top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook

Zaferin adı her gece yatağa canlı girmek

  • Yazarın fotoğrafı: Litera
    Litera
  • 2 dakika önce
  • 3 dakikada okunur

Gülsel Ceren Güneş, Berkay Akbudak’ın ilk romanı Bir Paşa Bir Kayıp Kız Bir Genelev üzerine yazdı: “Roman, alışılmamış ölçüde sinematografik bir metin; kitabı okumuyorsunuz da izliyorsunuz gibi. 12 Eylül’ün karanlığında geçen roman, korkuyu yalnızca bir atmosfer değil, yaşayan bir karaktere dönüştürüyor.”



Bir Paşa Bir Kayıp Kız Bir Genelev, adı kadar ilgi çekici ve sert bir anlatı. Akbudak, Türkiye ve yurt dışında aldığı sinema eğitiminin izlerini romanın her sayfasına taşımış. Bir Paşa Bir Kayıp Kız Bir Genelev, alışılmamış ölçüde sinematografik bir metin; kurgunun görsel refleksi neredeyse fiziksel olarak hissediliyor. Kitabı okumuyorsunuz da izliyorsunuz gibi. Yazar bu birikimini Shakespeare'den kutsal kitaplara, Pir Sultan Abdal'a uzanan geniş bir edebi alıntı ağıyla harmanlıyor. Roman, Shakespeare’in Fırtına oyunundan bir alıntıyla açılıyor; ilk okuyuşta sezinlenen bu seçimin isabeti, son sayfayla birlikte tam anlamıyla ortaya çıkıyor. 

Hikâye 12 Eylül döneminin karanlık atmosferinde, bir genelevde geçiyor. Ülkedeki genel paranoya ile eve düzenli uğrayan bir paşanın yarattığı korku sayfa sayfa yoğunlaşıyor. Ev zaman zaman dışarıdaki 12 Eylül atmosferinin aynadaki yansıması gibi. Edebiyattan umut talep edenlere hitap eden bir roman değil bu. Ben romanı okumadan önce yazarın TheCatay ile gerçekleştirdiği YouTube söyleşisini izlemiştim; dolayısıyla neyle yüz yüze geleceğimi az çok biliyordum. Berkay Akbudak'ın söyleşide "Muhtemelen yaşanmış bir hikâyedir" demesi eseri okurken içimi sızlattı; kitap bittiğinde ona hak verdim; evet, bu muhtemelen yaşanmış bir hikâye.


İlk bölümde 6-7 Eylül olaylarına da değinilmiş; konağın sahibi kadının bu hayata yolculuğu o yıkımla başlamış. Çeşit çeşit etnik kökenden, inançtan kadın figürler barındıran romanın dikkat çekici bir yanı, bu çeşitliliğin hiçbir biçimde ötekileştirme üretmemesi. Tümü sisteme, kadere, bu hayata karşı birlik içinde.


İç acıtan bir anlatı olmasına karşın Akbudak, zaman zaman gülümseten anlarla okura nefes aldırmış. Kadınlar şiddete maruz kalmadıklarında ya da parasızlıktan ölmekten korkmadıklarında aralarındaki sohbetlere ve tatlı anlara tanıklık ediyoruz. "Ah o gözler, o zümrütten yeşil gözler ki kalk Kapalıçarşı'da bozdur, gemi batırır, uçak düşürür" gibi cümleler bu dengenin güzel örnekleri. Evdeki kadınların aralarında kıskançlık yok, aksine birbirleri için “keşke o dayağı ben yeseydim” bile diyebiliyorlar. Tek dertleri hayatta kalmak. 

Roman oldukça argo bir dil kullanıyor; bazı okurları rahatsız edebilir, benim de alışmam ilk bölümün sonunu buldu, fakat yazarın bu tercihini son derece yerinde buldum. Bu sinematografik metinde karakterler argo ve gündelik dil olmaksızın kartondan figürlere dönüşürdü. Öte yandan yazarın kelime dağarcığının derinliği, "yalazlamak" gibi beklenmedik tercihlerde de kendini gösteriyor.


