top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Yazarın fotoğrafıLitera

Öykü: Bahar Henüz Gelmedi Ama Tomurcuklar Açtı Açacak

"Temizlenmesi imkansız bu parkın. Yine o ceberut duman doluyor ciğerime adeta, derimi yakıyor."


Orhan Murat Bahtiyar


İplerini kesip bırakmışlar geceden; son gün yasak ya, üçgen parti bayrakları ağaç dallarını birbirine bağlamıyor artık. Naylon iplerin ucunda yere süzülmüş, Gezi Parkı’nın çınarlarına etek olmuşlar, rengarenk. Yaşlıca bir çöpçü süpürgesiyle baş edemeyince eliyle girişiyor işe, düğüm olmuş bayrak yığınlarını kucaklayıp ağaçların gövdesinden tek celsede söküyor; arkasında taşıdığı tekerlekli çöp konteynerine atıyor sonra.


Kurumuş süs havuzunun tam karşısındaki bankta oturuyorum ben de. Bu dünyanın sarhoşu olduğumuz daha umutlu zamanlarımızda, plastik mermiyle vurulduğumuz yerin birkaç adım sağında. Ölüme pabuç bırakmayan bir çift altı delik ayakkabıdan, poşetteki bir bombadan yamulup yola fırlamış bebek arabasından birkaç yüz metre ötede. Betona karışan ölülerden ise binlerce…


Hırkamı çıkarıp bankta biraz kaykılıyorum, ayak bileklerimi birbirine geçiriyorum. Ağaçların arkasında yükselen binalar kadrajdan çıksın diye daha yukarı bakıyorum. Hava güzel aslında. Bulutlar biraz kararsız görünüyor sadece. Çöpçü amca, önümden geçerken bir şarkı mırıldanıyor. Şarkı değil de ağzının içinde ahenksiz bir nağme. O daha umutlu sanki. Umurunda değil ya da bilmiyorum. “Günaydın,” diyorum, kafasını sallıyor bana hiç bakmadan. Çalı süpürgesini çorak betona vurdukça toz havalanıyor. Hava, o zamanki gibi griye dönüyor aniden. Temizlenmesi imkansız bu parkın. Yine o ceberut duman doluyor ciğerime adeta, derimi yakıyor. Gözlerim yaşarıyor ama artık ovuşturmamam gerektiğini biliyorum. Yanıma bir çocuk oturuyor sonra, göz gözü görmüyor dumandan ama onu görüyorum. Alnının ortasında bir martı; tek kaş dediklerinden. Ona da “Günaydın,” diyorum ama oralı olmuyor. İki eliyle kıvırdığı dikdörtgen kağıdı tanıyorum. “Seçmen kartı mı o?” diye laf atıyorum, “Benimki de çantamda.” Karşılık vermiyor yine. Hayali bir biçimde, bir bedel gibi öylece yanımda oturuyor. O kadar büyük de görünmüyor aslında ya; on sekizini geçmiş demek ki. Rulo haline getirdiği kağıdı kaldırıp bir dürbün gibi gökyüzüne çeviriyor. Benden tarafa olan gözü kısık. Büyük kulağı traşı gecikmiş, kaba saçından bile taşmış. Sonra bana uzatıyor kağıdı. Dairenin içinden bakıyorum parka ben de. Süs havuzunun ortasındaki kireçlenmiş metal kaideye güvercinler doluşmuş, tüylerini didikliyorlar. Uzaktan kahverengi bir leke giriyor vizöre. Bir çift minarenin tam ortasından, ellerini arkasında birleştirmiş hafif kambur bir bekçi, aheste aheste bize doğru yaklaşıyor. Uzun. Alt dudağı sarkık, asabiyet yaratmak için bir bahane arar gibi etrafı kolaçan ediyor. Bıyığı var mı yok mu tam belli olmuyor. Sarımsı gömleğinin düğmelerini bağrına kadar açmış, kısa kolları dirseğine vuruyor. Havuzun yanına gelince duruyor; elleri cebinde şimdi. Belli belirsiz dizlerini kırıyor olduğu yere oturacakmış gibi, sonra düzelip sol bacağını silkeliyor. Armalı şapkasını koltuğunun altına alıp ayağını havuzun yuvarlak çeperine dayıyor. Tükürüyor. Kızıyorum ama söylensem; “Havuz değil mi, zaten ıslak olması lazım,” der gibi geliyor. Üstüne de güler gibi. Göğsünü şişiriyor ve bir gorili andırarak omuzlarını geriye atıp esniyor. Biçimsiz, çizgili alnının altında bir çift namlu, beni hedef alıyormuş gibi hissediyorum yine. Kendime çeki düzen vermem gerekiyormuş hissi geliyor; öğrenilmiş bir suçluluk duygusuyla kırmızı elbisemin eteğini çekiştiriyorum. Çocuk ne ara kayboldu; hiç farkında değilim. Sağa sola bakıyorum, çöpçü de yok ortalıkta. Bir kediden başka kimse yok. Başımı yere eğiyorum. Tam yüz yıl sonra.


Fıskiyeler çalışıyor birden. Kuşlar havalanıyor. Havuzun zemini köpük köpük, temizleniyor. Bekçinin ince gömleği -içini gösteren transparan bir gömlek artık- üstüne yapışıyor. Eliyle belindeki çıkıntıyı yokluyor her korkağın ilk yaptığı şey gibi. Gülesim geliyor. Bazen her şey birden düzelecekmiş gibi gelir bana; yine öyle oluyor. Korkum dağılıyor. Fakat sonra inceden bir tedirginlik… Ama öyle bir tedirginlik ki bir daha kafamı kaldıramayacakmışım, gökyüzüne bakamayacakmışım sanki. Telaşlı bir mutluluk elimizden kaçtı kaçacakmış da daha sıkı sarılmalıymışız gibi. Sanki gerçekten yapabilirmişiz, istersek baharı getirebilirmişiz gibi.


Ayağa kalkıyorum. Derin bir nefes alıyorum göğe doğru, güneşi buluyorum. Dedim ya, bulutlar olmasa hava güzel. Bahar henüz gelmedi ama çanaklarından kurtulmak için bir sırrı bekliyor sanki tomurcuklar; ha açtı ha açacaklar. Hırkamı giyerken çöpçü amcayla göz göze geliyoruz. Bankın arkasında, çalıların arasına gizlenmiş vananın yanına çökmüş muzip muzip gülümsüyor. “İnsan,” diyorum kendi kendime “kendi eliyle baharı getirebilir bence.” Getirebilir mi sahiden? Göreceğiz.

bottom of page