Öykü: Ben Deli Değilim
- Litera

- 3 saat önce
- 10 dakikada okunur
"Belki de sadece bu geçici yerde oyalanmamız gereken şeyler vardır: Bir şeylere kutsallık yüklemek, yaptığımız işi kutsal görmek..."
Yusuf Kırgın
Doğru olup olmadığını bilmiyorum ama sanırım hayatımı başkalarını mutlu etmek için yaşadım. Doktor olmayı hiç istemedim. Benim doktor olmama sebep olan babamdı. Belki de kendisi bir hademe olduğu için benim doktor olmamı istedi. Doktorların odalarını, hastane koridorlarını temizlerken, doktorluğun ihtişamına kapılmış olmalı. Belki de bunu düşünmekte haklıydı. Kendi istediği bir işi yapamadı. Ama benim doktor olmam, gerçekten benim istediğim bir iş miydi?Galiba babamla aynı kaderi yaşıyorum. Her gün bana çay getiren genç Hüseyin bana ne kadar da babamı hatırlatıyor. Acaba o da babam gibi bir gün kendi oğlunu doktor olmaya zorlayacak mı? Acaba benim “büyük doktor Rıfat” olduğuma inanıp beni ihtişamlı mı sanıyor? Umarım öyle düşünmüyordur. Belki de düşünmesi gerekir... Keza insanoğlu, yanlış yapmadan nasıl mutlu olabileceğini düşünür. Belki de sadece bu geçici yerde oyalanmamız gereken şeyler vardır: Bir şeylere kutsallık yüklemek, yaptığımız işi kutsal görmek... Belki de insanoğlunun kaderi budur. Belki de sonsuza dek mutlu olmak sıkıcıdır. Şahsen ben sonsuza dek mutlu olmak istemezdim; sanırım sıkılırdım. Sonsuz bir mutluluğun içinde yaşamak bana gerçekten çok korkunç geliyor. Sonsuzluk denen şeyi kavrayabilenler ne demek istediğimi anlayacaktır. Eğer öyleyse, cennet–cehennem kavramları da can sıkıcı olmalı. Dante bu kavramları ne güzel anlatmıştı... Bunları bu yaşta düşünmem ne acı. Doktor olduğum ilk gün ne kadar mutlu olmuştum. Bir süre sonra bu mutluluk tükenmişti. O zamanlar daha gençtim. Daha sonra profesör olduğumda, daimi mutluluğa ulaşabileceğimi sandım; ama bugün bunda da yanıldığımı anladım. Peki ne yapmalı? Diğer insanlar gibi, içimdeki boşlukları başka boşluklarla mı doldurmalı? O sırada kapı açıldı. İçeri hademe Hüseyin girdi. Elindeki çayı masaya bırakıp, “Çayınız hocam,” dedi. Pencereden dışarı bakan Dr. Rıfat, düşüncelerinden kurtulup, “Sağ ol Hüseyin,” diyerek masaya doğru yürüdü. Hüseyin, elleri önünde bağlı, “Afiyet olsun hocam,” dedi ve dışarı çıkıp kapıyı kapattı. Masada oturan Dr. Rıfat, çayını yavaş yavaş yudumluyor, arada bir pencereden dışarı bakıyordu.
Sabahın erken saatleriydi. Hastanenin koridorları büyük bir yankıyla uykusundan uyandı. Aslında bu koridorlar bu seslere alışıktı. Onlar da her suçlunun “Ben suçlu değilim”, her günahkârın “Ben günahkâr değilim” dediği gibi “Ben deli değilim” diye haykırıyordu. Belki gerçekten suçlu olmayan, günahkâr olmayan ama öyle gösterilen insanlar vardır. Güvenlikler bir hastayı kollarından sımsıkı tutmuş, koridorda odasına götürmek için sürüklüyorlardı. Her haykırışı bir öncekinden daha korkunç, daha şiddetliydi:
“Ben deli değilim!”