Edebiyat dünyasında erkeklerin kadınları yazması hep tartışılmıştır, okurken bu romanın bir erkek tarafından yazıldığını unutuyorsunuz. Evin sahibi kadın "Ha güçsüz kadın olmuşsun ha hamam böceği. Seni ayaklarının altıyla ezerler, dönüp bakmazlar. Sen daha ne oldum demeden bir bakmışsın yerle aynısın, kağıt gibi." diyor, onun bu cümlesi 12 Eylül döneminden yıllar sonra hala geçerli. Anlatıcı Berfin bu sözlere kendi sesini ekliyor: "Kadınların aşağılanması, horlanması, ruhlarının, bedenlerinin ezilmesi için fahişe olmaları gerekmiyor. Millet sadece orospular böyle olur sandığı için başka kadınların da birer orospu gibi horlandıklarını farketmiyor." Romanı okurken evin dışındaki kadınların gündelik yaşamlarını göremesek de bu kadınların eve gelmeden önceki hikâyelerini ayrıntılı biçimde öğreniyoruz; Berfin'e defalarca hak veriyoruz.


Roman üç ana bölümde ilerliyor: Paşa'nın Sonu, Songül'ün Sonu ve Benim Sonum. Bu bölümler de kendi içlerinde ayrıca sayılarla ve yıldızlarla ayrılmış. Mekan ve zamanın keskin şekilde değişmediği yerlerde akış bozulmasa daha iyi olabilirdi. Bu tercihin sebebi yazarın sinema kökenli olması diye düşünüyorum, sahne her değiştiğinde karşınıza bir bölüm çıkıyor. 


Korku bu romanda bir unsur değil, bir karakter. Hem dışarıdaki toplumsal baskı ortamı hem de içerideki ölüm ve geçim kaygısı anlatıcının gözlemlerine sinmiş: "İnsan sevdiğinden korkar da korktuğunu sevmez", "İnsan nasıl da korkar bilmediğinden." Berfin yaşça çok küçük değil ama öylesine sıkışık ve kısıtlı bir dünyada yaşıyor ki zaman zaman ona ait bölümü okumaya kıyamadığım Songül kadar çocukça sorgulamalar yapıyor. Günler, aylar ilerledikçe anlatıcının anlamlandırma çabası dönüşüyor: "Mesele korkmamakta değil, korktuğunu belli etmemekte." Romandaki tüm kadınlar için “zafer, her gece yatağa canlı girebilmek.”


Sayfalar ilerledikçe her karakterin her şeyini öğreniyoruz, anlatıcı Berfin'in de geçmişini daha ayrıntılı öğrenmek isterdim; ancak Berfin'in bu geçmişten kaçınan, içine kapanık yapısı göz önünde bulundurulduğunda yazarın bu yapıyı bilinçli kurduğunu düşünüyorum. Daha geniş ve detaylı bir geçmiş anlatısı, karakterin derinliğini belki de zedeleyecekti.


Romanda bir noktada, dayaktan ölmemek için tepki gösterdikleri Paşa'nın evden elini ayağını çekmesiyle bu kez borçtan, açlıktan, sefillikten ölme tehlikesiyle yüzleşen kadınların durumu yalnızca 12 Eylül için değil, bugünler için de tanıdık bir acıyı ifade ediyor. Öyle ya da böyle bir yerlerde ötekileştirilmiş insanlar, hangi sonla ölecekleri arasında seçim yapmak zorunda kalıyor.


Roman beklenmedik karakterlerle ve olaylarla bezenmiş. Olacakları tahmin ettiğimi sandığım her anda metin beni şaşırttı. Okurlar için heyecanı bozabileceğinden bunlardan ve romanın sonundan söz etmek istemiyorum; ama şunu söyleyebilirim, ben de "O üç kurşuna sevgili gibi, evlat gibi aşık oldum." Son sayfayı okuyup kitabı kapattığımda öfkeli miydim, içim mi rahatlamıştı, böylesi daha iyi mi olmuştu, buna bu şartlarda mutlu son denilebilir miydi diye düşündüm. Yanıtı hâlâ tam olarak bilmiyorum. Okurlar olarak buna kendi vicdanlarımıza göre karar vermek zorundayız. Romanı bitirdikten sonra alıntıları bir daha okumanızı ve ilk okuyuşunuzda fark etmediğiniz yeni bir tat almanızı öneririm.



BİR PAŞA BİR KAYIP KIZ BİR GENELEV

Berkay Akbudak

Toros Yayınları, 2026

328 s.

Yorumlar


bottom of page