“Bizdensin” denilen yerde başlayan hikâyeler nasıl biter?
- Litera

- 3 saat önce
- 4 dakikada okunur
Gülsel Ceren Güneş, Müge Murat’ın Böyle Olsun İstemedim adlı romanı üzerine yazdı: "Roman tarihsel bir dönem anlatısı olmanın ötesinde, aidiyet ihtiyacının insanı hangi eşiklere sürükleyebileceğini sorgulayan bir hikâye kuruyor."

Ergenlik çağı romanlarından çok da hoşlanmadığımı itiraf etmeliyim. Bu sebeple Müge Murat’ın Böyle Olsun İstemedim adlı romanından beklentim kendi tür zevkim etrafında şekillenmişti. Sonra Müge Murat beni alıp yerden yere vurdu, önyargılarım ve ben kitap bitince bir süre boşluğa baktık. Yazar 1970’ler Türkiye’sinin politik şiddet atmosferini bir arka plan olarak kullanırken asıl odağını bireysel bir kırılma anına yerleştirmiş. Roman tarihsel bir dönem anlatısı olmanın ötesinde, aidiyet ihtiyacının insanı hangi eşiklere sürükleyebileceğini sorgulayan bir hikâye kuruyor. Bu yönüyle metin, yalnızca geçmişe dair bir anlatı değil; bugünün okuruna da tanıdık gelen bir ruh hâlini kayda geçiriyor.
Romanın merkezinde yer alan Seyid, babasının ölümünün ardından hem aile içinde hem de dış dünyada yeni bir konum edinmek zorunda kalan bir genç. Ablası, kız kardeşi ve dul kalmış annesine destek olmaya çalışan eş dost bile Seyid’in yabancılık hissetmesi için bir sebep, “O gün anlıyorum ki biz kendi başımıza bir aile değiliz” diyor. Küçücük yaşında ablasından, kardeşinden, annesinden sorumlu hale gelip “evin erkeği” gibi sınırları ve sorumlulukları belirsiz bir ünvan kazanıyor. Onun hikâyesi, güç ve hareketle kazanılan bir erkeklik tahayyülünün, nasıl adım adım şiddetle ve ideolojiyle iç içe geçebildiğini gösteriyor. Seyid’in tercihlerinin arkasında büyük fikirlerden çok, görülme, ciddiye alınma ve bir yere ait olma arzusu bulunuyor. Roman, tam da bu noktada politik olanla kişisel olan arasındaki sınırı bulanıklaştırıyor.
Ablasının eşi Selim, romanın en kritik karakterlerinden birisi. Seyid hem onun yanında çalışıyor hem de onun siyasi görüşünden çok etkileniyor. 1970’lerin Türkiye’si, romanda didaktik bir tarih anlatısına dönüşmemiş. Dönem daha çok atmosfer düzeyinde hissediliyor: sokaklar, örgütlenmeler, erkek dayanışması ve tehdit duygusu metnin arka planında sürekli dolaşıyor. Bu noktada “atmosfer” derken metindeki siyasi katmanın kartondan bir arkaplanmış gibi algılanmasını istemem. Seyid’in okulun reisi seçilmesi, ocakta geçirdiği vakitler, ocak vesilesiyle tanıştığı insanlar onun üzerinde çok etkili.
Yazar ustalıkla şunu göstermiş: bu bir aidiyet meselesi. Eğer ablasının eşi Selim solcu olsaydı Seyid de solcu olacaktı; Selim ateist olsa ateist, hayvan hakları aktivisti olsa hayvan hakları aktivisti… Müge Murat, ülkücü gençlik yapılanmasını merkeze alarak edebiyatta daha az temsil edilen bir alana yönelmiş. Solculuk merkezde olsa literatürde benzer eserlere denk geliyoruz, ülkücü tercihi en azından benim daha önce okumadığım bir kültürel hafızaya ait. Ancak bu tercih, romanı ideolojik bir savunmaya ya da karşı çıkışa dönüştürmemiş. Ne sağcıları ne solcuları günah keçisi haline getirmiyor. Aksine, örgüt yapısı Seyid’in kişisel dönüşümünü mümkün kılan bir zemin olarak ele alınmış. Roman, “Neden böyle oldu?” sorusunu politik sloganlarla değil, karakterin içsel boşluklarıyla yanıtlamaya çalışan bir seyirde ilerliyor. Bunu çok net gördüğümüz yerlerden birisi Seyid’in okul reisi seçilmesi. Reislerin ne yaptığından habersiz, “görevini” birine sormaya bile çekiniyor, kendi kendine yolunu yordamını bulması gerekiyor. Yattığı yer, hatta elindeki tesbihi bile kendine ait olmayan bir çocuk Seyid. İlk girdiği kavgada saklanmış olmaktan muazzam bir utanç duyuyor: “Korkaklığın acısı bedenimin acısını bastırıyor.” Kampa git diyorlar kampa gidiyor, şunu yap diyorlar yapıyor ve zaman geçtikçe kendini göstermek ve taktir görmek için; yaşının da etkisiyle, olmadık şeyler yapmaya başlıyor.
Seyid’in dönüşümü ani değil; küçük kırılmalar, suskunluklar ve gündelik hayal kırıklıklarıyla örülü bir karakter dönüşümü görüyoruz. Babasının yokluğu, annesiyle kurduğu mesafeli ilişki, evin sorumluluğunu erken yaşta üstlenme baskısı onun kendisini sürekli kanıtlama ihtiyacını besliyor. Bu ihtiyaç, romanda ne yüceltilmiş ne de romantize edilmiş. Tam tersine, karakterin içine düştüğü karanlık, sessiz ve kaçınılmaz bir süreç gibi ilerliyor. Okur, Seyid’in yaptığı seçimleri hiç onaylamasa bile, o seçimlerin hangi duygusal zeminden doğduğunu görebiliyor. Hangi delikanlı kendini koca adam sanarken annesi “Karda mı oynadın?” dese kırılıp öfkelenmez ki? Hele ki ocağa gelip oğlunun kimlerle ne yaptığının hesabını soran, meraklı bir annesi varsa… Sırf ona ait bir şey olsun diye kedi sahiplenmek isteyip onu bile başaramayan Seyid savrulmayıp da ne yapacaktı? “Bizdensin” diyen hangi ideoloji olsa ona kapılacaktı. Anne, sessizliği ve kabullenişiyle; örgüt içindeki figürler ise güç ve aidiyet vaatleriyle karakterin yönünü belirliyor. Bu karakterler, bireysel psikolojinin toplumsal yapılar tarafından nasıl şekillendirildiğini görünür kılmış. Yan karakterlerin hiçbiri tek boyutlu değil; hepsi sistemin bir parçası olarak kendi sınırları içinde hareket edip Seyid’in dünyasını derinleştiren işlevsel figürler olarak konumlanıyor.