Güvenliklerden biri gülerek şunları söyledi: “Elbette deli değilsin. Buraya gelen hiç kimse ‘Ben deliyim’ demez zaten.” Hasta, bu sözleri söyleyen güvenliğe gözlerini dikti ve yine bağırdı: “Ama sen suçlusun!”
Bu sözler dilinden o kadar kuvvetli çıkmıştı ki güvenliğin yüzü ıslanmıştı. Güvenlik, hastaya biraz baktıktan sonra gözlerini ondan kaçırdı. İçine bir korku düşmüşçesine, onu odaya kadar götürürken yüzü bembeyaz kesilmişti. Güvenlikler hastayı odaya götürüp yatağa kelepçelediler.
“Şimdi sesini çıkarma, tamam mı akıllı adam? Doktor birazdan gelir.”
Yatağa kelepçelenen hasta, odadaki ışığa uzun uzun bakmaya başladı. Yalnız kalmıştı. Gözleri duvarın rengini bile görmüyordu; sadece ışığa bakıp duruyordu. Az önceki haykırışlar yerini yalnızlığa ve derin bir sessizliğe bırakmıştı. Bir süre sonra kapı çalındı. İçeri yaşlı bir adam girdi. Hasta ona bakıp gülümsedi. Yaşlı adam da bu gülümsemeye karşılık verince, hasta büyük bir kahkaha patlattı.
Yaşlı adam sakin bir ses tonuyla sordu:
“Seni bu kadar içten güldüren şey nedir?”
Hasta, yaşlı adama dönüp:
“Sensin,” dedi.
Yaşlı adam gözlüklerini çıkararak, “Neden? Komik mi görünüyorum?” dedi.
Hasta cevap vermedi. Yaşlı adam elindeki kâğıtlara bakarak,
“Muhittin, ben senin doktorun Rıfat,” dedi.
Muhittin kelepçeli eline bakarak: “Doktor olduğunu anlayamayacak kadar deli değilim,” dedi.
“Ya o kadar deli olmadığını iddia ediyorsan buna sevindim. Peki gerçekten neye güldün?” “Dedim ya sana, sana gülüyordum.”
“Ama sana komik olmadığımı söylemiştim.”
“Komik olduğun için gülmedim zaten.”
“O zaman neden güldün? Bunun mantıklı bir açıklaması olmalı, değil mi?” dedi Dr. Rıfat. “Bana deli teşhisi koyacak kadar kaçık olduğun için.”
“Ben sana öyle demedim, Muhittin.”
“Benim adım Muhittin değil! Ruhi!”
Dr. Rıfat elindeki belgelere baktı.
“Burada Muhittin yazıyor. Sivas doğumlu Muhittin... Doğru değil mi?”
Ruhi tekrar tavandaki ışığa bakmaya başladı.
“Evet, doğrudur. Nüfustaki adım Muhittin. Ama bunu pek kimse bilmez. Bana Ruhi derler.” “Tamam o zaman,” dedi Rıfat Bey.
“Biz de sana Ruhi deriz. Peki neden ölmek istedin, Ruhi? Seni hayattan bu kadar koparan şey nedir?”
Ruhi gözlerini tavandaki ışıktan ayırıp Rıfat Bey’in yüzüne baktı. Yaşlı yüzü kırışmıştı, göz kapakları neredeyse gözlerini kapatacak kadar sarkıyordu. Yüzünün ortasında kocaman bir burun, kulaklarının çevresinde ve ensesinde beyazlamış saçlar vardı.
“Bilmem. Ölüm fikrini her zaman rahatlatıcı buldum. Hayatımın her an bitebilecek oluşu, tuhaf bir biçimde beni özgür kılıyor. Sanatı ve bu dünyanın sunduğu bütün korkunçlukları daha iyi kavramamı sağlıyor. Peki Rıfat Bey, ben bir soru sorabilir miyim? Sizi hayatta tutan şey nedir?”
