle de kadın hikayeleri yazıyorum. Adı Kadın Öykü yarışmasında da değerli jüri üyeleri tarafından takdir edilen öykümün de bana bu sürecin bir armağanı olduğunu düşünüyorum. Duyguları genelde çok yoğun yaşıyorum, bunları konuşabilmek o kadar kolay değil belki de, ama bomboş bir sayfanın karşısına geçtiğimde o duygular kağıda öyle güzel aktarılıyor ki, sanırım benim için yemek, içmek kadar önemli bir ihtiyaç yazmak. 


Kadınların hikâyeleri, deneyimleri ve mücadeleleri edebiyatta giderek daha görünür oluyor. Sizce kadınlar bugün bize ne söylüyor, hangi hikâyeleri anlatmaya ihtiyaç duyuyor?

Uzun yıllardır süren bir suskunluğun “artık yeter çağrısı” son dönemlerde olanlar. Genç kadın yazarlar, elle tutulan bir şeyler yapanlar, suya sabuna değenler. Cesaretiyle alkış tutturanlar. Çok zorlu bir alan edebiyat dünyası diğer tüm alanlarda olduğu gibi. Erkek egemen söylemin, erkek egemen ticaretin yuvası haline gelmiş durumda. Her yerde taciz, sömürü. Kadın editörlerin azlığı, erkek egemen ticaretin kadın seslerini yutması. E-postalarda silinip giden hikayeler. Sesini duyurmak için mutlaka takipçinin fazla olması, bir yerlerde bir ses getirmen gerekiyor. Her kadın buna cesaret edemeyebilir. Her kadının bunu yapmaya koşulları uygun olmayabilir. O zaman “sus, konuşmaya hakkın yok” diyoruz. Bu kadınların sesinin duyulması için birileri yeter dedi ve bunun adı Adı Kadın Yazıyor Platformu oldu. Öyle hikayeler var ki, bir şekilde okunması duyulması gerekiyor. Edebiyatın artık egemen söylemden uzaklaşıp, popülizme kurban edilmeyip biraz ara sokaklardan sesleri duyurması gerekiyor. 


Adı: Kadın Platformu’nun yalnızca kadınların öykülerine alan açması sizin için bir motivasyon oldu mu? Bu yarışmaya katılmanızda platformun yaklaşımı ne kadar etkiliydi?

Kesinlikle oldu. Yarışmanın afişini ve kadrosunu gördüğüm ilk an benim burada yer almam gerekiyor diye düşündüm. Başvuruyu gördüğümde elimde gönderecek hazır bir metnim yoktu. Sırf bu ekibe katılabilmek için kendime bir yolculuk hediye ettim. Sadece yarışmaya göndereceğim hikâyeye odaklandım yoldayken. Daha ekibi tanımadan kendimi çok içerisinde hissettiğim bir projeydi. Hikayeyi yazarken, ilk düşündüğüm şu olmuştu, madem kadın seslerini toplamak için yola çıkmış bir ekip, ben de o zaman tüm hikayeleri bir ağacın altında birleştirerek kendimden bir katkı sunayım. Bu aşamaya geleceğini hiç düşünmemiştim. En azından kadınların dikkatine değer, okunur, bu bile yeterli olur derken sonuç nerelere geldi. Yarışma sonuçları açıklandığında Yasemin Hanım’ın, Ülkü Hanım’ın ve Aliye Hanım’ın heyecanı zaten hepimizi sardı.  Dedim ki, ne kadar doğru bir yerdeymişim. Yarışmaya başvuru, sonuçların açıklanması ve ödül töreninde çok heyecanlıydım ama şu an düşünüyorum ki bu hiçbir şey. Asıl heyecanım bundan sonra birlikte yapacaklarımız için. 


Önümüzdeki döneme dair yeni edebiyat projeleriniz var mı? Bir kitap ya da üzerinde çalıştığınız başka çalışmalar söz konusu mu?

Ben kadın hikayeleri dinlemeye ilk kez 2010 yılında Cumartesi Anneleri ile başladım. Orada zihnime yükledim kadın mücadelesini, ardından geri dönüşü olmadı zaten. Kadınların yolunda yürüdüm durdum. 2014 yılında mülteci kadınlar girdi hayatıma. Yaptığım saha çalışmasıyla yüzlerce kadının sesine kulak verdim. Şimdi ise göçmen kadınlarla sarılı dört bir yanım. Benim hikayesini benimle paylaşan tüm kadınlara bir vefa borcum var. Bundan sonraki projelerim de bu borcu ödemek üzerine kurulu. 


Bununla birlikte,0-6 yaş arası çocuk hikayeleri de yazıyorum daha önce bahsettiğim gibi. Genelde göçmen çocuklara hitap ettiğim bu metinleri de yazmaya devam ediyorum. Daha önce yayınlanmış göçmen bir çocuğun yeni ülkeye uyumunu anlatan çift dilli bir çocuk kitabım var. Puyo: Renkli Gitarın Şarkısı. Şimdilerde yine bir göç hikayesi olan, göç sonrası hayal kırıklıklarını ve yeniden başlamayı anlatan bir resimli çocuk kitabım da basım aşamasında. Henüz yayınevlerinden yanıt bekleyen başka çocuk hikayelerim de mevcut. 


Adı Kadın Ekibi, kafamda kurguladığım uzak bir gelecekte gerçekleştirmek istediğim projeleri hızlandırmama ve somutlaştırmama cesaret verdi diyebilirim. Söylediğim gibi, 18 yaşımdan beri -hatta daha öncesinde ailemin kadınlarını da sayarsak- kadınlar benim hayatımın en önemli parçasıydı. Işık oldular, öğretmen oldular. İlk defa bu yarışma sonucuyla kendimi onlara layık hissedebilmenin bir yolunu bulmuşum gibi geliyor. Özellikle dinlediğim kadın hikayelerinden oluşturduğum bir kurgu öykü kitabı üzerine çalışıyorum. Artık herkesin dile gelmesi gerekiyor, kadın hikayelerini aktarabilmek için. Delibaş Avrat Ağacında bir ağaca anlattırdım olan biteni, sonra belki göç eden bir kuş anlatır yolda gördüklerini, belki dayanamayıp dolu yağdıran bir bulut, belki kasırgaya dönen bir rüzgâr belki de içimizi ısıtan bir güneş. Doğanın kaynağına anlattırmalıyız belki de yaşadıklarımızı. Hayatın temelindeki öyküleri. Ben de bunun aktarıcısı olmak için uğraşacağım. 

Teşekkürler.

Yorumlar


bottom of page