Romanın dili sade ve kontrollü. Yazar dramatik anları abartılı bir söylemle değil, ölçülü bir anlatımla kurmuş tüm yapıyı. Bence bu tercih, hikâyenin etkisini artırmış. Özellikle şiddetin gündelikleştiği anlarda kullanılan sakin ton, okurda rahatsız edici bir yakınlık hissi yaratıyor. Bu üslup sayesinde şiddet olağanüstü bir olay olarak değil, hayatın içine sızmış bir pratik olarak gösterilmiş. Bu da romanın en güçlü yanlarından biri. Fakat aynı üslup “Bunu kim diyor?” gibi ikilemlerde kalmamıza sebep oluyor. Tırnak işareti kullanımı da olmayınca cümleler bir iç ses mi, birisi mi diyor, eğer öyleyse kimin cümlesi gibi karmaşalar yaşanması zaman zaman kaçınılmaz olmuş. Metnin net bölümlere ayrılmamış olması da bazı okurları rahatsız edebilir. Okul dönemlerinden ve mevsimlerin geçişinden anlaşılsa da zaman atlamalarının keskin şekilde bölünmesini tercih edecekler olacaktır. Roman Seyid’in ölmeden önceki son anlarıyla başladığı için ben tüm o zaman atlamalarını Seyid’in ölürken hatırladığı, hayatının dönüm noktaları gibi değerlendirdim. Eğer benim algıladığım gibiyse, bazı okurları zorlayacak olsa da, metnin bölünmemiş olması başarılı bir yapısal tercih olarak ele alınabilir çünkü içerikle yapı birbirini desteklemiş ve güçlendirmiş.
Böyle Olsun İstemedim, başlığının ima ettiği gibi bir pişmanlık anlatısı değil. Daha çok, niyet ile sonuç arasındaki mesafenin romanı. Seyid’in “böyle olsun istememesi”, onu sonuçlardan muaf kılmamış. Roman, bireysel sorumluluk meselesini askıya almıyor; ancak onu basit bir ahlaki yargıya da indirgemiyor. Hele benim sandığım gibi sıradan bir ergenlik çağı romanı hiç değil. Müge Murat’ın romanı, belirli bir tarihsel dönemi anlatırken bugüne de seslenen bir soru bırakıyor: İnsanlar ne zaman ve hangi koşullarda kendinden vazgeçip bir yapının parçası hâline gelir? Böyle Olsun İstemedim, bu soruya net cevaplar vermek yerine, okuru rahatsız eden bir düşünce alanı açıyor. Şu an, 2026 yılında da binlerce Seyid sırf bir yere ait olmak için tam anlamdıramadığı ideolojilerin kurbanı olmaya devam ediyor. Romanın kalıcılığı da tam olarak burada; dönemini anlatırken zamana sıkışmayan, karakterini anlatırken toplumu görünür kılan bir metin.
BÖYLE OLSUN İSTEMEDİM
Müge Murat
Alakarga Yayınları, 2025
Tür: Roman
420 s.









































Yorumlar