Rıfat Bey: “Ben bir doktorum. Benim görevim hastaları tedavi etmek. Elbette benim de birçok insan gibi yaşamak için nedenlerim var. Nedenim olmasa bile gidip kendimi bir yerlerden atmıyorum.”
Ruhi gülerek: “Ama soruma cevap vermedin,” dedi.
Rıfat Bey bu sözleri görmezden gelerek: “Bilirsin, intihar etmek Tanrı’ya ve verdiği emanete büyük bir ihanettir,” dedi.
Ruhi: “Tanrı’nın varlığına inanmıyorum. İnsanın kaderine kendisi karar verir. Tanrılar değil. İnsanlar tanrıları, kabullenmeye korktukları cevapları vermeleri için yaratırlar.”
Dr. Rıfat kaşlarını kaldırdı: “Hm... ilginç. Peki şu an kendini nasıl hissediyorsun?”
“Bir şey hissetmiyorum.”
“Bir şey hissetmeyen bir insan neden hayatına son vermek istesin ki?”
Dr. Rıfat’ın bu sorusuna Ruhi gülerek cevap verdi:
“Bir şey hissetmediği için.”
“Nasıl yani? Ne demek istediğini pek anlayamadım.”
“Çünkü sen buraya aitsin, doktor. Kendini buraya bağlamışsın, burayla mutlu oluyorsun. Hayatın boyunca aynı işi yapacaksın. Klasik bir hayatın kalıpları içinde öleceksin. Çünkü bununla yetinebiliyorsun. Bu sana mutluluk veriyor. Sürünün başında yer alıyorsun.”
Dr. Rıfat: “Peki seni bu hayatta gerçekten mutlu edecek başka bir şey yok mu?”
Ruhi yine uzun bir kahkahaya kapıldı. “Bilmek... Belki bilmek beni mutlu edebilirdi.”
Dr. Rıfat sakin bir sesle karşılık verdi: “Ama şunu düşünebilirsin: Biz insanlar her şeyi anlamak zorunda değiliz. Biz sınırlı varlıklarız. Bir şeyi bilmek, anlamak dünyayla ilişkimizi kurduğumuz bir düzeydir; hepsi değil.”
“Ne demek istediğini gayet iyi anlıyorum. Ama insan kendi sınırlarının ve gayesinin dışına çıktığında anlamak ister. Aksi hâlde boşluğun kendisi olur.”
“Nasıl yani? Kendi dışına çıkmaktan kastın ne? Tanrı’yı mı?”
Dr. Rıfat hafifçe gülümsedi: “Tanrı’yı mı bilmek istiyorsun? Bunu bilmek zor bir şey değil. Tanrı her yerde. Etrafımız mucizelerle dolu.”
Camı işaret ederek dışarıyı gösterdi. Ruhi başını iki yana salladı. Bu kez gülmüyordu; sinirlenmişti. Dr. Rıfat onun bu ani ruh değişimlerine anlam veremiyordu ama esasına bakıldığında Ruhi’nin söyledikleri, bir delinin ağzından çıkabilecek sözler gibi de değildi.
“Bahsettiğin mucizeler birer varsayımsa, ben varsayım istemiyorum. İnanç da istemiyorum. Bilgi istiyorum. Beni senden farklı kılan şey şu: Benim aklım uyumun hizmetinde değil, sorgulamanın hizmetinde. Sen ve senin gibiler, mantıklı görünmek adına kendi aklınızın sesini susturdunuz. Duygularınız, değerleriniz, ilişkileriniz... Hepsi verimliliğe göre ölçülüyor. Çünkü siz ancak faydalı oldukça anlam kazandığınızı sanıyorsunuz.”
Ruhi’nin sesi giderek yükselip sertleşiyordu. Kelepçeli ellerini ileri geri itmeye başladı; sanki görünmez bir duvara vurur gibi.
