Mevsim Aynası ve yabancılaşmanın sessiz yankısı
- Litera

- 3 saat önce
- 5 dakikada okunur
Huban Seda Aras, Emrah Kurul'un romanı, Mevsim Aynası üzerine yazdı: “Kurul, Mevsim Aynası’nda okuru sadece bir karakterin hikâyesine değil; zihindeki kırık aynalardan yansıyan parçalı bir hakikate davet ediyor. Roman, travma, yalnızlık ve suçluluk duygusunu yankılar üzerinden görünür kılarken, anlamın her okurda yeniden kurulduğunu hatırlatıyor.”

Kutsal metinleri anlamak için ortaya çıkan yorumbilim, günümüzde de edebî metinleri çözümlemenin en önemli yollarından biridir. Bir metni anlamanın, onun yankılarını duymaktan geçtiği temeline oturan bu çözümleme tekniği; bir metnin yazıldığı anda değil, farklı okurlar tarafından okunduğunda anlam kazandığını gösterir. Bir anlamda metin, okurun avucuna düşen yağmur damlası gibi, farklı anlarda, farklı zihinlerde yayılır.
Yorumbilim bakışında okur, metni “tüketen” değil; metnin yankılarını çoğaltan kişidir. Her okuma, metne bir ton ekler ve her okur metni yazarından bağımsız, kendi anlayışı içinde ele alır. Ben de kendi anlayışımdan yola çıkarak Emrah Kurul’un Nisan 2025’te Mahal Edebiyat etiketiyle raflarda yerini alan Mevsim Aynası romanını ele alacağım.

Kitap kapaklarının, içerikleriyle alakalı ipuçları barındırması Mevsim Aynası’nda da güncelliğini koruyor. Kitabın içeriğiyle uyumlu tasarımını İlteriş Tekemen, görselini ise Alper Kaya oluşturmuş. Kapaktaki tozlanmış, örümcek ağlarıyla kaplanmış ayna; okura başkarakterin hem geçmişiyle yüzleşeceğini hem de gölge yanlarına şahitlik edeceğini işaret ediyor. Yanı sıra kullanılan koyu tonlar, gölgeler, solgun ışıksa romanın melankolik ve karanlık tarafını ön plana çıkarıyor. Okur, nasıl bir kitap okuyacağından haberdar olarak sayfaları aralıyor.
Metin ve okur arasındaki ilişki, yıllardır süregelen ve üzerine makaleler yazılan köklü bir bağdır. Hans-Georg Gadamer’in “Ufukların Kaynaşması” teorisinde öne sürdüğü ve zaman zaman biz okurların da dillendirdiği üzere her metnin yazıldığı dönemle göz önünde bulundurulması, okurun ufkunun da göz ardı edilmemesi gerekir. Çünkü metinler; çağının düşüncelerini, gerilimini ve duygularını taşırken okur da aynı eksende metni anlama çabasına girer. Dolayısıyla eseri anlamak için katmanları ve bu katmanların ortaya çıkardığı yankıları duyabilmek gerekir.
Bu bakışla ilerlediğimizde Mevsim Aynası; Behçet (başkişi) aracılığıyla geçmişin, travmaların, anne-çocuk ilişkisinin insan üzerinde düzeltilmesi zor bir yankı yarattığını ve bu yankının –her ne kadar kurtulmak istenen bir şeye evrilse de– zamanla kendi içinde, geçmişte, bilinçte ve bilinçdışında bir mahkûmiyete dönüştüğünü verir. Emrah Kurul; romanında okura anlamanın yolunun diyaloglardan geçtiğini, Behçet gibi bir karakterde ise diyalogların yerini zamanla monoloğa bıraktığını gösterir. Kurul aynı zamanda Behçet’in iç dünyasını ve taşra yaşamının onda bıraktığı çatışmayı; edebiyat, sinema ve popüler kültür gibi güçlü yankılarla derinleştirir.
“Babasını örneğin, Kadir Savun’a benzetirdi; mülayim, ağır ağır konuşan ama asla öfkesi belli olmayan. Annesini görünce Aliye Rona gözünün önüne geliverirdi. Bakışları, ses tonu, mütemadiyen emreden ve güldüğü neredeyse görülmeyen. Dedesini hatırlamıyordu, dört beş yaşlarında görmüştü, iki dedesi de çok erken ölmüştü. Eğer yaşasalardı birini Nubar Terziyan gibi hayal ederdi hiç kuşkusuz, diğerini de Hulusi Kentmen…” s.10
Behçet; gerçekliğini kültürel imgelerle ören, hakikati kabullenmek yerine filtreleyen bir karakter olarak karşımıza çıkar. Mevsim Aynası’nda Yeşilçam motifinin kullanımı, Behçet’in gerçeklikle arasına koyduğu mesafenin ve hayatın karmaşasını basitleştirme çabasının merkezinde yer alır.Etrafındaki kişilere biçtiği roller aslında bu kişilerin gerçek karakterlerini reddetme dürtüsüyle ördüğü bir savunma kalkanı oluşturur. Bu sistematik yaklaşımla Behçet, hayatın gerçekliğini kısa metrajlı bir film gibi tüketir hatta anımsaması gereken basit olaylar için dahi gününü baştan sona gözden geçirerek duygusal ve zihinsel sağlığını korumaya çalışır. Öte yandan, Behçet’in iç dünyasındaki yankıların bir kısmı da içinde büyüttüğü suçluluk duygusundan kaynaklanır.
