Öykü: Duvarda
- Litera

- 2 gün önce
- 5 dakikada okunur
“Şu yaştan sonra saçlarımı görseler ne olacak, ah gençliğimde göreceklerdi beni, gördüler de ne oldu, ah bahtı yanık eli bozuk Hacer’im ah.”
Yeşim Öz

Bu sabah yatağından çabuk doğruldu. Gece yatarken gevşettiği beyaz tülbentini düzeltti, sonra çıkartıp bezi kokladı. Rahmetli eşinin yıllarca bıyıklarını taradığı küçük aynaya uzaktan baktı. “Biz ekşimik olmuşuz, tülbent olmuş çok mu?” dedi. Tülbenti fıydırdı, salona çıktığında kış, iyiden iyiye ben geldim diyordu salondaki eşyalara. Üstten çekmeceli dolaplı kanepeden bir örtü çekti, ne var ne yok bütün kazakları yana yattı.
“Bin kere dedim gelin, şu kapağı bir tamir edin, ortada ne çocuk var ne torun. Bugün de bu iş çıktı başıma, geç kalmamam da lazım, özellikle gelip davet ettiler, sen yürüyemezsen seslen biz alırız seni dediler, yürürüm yürürüm de viranladık be anacığım, ihtiyarlık kış gibi, hem öyle kaloriferli evlerdeki kışlardan da değil, köy kışındayız be anacığım, bizim de yaşımızı ayaz tutmuşlar.” Ellerine baktı.
“Onarırsın da şu kapakcağızı, zamanımız dar, yoksa senin elinden çok azı kurtuldu bugüne kadar.”
Eşi öldüğünden beri kendi kendine konuşmayı huy edinmişti. Bazen o kadar çok konuşurdu ki evinin bitişiğinde oturanlar, ona misafir geldi zannederler, dedikodu için camını tıklatırlardı. Televizyon sesiyle karıştırdınız gene diye cama tıklatanları paylardı. Sokaktan bir patırtı duydu. Oya sormaya gittiği gençlik yıllarındaki gibi heyecanla cama koştu. Perdeyi açacaktı, örtüsünün başında olmadığını fark etti. Bir zamanlar gelininin beğenmeyip ona bir hediye gibi sunduğu geniş güpürlü perdeyi kendine duvak yaptı. İçinden kıkırdadı bu haline.
“Şu yaştan sonra saçlarımı görseler ne olacak, ah gençliğimde göreceklerdi beni, gördüler de ne oldu, ah bahtı yanık eli bozuk Hacer’im ah.”
Ses, çapraz eve girmeye yeltenen kediyi kovalayan tamircinin karısından geliyordu. Perdeyi açtı.
“Vurmayın yazık, yüklü vurmayın, ölürse yedi cami yaptırsan da her cuma lokma döktürsen de nafile”.
Kedi bir hışımla elektrik direğine zıpladı, gözden kayboldu. Perdeler örtüldü, sesler kesildi.
Yaldızlı çok sesli duvar saatine baktı.
“Tik tak, sakızlı yosmalar gibisin, yaldızı bozuk, yavaş yavaş geçeyim demezsin hiç böyle günlerde. Kedi, dolap peşine düştük az kalsın kaçıracaktık günü Kız Hacer, görüyor musun.” Hızla giyindi, bozuk dolabına son bir göz attı. “Sen de böyle açık ağızlı komşularım gibi kaldın burada, seç bakayım oradan güzel bir bluz bana.” Sokağın girişindeki evin yolunu tutarken dolabına söylenmeyi sürdürdü.
Mahalledeki kadınlar, her cuma bir sebepten toplanırlardı. Bazı günler ölmüşlere dua ederler, başı beladakilere para toplarlar, bazı günler de sadece oynarlar, dedikodu yaparlardı. Bu toplanmaları gençliğinde ahiretliği tertiplerdi. Önce ahiretliği, sonra aynı yaşlardaki komşuları birer birer göçtüler öteki âleme. Eşinin gidişinden sonra sıra ona çabuk gelir sandı, öyle olmadı. Şimdi mahallenin en yaşlısıydı, belki bu şehrin en yaşlısıydı, haftalardır toplanmalara gitmek şöyle dursun, öteberi almaya bile çıkmamıştı. Komşu çocukları sağ olsun, o işleri üstlenmişti.
İğneci Sabahat’in evine geldiğinde örtüsünü gevşetti. Kapıdaki terlikler çoktan çevrilmişti. Bu sefer, mahallesine başka bir memleketten göç etmiş yirmili yaşlardaki bir gelin için toplanmışlardı. Üstelik gelin ünlü bir gazeteciyle röportaj da yapacaktı.
“Bu kadar genç birisiyle ne konuşulur ki…” dedi, salona girdi. Salon tıklım tıklımdı. Gazeteci ve kızı başköşeye oturtmalarına homurdandı. O gelir gelmez ona da başköşede rahat bir koltuk bulundu. Röportaj çoktan başlamıştı. Hacer geç kalmasına sinirlendi.
“Demek bizim buralara göç etmeden önce memleketinizde mezar evlerde yaşıyordunuz. Bir gününüz nasıl geçiyordu oralarda, biraz daha açar mısınız oradaki yaşamınızı?”
