top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Darmaduman Çekirdek

Ben acıyı romanlardan, filmlerden değil tam yerinde öğrendim doktor. Çekirdek ailede. Çitlene çitlene parçalanan, dağılan, tuzu boğaz yakan o küçücük kurumda.

Öznur Babur


“Herkes kendi yolunu izler.

Kiraz vermiyor diye incir ağacını azarladığın oldu mu? Öyleyse sus!”

N. Kazancakis


İntiharı kaç kez denedim? Sanırım çok kez. Ama hiçbiri derdime çare olmadı baksanıza. Oysa ne çok istedim yarı da olsa ölü olmayı. Sesler dinsin istedim. Bütün sesler. Evrendeki bütün sesler; sela okuyan hocanın sesi, tekerleğin asfaltta çıkardığı o çığırtkan ses, ağlayan bebeklerin sesi, babamın kafamda kırdığı şişelerin sesleri, havlayan köpeklerin hatta ötücü kuşların ve anası ölmüş gibi miyavlayan kedilerin. Onlarınki ölmedi belki ama benimki öldü. Babam baltayla yardı kafasını. Ne kolay çıkıyor ağızdan. O gün de okuldan henüz çıkıp gelmiştim eve, salonun orta yerinde, önce annemin beyni akmıştı eskimiş halıya ardından benim midemde ne varsa. O gün bıraktım okulu. Katilin oğlu okusa ne okumasa ne. Ben acıyı romanlardan, filmlerden değil tam yerinde öğrendim doktor. Çekirdek ailede. Çitlene çitlene parçalanan, dağılan, tuzu boğaz yakan o küçücük kurumda.


Bir annem vardı; ayyaş, işsiz güçsüz, küfürbaz bir babam, bir de dünyanın en güzel mavisini gözlerinde taşıyan bahtsız ablam. Bilirsiniz siz de, lanetin en önemli özelliği sürdürülebilir olması. Annemin talihsizliği kızında da devam etti. Ablam da uğursuzun, hayırsızın affedersiniz ama şerefsizin tekiyle evlendi gitti. Elbette kendi isteğiyle olmadı. Sattı babam. Bir eşya gibi, evde fazlalık bir koltuğu ikinci elden satar gibi. Tuhaf mı geldi, inanın ablamı sattığı paradan daha fazla tutan koltuklar var şu dünyada. Ben ne yapabilirdim, yapma etme demekten başka. On dikiş attılar kafama, bakın şu gözlerinizin gidip geldiği şu üzerinde saç bitmeyen yer var ya, babamın eseri. İki de dişim gitti, tekmili birden gitseydi de ablam gitmeseydi. İnsan zamanla unuturmuş doktor, söylesenize unutamadığıma göre ben neyim?


Babam, “Erkek misin sen?” derdi “karı kılıklı seni”. Bana dedikleri zerre koymazdı da zavallı anneme dedikleri, yenilir yutulur gibi değildi. Dayakları hiç gün sektirmezdi, ola ki içip içip sızdıysa anca o zaman rahat nefes alırdı kadıncağız. Biliyorum, sizin de aklınızda aynı soru: Ben erkek miyim? Değilim ama kız da değilim. Siz de görüyorsunuz ki yüzüm biraz kızcadır benim. Şu ince sivri burnum, ağzım, bir erkeğe nazaran az ve şekilli kaşlarım, annemden aldığım derin gamzelerim, narin vücudum ve kemiksiz parmaklarımla soy sop sürdürebilecek bir erkek değildim, değilim yani. Ama erkeğim de. Kafanız karışmamıştır umarım. Gerçi siz okumuş etmişsiniz, tüm karışıklıkları çözecek yolları kitaplardan, hocalardan öğrenmişsiniz. Ama size şunu söyleyeyim doktor, bir insanı çözdüm sanırsın ya, işte asıl orada başlar düğüm.


Annemin ölümü, bir şeyleri uyandırdı bende. Olmayan şeyleri görmeye başladım. Olmadıklarını biliyordum ama öyle gerçeklerdi ki, öyle var gibiydiler ki inandım olduklarına. Sağ omzumdaydı biri, baştan aşağı bembeyazdı kar gibi. Sol omzumdaki kömür karasıydı diğerinin aksine. Onları ilk gördüğüm zaman, annemi evin bodrumuna gömdüğümüz ve baba dediğim adamın annemin üzerini betonla kapladığı o geceydi. Ah doktor, sanırım bundan daha korkuncunu işitmedi kulaklarınız. Söylediklerim maalesef doğru. Gömdük, birlikte gömdük hem de. Nasıl itaatsizlik edebilirdim ki ona? Kibrit çöpü gibiydim, zayıf, güçsüz ve toy. Kibrit çöpleri bir gün yanarlar ama. Ben de yandım ama sonra, biraz daha sonra. Kendimi de yakarak üstelik. Ne diyordum; bodrumdaki işimiz bittiğinde babam zıkkımlanmaya gitti, beni de sıkı sıkı tembihledi, en ufak bir şey söylersem birilerine ölmekten beter edermiş beni. Ederdi biliyordum, daha önce de etmişti, insanlar yorganlarını çekmiş uyurken, o sobanın odunuyla döverdi beni. Sebepsiz yere. Hiç unutmam, bir gün okuldan gelmişim eve, ağlayarak koşa koşa, oğlanlar alay etmişler benle, utandırmışlar herkesin gözü önünde ne erkekliğim kalmış ne kızlığım, daha neler neler… O halde girdim eve, koştum anamın şefkatli kucağına. Ben anlatırken kalkmış duymuş anlattıklarımı. Aldı eline odunu, vurmadık yerimi bırakmadı. Anam kadıncağız beni korumaya çalıştıkça o da nasiplendi dayaktan. Öyle acı çekiyordum ki ölmeyi diliyordum, dayaktan ölmeyi, odunu kafama vurmasını ve oracıkta ölmemi. Nereye vuracağını biliyordu, öldürmek değildi amacı süründürmekti. O gün kestim bileklerimi, yanlış kesmişim ki ölmedim, bir de anam hastaneye yetiştirince… O günden sonra bir süre kesmişti dayakları. Bağırmıyordu da. Sevineceğimiz yerde korkuyorduk annemle. Sessizliği fırtınanın habercisi gören denizciler gibi, biliyorduk ki bu sessizlik hayra alamet değil. Güzel günler çabuk geçermiş, bizimki de geçti.