“Bütün bu olanların sorumlusu sensin, sen, sen!” dedi Behçet, sesi aynaya çarptı, kulaklarına varmadan önce odanın duvarlarında arsız arsız gezindi, sonra Üç Mevsim
Pansiyonu’ndan çıkıp tüm kenti dolaştı da en son Behçet işitti kendi sesini.”s.166
İçimizde biriktirdiğimiz suçluluk duygusunu dile getirdiğimizde, dış dünyadan tepki bekleriz. Bu aşamada gelen reddedilme yahut onaylanma, bizi ya kendi içimize hapseder ya da geleceğe farklı gözlerle bakmamıza olanak sağlar. Birçoğumuzun travmalarında tutsak kalmasının sebeplerinden biri tam da bu onaylanamama hâlidir. Behçet, kurduğu cümlede karşılık görememesi nedeniyle kendi kendine bırakıldığını anlatır. Sesin değişmeyen yankısıyla geri dönmesi, akustik bir döngü olarak resmedilir. Kurul, bu haykırışla diyaloğun trajik bir monoloğa dönüşmesini de okuruna sunar.
“İşte…” dedi, “görüyorsun değil mi, yabani ağaç dallarından ne farklı var ellerimin?” s.7
Walter Benjamin “flanör ve ayna” kavramında flanörün; kenti tıpkı bir ayna gibi kullandığından, kalabalıklardan yansıyan yabancılaşmasını seyrettiğinden bahseder. Buradaki ayna metaforu yalnızca bir yansıtıcı olarak değil, geçmişin hesaplaşmaları; nesnelerin bozulmuş, ters çevrilmiş ve yabancılaşmış suretlerle görülmesi işlevini üstlenir. Bu açıdan bakıldığında Behçet’in bedenini elleriyle aynalaması, başkarakterin hesaplaşması ve yabancılaşmasının kendi bedeni üzerinden kelimelerle sunulması anlamına gelir. Behçet’in elleriyle kurduğu bu sorunlu ilişki, yalnızca fiziksel bir kusur olarak değil, toplumsal normlara karşı hissedilen utancın bir yansıması olarak da okunabilir.
Metinlerde betimleme, karakterin iç dünyasındaki karmaşayı somutlaştırır ve sadece sahneyi görselleştirmekle kalmayıp kurmacadaki psikolojik temelleri de oluşturur. Bu sayede iç dünya ile dış dünya arasında bir köprü kurulur, okurun satır aralarında karakterin mutluluklarını, mutsuzluklarını, varlığını, yokluğunu anlaması sağlanır.
“Olmayacaktı böyle, ellerini utana sıkıla pantolonunun cebine sokuverdi ve kımıldamadan beklemeye devam etti.” s.13-14
Şükriye ile ilk karşılaşma betimlemesi; Behçet’in ellerinin, ötekinin yargılayıcı bakışlarından sakınma gereksinimi nedeniyle nasıl bir hesaplaşma aracı ve toplumsal uyum çabasının bir göstergesi hâline geldiğini ortaya koyar. Tabii ki insanlarla, doğayla, yaşamla kurduğumuz ilişkiler yalnızca uzuvlarımıza yüklediğimiz anlamlarla oluşmaz. Hayatımız boyunca aldığımız tepkiler, kendimizi bastırmamız yahut yüceltmemiz gibi sonuçlar doğurur. Behçet’in bu bastırılmışlık hâlinde zaman zaman aynada aksini gördüğü, özellikle görmeye çalıştığı annesinin de etkisinin büyük olduğu görülür. Bu kaçınma çabası, Behçet’in travmasını ve annesiyle arasındaki sorunlu ilişkiyi, yani geçmişle şimdiyi, anlamlandırma çabasını temsil eder. Kurul, burada başkişinin toplumla kuracağı sağlıklı ilişkiyi başkarakterinin ellerine yüklediği anlamla engelleyerek iç hesaplaşmanın ve toplumsal baskının görünür tek yansıması olduğunu da vurgular.