“Artık düşünmek için değil, oyalanmak için varsınız. Müzik, sanat, eğlence... Hepsi size düşünüyormuşsunuz hissi verir; oysa yalnızca dikkatinizi dağıtır. Kendi fikirlerinize sahip olduğunuzu sanırsınız ama düşünceleriniz başkaları tarafından seçilmiştir. Siz kendinizi susturmayı bir korku değil, bir alışkanlık hâline getirdiniz. Sessizlik size erdem diye öğretildi. Uyumlu olmayı olgunluk sandınız. Çünkü böyle rahat ediyorsunuz. Çünkü böyle mutlu oluyorsunuz.”
Ruhi bir an nefesini tuttu, dişlerini sıktı. Dr. Rıfat bir an kriz geçirdiğini düşündü; ama Ruhi gözlerini açıp konuşmaya devam etti:
“Ama şunu bil, doktor: Mutluluk zayıfların icadıdır. Çünkü güçlü insanın amacı huzur değildir; kudrettir, yaratmaktır, kendi biçimini dünyaya dayatmaktır. Zayıf olan acıdan kaçar. Güçlü olan ise acıya biçim verir; onu yoğurur, ondan anlam çıkarır. Mutluluk sürünün tanrısıdır. Konforun ve sıradanlığın maskesidir.”
“Güçlü insan mutluluğu değil, kendi iradesini ister. Fırtınayı sever; çünkü orada kendisi vardır. Ölümden korkmaz; çünkü ölüm bile onun için yeniden doğuran bir çığlıktır.”
Doktor Rıfat derhal odadan çıktı ve hemşirelerden birine 666 numaralı odada yatan hastaya sakinleştirici yapılmasını söyledi. Daha sonra hızla odasına geçip elindeki raporlara dikkatle göz gezdirdi. Fakat raporlardan bir şey anlayamamıştı.
Gözleri odasında duran kitaplığa takıldı. Kitaplar karmakarışıktı; hiçbiri türlerine göre ayrılmamıştı. Kendi kendine hademe Hüseyin’e hayıflandı. Sonra ayağa kalkıp pencereye yöneldi. Dışarıdaki ağaçlara baktı. Dalların arasından toprağa düşen güneş ışığında, aşağıda sigara içip sohbet eden hastane görevlileri vardı. Biraz ileride ise bir kadın bankta oturmuş, sessizce ağlıyordu. “Çocukken karanlıktan hep korkardım ve bunun için kendimi suçlardım çünkü korkak olduğumu düşünürdüm. Ama şimdi sanırım karanlıktan değil de aydınlıktan korkuyorum, düşünmekten, sorgulamaktan.”
Güneş, günün sonuna doğru çekilirken gökyüzünde limon sarısı bir yorgunluk bırakıyordu. Işık, odanın penceresinden içeri süzülüyor; duvarlara, eşyaların köşelerine, havada asılı duran tozlara dokuna dokuna ağır ağır kızarıyordu. Sanki zaman da bu ışıkla birlikte yavaşlıyor, acele etmeyi unutuyordu.
Gün boyunca başka bedenlere, başka yüzlere, başka şikâyetlere eğilmişti. Şimdi mesainin bitmesine az kalmıştı ama zihni hâlâ işin içindeydi. Diğer hastalar silinmişti aklından; geriye yalnızca Ruhi kalmıştı. Onun zihnindeki anlam karmaşası... Cümlelerinin arasında dolaşan o açıklanamaz boşluk... Rıfat Bey, bunu çözmekten çok, bu karmaşaya yaklaşmak istiyordu.
Bir süre odasında durdu. Sonra duramadı. Yeniden ayağa kalktı ve Ruhi’nin odasına doğru yürüdü. Koridor sessizdi; ayak sesleri bile sanki kendinden utanıyordu.
Kapıyı açtığında Ruhi’yi olduğu yerde buldu. Tavandaki ışığa bakıyordu. Gözleri, ışığın tam ortasına sabitlenmişti; sanki orada bir anlam, bir çıkış, ya da sadece bir son arıyordu. Ellerindeki kelepçeler çözülmüştü. Bedeni daha sakindi ama zihninin hâlâ bir yerlerde çırpındığı belliydi.