“Ölüler Şehri” derler ama yaşam çok canlıydı bizim oralarda. Kuş cıvıltısı, çocuk gürültüsü eksik olmazdı sokağımızdan. Sonra hepimizin atası aynı yerden geldiği için kardeş saymazdık birbirimizi; kaderimiz ortaktı bizim. Burada yaşayanlara mezar bekçisi derdi yabancılar, kızardık böyle söylenmesine. Fotoğrafa videoya izin vermezdik, kovalardık anlamayanları. O mezarlar, bizim aileden biri gibiydi. Bazen kızardık bazen sırdaşımız olurdu onlar. Ben mezarın yanı başında doğmuşum, ödevlerimi orada yapardım. Bazıları ömrü boyunca sadece bir mezar taşını bekler, şanslılar süslü işlemeli bir yatır başını. Paşaları beklediği için böbürlenen komşularımız bile vardı. Evlerimizde hiçbir duygu yarına bırakılmaz o an yaşanırdı. Kavgalar, düğünler, küsmeler, sevmeler hepsi o an yaşanır, o an biterdi. Yarının ölüm olduğunu biz o mezarlardan öğrendik. Orası, ‘Ölüler Şehri değildi, Şimdiler Şehriydi’.”
Salona yabancı bir sessizlik yayıldı. Gelenin hikâyesini bilenler bile boşalan çaylarını doldurmaya kalkmıyordu. Yalnızca Hacer, yeni geline yandan mırıldanıyordu.
“Yakında gideceğim yer, o kadar da kötü değil desene. Ne güzel okumuşsun, elin ekmek tutmuş, diller öğrenmişsin. Her şey o mezarların yüzü suyu hürmetine değil kızım, akıllı insanı ilk görüşte anlarım ben, kimi insan ölüden yaşamayı öğrenir kimi insan yaşadığını bilmeden ölür. Benim de kafam zehir gibiydi senin gibi, okuyamadık, elim kalem tutsaydı, bugün türlü gazeteciler filmciler kapımda sıra olurdu.
Ellerine baktı. Yüzük parmağı yoktu Hacer’in. Doğuştan değildi bu boşluk. Çocukken bir gece parmağına yüzük diye doladığı don lastiğinden kaybetmişti parmağını. Sonra dayısı muhtardı. “Sen bu halinle okuyamazsın, tarlada bana yardım et, ben seni okumuş gösteririm,” demişti ona. Hiç okula gitmemişti Hacer. Ah bir okula gitseydi, bugün bu gazeteciler onu başköşeye yerleştirirlerdi.
Gazeteci elindeki notları bıraktı, Hacer’e döndü.
“Sen anlatmak ister misin, bu kadar uzun yaşamanın ve bu kadar sağlıklı kalmanın bir sırrı var mı?”
Salondaki bütün komşular Hacer’e bakıyordu. Gitmediği okuma bayramlarının kırmızı kurdelesini almış gibiydi Hacer.
“Şimdi kafa kâğıdımda kaç yazıyorsa ondan üç yaş düşün. Ablam ölünce onun kâğıdını bana verdiler. Torunlarım yüz yaşını geçtin diyorlar, laf. Onlardan daha sağlamım. Anam babam ablam gibi erken giderim sandım, yok, yazgımızı uzun tutmuşlar. Başım ağrır arada, hap yutarım, bacaklarım da eskisi gibi değil. Çayı şekerli içerim, bir bardak. Her gün çiçeklerimle televizyonla günü eğlerim. Her akşam yedi oldu mu sırayla arar çocuklarım. Her akşam daha ölmedim diye telefonu açarım, gülüşürüz. Her gün neşelenecek bir şey bulurum. Bulamazsam uydururum. Eşim öleli yıllar oluyor. Beş çocuğumdan da yaşlandı doğrusu, birini çok erken kaybettim. Beni unuttu Azrail. Okuma yazmam yok. Okuma kursları açtılar bir ara. İlkin tarlada ekin vardı, sonra kucakta çocuk. Şu işi bir halledeyim de sonra okuruz dedik, şimdiki yaşa geldik, şimdi yaşa değil diplomaya saygı var, devir değişti.”
Âşık atışması izliyordu sanki salondaki tüm kadınlar. Bir yeni gelin konuşuyordu, bir yüzyıllık Hacer. Gazeteci de dinleyenler de memnundu halinden. Gazeteci, “Böyle olmadı ama seninle de konuştuk, izin verecek misin anlattıklarının basılmasına?” dedi. Hacer, düğününde ondan çok süslenen görümcesi gibi hissetti.
“Nereye dersen oraya izin verdim diye parmak basarım. Geç oldu haplarımı da yanıma almamışım. Ata nal çakıldığını görmüş kurbağa, ayaklarını uzatmış. Haydi uğurla ola.”
Gazeteci dosyalarını notlarını topladı. Hacer evinin yolunu kıkırdayarak buldu.
“Hep birlikte iyi iş çıkardık, doğrudan röportajı esas seninle yapacağım deseydik hayatta kabul etmezmiş, haklıymışsınız, şimdi elimde sayenizde harika iki yazı dizisi oldu.”
Hacer evin kapısına geldiğinde aşıdan eve dönen bir çocuk gibi mahzundu. Anahtarını çevirirken eli titredi, anahtarı düşürmesine güldü.
“Dünkü çocuklar beni kandıracak, huysuz ihtiyar taklidini iyi yaptın Hacer’im, yarından tezi yok gazete de ısmarlayayım, saatin yanına çerçeveletirim yazıyı, torunlara bakın derim benim de diplomam böyle, oldu.”
Hacer eve girdiğinde üsten çekmeceli bozuk dolabında anne kedi yeni doğan yavrularını yalıyordu. Gözleri açılmamışlardan birine takıldı.
“Ne dersin adını Şeker koyalım mı?”









































Yorumlar