Sanatın Behçet’teki Yankısı:
“Vıcık vıcık bir romantizmin içinde, yalnızca bir anlık fırtınalar koparan fakat son cümlesini okuduğunuzda sizi bir saniye bile düşündürmeyen, biri bir diğerinden yalnızca isim olarak farklı olan romanlar, sizi neden rahatsız etsin ki?” s.29
Metinleri anlamlandırma sürecinin okurda bıraktığı yankıyla ilişkili olduğu fikrine yazımın girişinde değinmiştim. Okur bir metni bitirdiğinde bir anlamda metin onda yeni formuyla yaşamaya devam eder. Metinler okuru kimi zaman meşgul, kimi zaman da rahatsız eder. Çünkü yazıldıkları anla sınırlı kalmayan, anlamına zaman içerisinde yarattığı etkilerle varılan bir bilincin toplamıdır.
Mevsim Aynası romanında Behçet de aynı sorunla baş etmeye çalışır ve hatta Behçet’in yaşamı, bu etkiler doğrultusunda kişisel bir yükümlülüğe dönüşür. Zihninde sürekli dönen dizeden çektiği “çıvgın” kelimesinin anlamını unutması; aslında anlamın, kelimenin yarattığı yankıyla şekillenmesindendir. Behçet için şiirin anlamı, kelimelerin anlamından ziyade onu rahatsız etmesinde gizlidir. Öte yandan Şükriye’nin okuru olduğu roman türünü, sanatsal derinlikten uzak ve fazla romantik bularak bu metinlerin edebi kıymetsizliğini vurgular. Bu aşamada Kurul, Behçet karakteri üzerinden, niteliksiz bulduğu, anlamlandıramadığı metinlerin okura ulaşmayacağını yansıtır. Oysa Mevsim Aynası, Behçet’in travmasını, Behçet gibi grift bir karaktere yakışmayacak kadar aleni biçimde ortaya koyarak aynı tuzağa düşmüş olur. Kurul, bir nevi okuru düşündürmeyen romantizmi eleştirirken, aşırı düşündüren ve didaktik olan açık melankoliyi de savunmuş olur.
Aynı alıntı üzerinden ele alacağım diğer husus, kuşkusuz sanatın dönüştürücü gücüdür. Behçet’in bir dizeden, okuduğu ve araştırdığı metinlerden ona yansıyan dönüşüm; bilinç kontrolünün ötesinde bir zorlamayla karşımıza çıkar.
“Ben bir deliyim.
Kabulleninceye kadar deliliğin lezzetini tattım.
Ben bir deliyim.
Ruhumun hasta olduğunu biliyordum
fakat tedavisi var zannediyordum.
Ben bir deliyim.
Diğer tüm delilerin aksine, bunu yalnızca ben biliyorum.” s.165
Bu şiirsel monologda Behçet, benliğini ve olduğunu sandığı kişiyi kâğıda döker. Kendi varlığına teşhis koyar. Oysa bu tıbbi bir teşhisin ötesinde, başkişinin yaşadığı iç hesaplaşmanın ardından ulaştığı farkındalığın mecazî yansımasıdır. Bu dönüşüm, aynı zamanda Kurul’un roman boyunca kurduğu yankı temasına da hizmet eder. Karakterin kaçmaya çalıştığı bu gerçeklik, Behçet’in itirafı ile tamamlanır ve okurdan gelen aksin varoluşunu bekler. Behçet’in bu öznel beyanı, yazarın romanına yüklediği ayna metaforunun sonucu olarak yorumlanmalıdır. Bu itiraf ile başkişi kendi iç dünyasına tuttuğu aynanın yansımasını da açık biçimde ifade etmiş olur.
Mevsim Aynası; edebiyatı, travmaları, yalnızlığı ve suçluluk duygusunu cesurca işler. Ancak romanın sonlarına doğru karakterin kendi psikolojik durumunu “Ben bir deliyim” gibi keskin ve mecazî bir etiketle tanımlaması, eserin temelinde yatan anlamsal belirsizliği ve okura bırakılması gereken yorumlama alanını zedeler.
Sonuç olarak Kurul, Mevsim Aynası’nda okuru sadece bir karakterin hikâyesine davet etmez. O karakterin zihnindeki kırık aynalardan yansıyan parçalı bir hakikate davet eder. Mevsim Aynası, edebiyatı, travmaları, yalnızlığı ve suçluluk duygusunu cesur bir anlatıyla görünür kılar. Ancak başkişinin kendi iç dünyasını keskin bir tanımla sabitlemesi, metnin o çok katmanlı yapısını daraltır. Oysa anlatıların en güçlü yanı, kesinlikten ziyade belirsizliğin içinde dolaşan, okurun zihninde çoğalan kısımlardır. Mevsim Aynası tam da bu yönüyle anlamın tek bir merkezde toplanmadığını, aksine her okurda yeniden kurulan bir yankı olduğunu hatırlatır.
MEVSİM AYNASI
Emrah Kurul
Mahal Edebiyat, 2025
Tür: Roman
168 s.






































Yorumlar