“Merhaba Ruhi... nasılsın?” dedi Rıfat Bey, sesi istemsizce yumuşayarak.
Ruhi, onun sesini duymasına rağmen gözlerini ışıktan ayırmadı. Işıkla arasında kurduğu bağ bozulmasın ister gibiydi.
“Biraz daha iyi misin?” diye sordu Rıfat Bey, bu kez daha temkinli. Ruhi, ağır bir hareketle gözlerini ışıktan kopardı. Bakışlarını Rıfat Bey’in yüzüne dikti. “Sen iyi misin?” diye sordu.
Soru, beklenmedik bir yerden gelmişti. Rıfat Bey’in yüzünde kısa bir tebessüm belirdi. “Olduğumdan biraz daha iyiyim,” dedi.
Ruhi başını hafifçe yana eğdi. “Hemşireler bugünkü muayenenin bittiğini söylediler. Sen neden geldin?” dedi.
Rıfat Bey odada dolaşmaya başladı. Ayakları, düşüncelerinden daha kararsızdı.
“Seni merak ettim,” dedi. “Muayene etmek için değil... Sadece konuşmak için.”
Bir an durdu. “Bu sabah söylediklerin içime bir kurt düşürdü. Hiç düşünmediğim gibi düşünmeye başladım. Hiç hissetmediğim şeyler dolaşıyor içimde.”
Ruhi’nin dudaklarında belirsiz bir gülümseme belirdi. “Demek kurtlarından kurtulmaya geldin buraya,” dedi.
Ayağa kalktı. Bu kez yatağa bağlı değildi. Adımları pencereye doğru ağır ağır ilerledi. Konuşmaya başladığında sesi odanın içinde dolaşıyor, duvarlara çarpıp geri dönüyordu.
“Kurtlardan kurtulmak kolaydır,” dedi. “Zor olan, onların neden yaratıldığını bilmektir.”
Bir an sustu. “Ama o kurtları sen yaratmadın. Onlar zaten vardı.”
“Sen sadece bugün, özgür olmadığını fark ettin.”
Ruhi odada volta atmaya başladı. Bazen sözlerinin ağırlığına kapılıp elini savuruyor, bazen durup boşluğa bakıyordu.
“Sen sanıyorsun ki insanlar özgür oldukları için bu dünyadalar.”
“Oysa çoğu insan, hiç düşünmeden, kendisine ait olmayan hayatlar yaşar.”
“Biz özgür olduğumuz için burada değiliz.”
“Özgür olmadığımız için buradayız.”
Pencereye yaklaştı.
“Eğer özgür olsaydım,” dedi, “böyle bir anlamsızlığı yaşamak istemezdim.”
Sessizlik kısa ama yoğundu.
“Benim yaşamla ilgili bir fikrim yok,” diye devam etti.
“Ne bir beklentim var, ne bir amacım.”
“Eylemlere hazır değilim. Acılara da. Özverilere hiç değil.”
“Sana şunu söylemeliyim: Sen hazır olmadığın için buradasın.”
“İçin içine sığmıyor.”
“Diğer insanlar gibi bedbaht bir hayat yaşamak istemiyorsun.”
“Ama ne yaşayacağını da bilmiyorsun.”
“Bu karanlığın içinde yalnızca acı çekiyorsun.”
Rıfat Bey’in yüzünde yorgun bir gülümseme belirdi. “Peki,” dedi, “bu acılardan nasıl kurtulabilirim?”
Ruhi dönüp ona baktı. “Eğer acı çekiyorsan ve bundan kurtulamıyorsan, acına son vermelisin.”
“Ama bunu nasıl yapacağımı bilmiyorum.”
Ruhi bir kahkaha attı. Kahkaha, odada fazlalık gibi kaldı. “Demek ki,” dedi, “henüz o olgunluğa ulaşmamışsın.”
