top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Bahçedeki Domatesler

"Bahçesi yerli yerindeydi ama sararmış birkaç yaprakla susuzluktan çatlamış toprak parçalarını görmezden gelemezdi."


Pelin Özyiğit


Yazmaya harcayacağım zamanı şu işlere ayırsam daha iyi olur, diye düşünerek gözlüklerini çıkardı. Yavaşça katlayıp masaya koydu.


Gözlerini kısarak masanın dayalı olduğu pencereden dışarı baktı. Sandalyesinden doğrulup perdeyi araladı. Bahçesi yerli yerindeydi ama sararmış birkaç yaprakla susuzluktan çatlamış toprak parçalarını görmezden gelemezdi.


Gevşeyen parkelerden gelen gıcırtılı sese aldırmadan ağır adımlarla odasından çıkıp sokak kapısına yöneldi. Evin anahtarı aynalı konsolun üstüne asılıydı. Elini uzattı, anahtarını bulamadı. Hay Allah, diye geçirdi içinden. Hep burada olurdu, bahçeme nasıl çıkacağım şimdi?


Elini alnına götürüp düşünmeye çalıştı. O sırada aynadaki görüntüsüne takıldı gözü. Üstündeki kahverengi takım soluklaşmıştı. Kumaşın artık çökmüş dizlerindeki kırışık izleri, yorgun bacaklarının onu taşımakta zorlandığını belli ediyordu. Dik durmaya çalıştı ama yapamadı. Sonra sağına soluna bakındı. Buralarda olacaktı. Hay aksi şeytan, o kadar da işim varken, diye düşündü.


Eliyle diktiği domatesleri acaba kaç gündür sulamamıştı ki yaprakları öyle sararmış, solmuştu. Ben olmasam kimse bakmaz işe güce. Nerede bu hanım, diye kızgın, iki büklüm mutfağa yöneldi. Süheyla olmadan bu mutfak bana ne kadar yabancı, diye düşünerek hayat arkadaşını mutfakta kenarları oymalı önlüğüyle koştururken görür gibi oldu. Ev kalabalıkken çıkamazdı mutfaktan, telaşe memuru, diye geçirdi içinden. Ama haksızlık edemezdi, onun yemeklerini herkesten ayırırdı. Anamdan çok yemeğini yedim bunca yıldır, diye hayıflandı.


Ocakta duran tencerenin kapağını açtı, dünden kalan biber dolmasını görünce şaşırdı. Seviyorum diye her gün de bunu yiyecek değilim ya, ne olurdu yemeği yapıp öyle gitseydin, diye içinden geçirdi. Süheylaaa, diye seslendi. Evde kimseciklerin olmadığı belliydi ya, ne diye bir cevap beklemişti sanki. Zaten anahtarı da alıp gitmiş, diye öfkeyle başını iki yana sallayıp boş boş etrafa bakındı. Masaya tutunarak tezgâhın üstünde üstü örtüyle duran bardağına su doldurdu. Boğazından geçen suyun serinliği iyi geldi. Boğazım kurumuş, dilim damağım kurumuş, diye geçirdi içinden.


İnsan bir haber vermeden çıkar mı? Odamda çalışıyorum gel, gitmeden bir ihtiyacın var mı, diye sor bari Süheyla, diye sitem etti kendi kendine. Zaten bunca iş bekliyor, evde hapis kaldım senin yüzünden.


Mutfak balkonuna çıkmak için bir adım atınca taşların tozu ayağına yapıştı. Öylece kalakalıp öfkeyle söylendi. Şimdi iki büklüm eğilip çorabımı değiştirecek hâlim mi var benim? İş çıkardınız gene başıma, diye dertlendi. Duvarın dibine yerleştirilmiş plastik terlikleri ayağına geçirip paslı balkon demirlerine tutundu. Ayağı kayıp düşmese iyiydi ya! Eğilip komşunun balkonuna bakındı, tanıdık kimseleri göremedi. Dikkati yine tozlu balkona döndü. Balkonun hâli perişan, bunca eşyayı buraya yığmakla iyi etmemişiz, ne işi var bunların, diye düşünüp birkaç eski eşyayı karıştırıp işe yarar bir şey var mı, diye inceledi.