Rıfat Doktor şaşkındı. Bir an için roller yer değiştirmişti. Doktor olan o muydu, yoksa Ruhi mi? Bu düşünceyle içinden kendine güldü. Ben doktorum, diye geçirdi aklından. Bilmem gerekir.
Bunu Ruhi’ye söyledi.
Ruhi başını salladı. “Evet,” dedi. “Sen doktorsun.”
“Ama unutma: Bir doktor olsan bile bazı şeyleri başaramazsın.”
“Ve bazı şeyler... hiçbir zaman tam olarak anlaşılamaz.”
Doktor Rıfat odasında oturuyordu. Oda, hastanenin geri kalanından kopuk, kalın duvarların ardında kalmış, zamandan payını almamış bir hücre gibiydi. Masasının üzerindeki raporlar üst üste yığılmıştı; kâğıtların sararmış kenarları, okunmaktan çok düşünülmüş olduklarını ele veriyordu. Rıfat, satırlara bakıyor ama kelimeleri değil, onların arasında biriken sessizliği okuyordu. Bu sessizlikte kendi nefesini, hatta kalbinin ağır çalışını bile duyuyordu. Sanki bedeninin içi de bu oda kadar loştu.
Kapı çalındı. Ses, düşüncelerinin içine düşen bir taş gibi yankılandı. İçeri çaycı Hüseyin girdi. Üzerinde her gün giydiği, rengi çoktan silinmiş önlüğü vardı; omuzları hafifçe düşük, bakışları temkinliydi. “Size çay getirdim Rıfat hocam.” Rıfat elindeki raporu yavaşça masaya bıraktı. Bu hareket, bir nezaket değil, daha çok bir yorgunluk ifadesiydi. Hüseyin’e baktı; sanki bir insana değil de, hayatın sıradanlığına bakıyormuş gibi.
“Getir bakalım, içelim bir çayını.” Hüseyin çayı uzattı. Tam geri dönecekken Rıfat’ın sesi arkasından geldi: “Hüseyin.” Hüseyin durdu, olduğu yerde kaldı. “Efendim Rıfat Bey.”
“İşin var mı? Biraz sohbet edelim.” Hüseyin’in yüzünden kısa bir tereddüt geçti. Elindeki tepsiyle odanın ortasında duruyor, nereye ait olduğunu kestiremiyordu. Rıfat koltuğu işaret etti.
“Otursana.”
“Ama Rıfat Bey...”
“Otur.”
Hüseyin tepsiyi sehpaya bıraktı, koltuğun kenarına ilişti. Oturuşu bile geçiciydi; sanki birazdan kaldırılacakmış gibi. Rıfat onu uzun uzun süzdü. Bu bakışta merak vardı, ama merakın içinde acımasız bir sorgu da gizliydi. “Ee,” dedi, “anlat bakalım... Neler yapıyorsun?” Hüseyin omuz silkti. “Ne olsun hocam, iş güç... Uğraşıp duruyoruz işte.” Bu cümleyi söylerken, sanki hayatının tamamını tek bir nefeste tüketmişti.
“Çocuğun var mı Hüseyin?”
“Ellerinizden öper, bir oğlum var.”
“Kaç yaşında?”
“Sekiz.”
“Allah bağışlasın.”
Bu sözler, Rıfat’ın ağzından çıkarken alışkanlıktan öteye geçmiyordu. Hüseyin dizlerini ovuşturuyor, gözlerini yere indiriyordu. Soruların, görünmez bir ağ gibi etrafını sardığını hissediyordu.
Rıfat bir süre sustu. Bu suskunluk, bilinçliydi; Hüseyin’in içine işlesin istiyordu. Sonra sesini yumuşattı: “Sana bir soru soracağım. Belki tuhaf bulacaksın. Ama samimiyetle soruyorum. Mutlu musun? Hayatından memnun musun?” Hüseyin başını kaldırdı. Yüzünde, düşünmekle kabullenmek arasında kalmış bir ifade vardı. “Çok şükür hocam,” dedi, “en mutluyuz diyelim.”
“Hiç başka bir iş yapmayı denedin mi? Kaç yıldır buradasın? Hayatını hademe olarak mı geçirmeyi düşünüyorsun?” Rıfat durmadı. Sorular, ardı ardına, nefes aldırmadan geliyordu. “Yanlış anlama... Merakımdan soruyorum. Eve gidince ne yaparsın? Karınla aranız nasıl?” Hüseyin’in sesi kısıldı. “Mutluyuz sayılır.”
“İşten sonra eşinle vakit ayırır mısın?”
“Yorgun oluyorum hocam. Çocuğumla biraz oynarız, sonra uyuruz. Sabah yine buraya.”
Rıfat başını salladı. Dudaklarının kenarında, acı bir tebessüm belirdi. “Yani bütün hayatın böyle geçecek desene Hüseyin. Hiç kendine sordun mu: ‘Ben böyle mutlu muyum?’” Hüseyin şaşırdı. Bu soru, hiç uğramadığı bir odayı açmıştı. “Hiç sormadım hocam,” dedi. “Benim tek derdim çocuğuma güzel bir gelecek sunmak.”
Rıfat bu cümlede tuhaf bir huzur buldu. Dünyanın en mutlu insanı Hüseyin, diye düşündü. Koltuğundan kalktı, pencereye yürüdü. Dışarıda insanlar vardı; aceleyle yürüyenler, bekleyenler, zamanın omuzlarına yüklediği küçük hayatları taşıyanlar. “Bilir misin Hüseyin,”
dedi, “insanın içine bir kurt düştü mü ondan kurtulamaz. Profesör oldum, bu yaşıma geldim... Ama senin kadar mutlu olamadım.” Sesi derinleşti. “Mutluluğun çalışarak, en başarılı olarak geleceğini sandım. Evlenmedim. Bir eşim, bir çocuğum olmadı. Tanrı’yı sorguladım, ondan kaçtım, sonra onu aradım. Şimdi ise bilmiyorum. İnsan neyle yaşar, nasıl yaşar... Bilmiyorum.”
Hüseyin ayağa kalktı. Bu ağırlık ona fazla gelmişti. “Ben gideyim hocam,” dedi, “işlerim var.” Kapı kapandı. Oda yeniden sessizliğe gömüldü.
Rıfat masasına döndü. Çaya iki şeker attı. Tam içecekken bir sinek çayın içine düştü. Eliyle çıkarıp masaya koydu. Sinek can çekişiyordu. Kanatları ıslanmıştı. Rıfat baktı. Bir doktor olarak yardım etmek istedi, ama yardımın sınırı çoktan aşılmıştı. Elini kaldırdı ve sineği ezdi. “Ölmeli,” dedi. “Can çekişiyor.”
O an Ruhi’yi hatırladı. Oyun odasına koştu. Ruhi yoktu. Yatağın demirlerindeki kelepçe izlerini parmağıyla yokladı. Ruhi yoktu. Yatağa oturdu, onun gibi güldü, onun gibi konuştu: “Ben Tanrı’ya inanmıyorum...” Tavandaki ışığa baktı. Sonra kendi odasına kaçtı.
Az önce ezdiği sineği avucuna aldı. “Seni kurtardım,” dedi fısıltıyla. Pencereye yürüdü. Camı açtı. Soğuk hava yüzüne çarptı. Aşağıda insanlar vardı; Hüseyin gibi, farkında olmadan yaşayan insanlar. Ben ne zaman bu kadar ağırlaştım? diye düşündü. Ne zaman kurtarmakla öldürmeyi karıştırdım?
Ayağını pervaza koydu. Dünya bulanıklaştı. Belki de ilk kez net görüyordu. Bir adım mı attı, yoksa sadece durdu mu, bilinmez. Pencere ardında kaldı. Rıfat Bey ise ilk kez kurtarmanın ne anlama geldiğini düşünüyordu.






































Yorumlar