Kafasını kaldırıp umutsuzca etrafındaki evleri izledi. Süheyla, dedi, kahve saati geçmedi mi? Ortalıkta yoksun. Belki de çay hazırlamıştır komşun, biraz daha otur, gitme diye. Beni unuttun!

İçeri girmek için mutfağa adımını atınca tozlu terliklerin ayağında kaldığını fark etti. Bu leş gibi terliklerle içeri girdiğimi görse Süheyla kıyameti koparır. Şimdi bir de azar işiteceğim bu yaşımda, diye telaşlanıp mutfak kapısını sıkı sıkı kapattı.


Dışarının gürültüsü de kesilince bir başına ne yapacağını bilemedi. Şuracıkta düşüp kalsam kimsenin ruhu duymaz, diye endişelendi. Evde bir başına kalmak, kafa dinlemek için iyiydi elbette. Süheyla ile elli seneyi geçkindi evlilikleri. Emeklilikten beri evin içinde kapalı yaşamak, çalışarak geçirdiği kırk senenin toplamından bile zordu yalnız. Dırdırı bitmedi bunca senedir, diye geçirdi içinden. Şimdi balkona çıktığımı anlayıp bir araba laf edecek!


Aklına yine bahçedeki domatesleri düştü. İçi sızladı hâllerine. Süheyla susuzluktan kurumuş domatesleri görünce bir işe yaramazsın, diye düşünmese bari… Ama anahtarım yok ki Süheyla, nasıl sularım? Bak, çıkamadım evden, diye söylendi kendi kendine.


Yavaş adımlarla bahçeyi gören salon camına yöneldi. Büyüyen otları görünce kim topladı bizim domatesleri, boyunca otların arasında mı kaldılar acaba, diye düşünüp endişeli gözlerle gelip geçeni inceledi.


Kimse girmez komşulardan başka bahçemize, bilirler domatesleri benim ektiğimi. Kim alacak akşamdan sabaha, diye endişesini yatıştırmaya çalıştı. Zaten göz hakkı değil miydi? Kahvaltıda yesinler diye mis kokulu domateslerinden her komşusuna da verirdi.


Gözü duvarda tıkırdayan, ahşap saate ilişti. Gelip giden yok, Süheyla bitmedi değil mi muhabbetin, diye kendince sinirlendi.


Yapacak bir şey yok, bütün işler de kaldı, diye söylenerek yarım kalan yazı çizi işine devam etmek üzere odasına dönmeye karar verdi. Sakin adımlarla odasına giderken tökezleyip bir kenara oturuverdi. Seslense sesi çıkacak hâlde değildi. Biraz soluklanıp yüreğindeki korku yatışınca ayaklanıp sakin adımlarla odasına yürümeye devam etti.


Gıcırdayan parkelerini adımladığı odasında, pencere kenarındaki masasına tutuna tutuna yerleşti. Usulca eline aldığı gözlüğünü takıp önündeki deftere baktı. Birkaç sayfanın karalanmış olmasına şaşırdı. Gözlerini kısarak defterdeki yazıları okumaya çalıştı. Bu el yazısı pek de okunaklı değildi. Hepsi de anlamsız, deli saçması yahu, dedi.


O sırada odasının kapısı açıldı.

Başını çevirmeden Süheyla, diye seslendi. Nihayet geldin!

Baş ucuna gelen kadına bakınca onu şaşkınlıkla süzdü. Siz de kimsiniz hanımefendi, diye sordu ürkek bir sesle.


Hüseyin Bey, bakıcınız Ayşegül ben. Her gün geliyorum ya hani, hatırladınız mı? Oğlunuz Faruk Bey ve gelininiz size bakmam için tuttular beni. Bugün nasılsınız?