Siyah’la Beyaz’ın hikayesini daha çok anlatmalıyım size. İnanmasanız da dinleyin, günün birinde bir başka hastanızdan onları duyacağınıza eminim. Varlar çünkü. Ve biliyorum görevleri tek bana görünmek değil. O korkunç günün gecesinde, yatağımda uzanmış düşünürken ve kıyısından da ağlarken duydum onları. Çok korktum tabii. Sesin omuzlarımdan geldiğine bir türlü ikna olmadı beynim. Önce sadece uğultuydular. Yavaş yavaş görünür olmaya başladıklarında aklımı yitirdiğimi düşündüm. Gördüğüm hiçbir şeye benzemeyen bu şeyler de neydi? El kadardı boyları. Sivri kulakları vardı, gözleri zeytin gibi irice ve siyah, ağızları genişçe ve burunları yok. Belki de vardı, varsa bile iğne deliği kadar olmalıydı. Elleri ve ayakları vardı ama parmakları yoktu. Cisimleri vardı ama ağırlıkları yoktu. Omzumda iki tüy taşısam anca onların ağırlığına eşit olurdu. Bu tuhaf yaratıklar nereden, nasıl ve niçin gelmişti? Gerçekten varlar mıydı yoksa hayal mi görüyordum? ‘Merhaba’ dediklerinde küçük dilimi yutacaktım. Konuşuyorlardı. Tarifsiz bir korkuyla kim olduklarını sordum. Siyah olan başladı söze “Bize” dedi “eşlikçi, rehber, kılavuz istediğini diyebilirsin. Biz seniz.” Düşünebiliyor musunuz? Ben olduklarını söylediler. Ne demekti ki bu? Sordum, her insanın içinde oranları farklı olsa da iyilik ve kötülük bulunduğunu söylediler. Onlar da benim içimden çıkmışlardı dışıma. Benim görevimse oranlarını bulmamdı. Gözlerinizi kıstığınıza göre sanırım çıkamadınız işin içinden. İnanın ilk duyduğumda ben de anlamadım ama tam elli dokuz gece yanımda kaldılar, omuz başlarımı tuttular ve o sürede ne için burada olduklarını ve dahası neden bana geldiklerini anlamış oldum. Siz de anlayacaksınız. Ama önce her şeyi, beynimi kemiren, kalbimi sıkan ne varsa anlatmalıyım size. Ne de olsa Tekin abi aracı oldu, arkadaşınızmış, alanınızda çok iyiymişsiniz, bana ederse anca siz yardım edermişsiniz. Hem ücretinizi de o ödedi, bana da anlatmak düştü işte. Tekin abiyi severim sayarım. Çok iyiliği dokunmuştur bana, bana ve diğerlerine. Sokak çocuklarına yani. Şu kılığımla pek benzemiyorum değil mi sokak çocuğuna? Hoş artık çocuğa da benzemiyorum, yirmi yaşında çocuk mu olur? Sağ olsun Tekin abi berbere gönderdi, o ödedi elbet. Sonra üstüme başıma aldı bir şeyler. Karnımı da doyurdu buraya gelmeden. Gittik bi’ esnaf lokantasına. “Ne yersin Kadir?” dedi. İçimden güldüm, dışımdan “Sen ne yersen ondan abi” dedim. İçimden niye güldüğümü söyleyeyim, neticede taze fasülye komik bir şey değil. Komik olan ne biliyor musun doktor? Kadir kim? Kadir kim, Kadir? Yok vallahi, ben değilim. Ben Kadir değilim. Ama isterdim Kadir olmayı, isterdim Kadir gecesi doğup ömrüm boyunca şanslı olmayı. Talihin karası geldi bize. Anamız adımızı Onur koydu da ne oldu? Ellerimle gömdüm anamı, benim şefkatli, gözleri boncuk, elleri nasır, kalbi tiftik tiftik olmuş anamı. Kanı bulandı halıya, sanmayın ki halıya, gözüme bulandı, ellerime, paçalarıma sonra, tırnak diplerime; ruhuma doktor. Baştan ayağa kan oldum. Nefret oldum. Katilin oğlu oldum. Öksüz oldum yetim olmayı dilerken. Duydunuz işte, önünüzdeki kayıtta Kadir yazıyor hani, Onur benim adım. Onursuz ama Onur işte...


Annem öldükten sonra değiştiğimi söylemiştim doktor. Doğru, çünkü ortam değişmişti, önce ablam bir daha dönememek üzere gitmişti, ardından annem ölmüştü. Ayyaşla ben kalmıştım işte. İnsan anasının beynini yerde görünce delirmiyormuş doktor, değişiyormuş, dönüşüyormuş. Delirmek isterdim ama. O zaman acı çekmezdim sanıyorum. Kaçıp gitmek istedim ama gidemedim doktor. Korkaktım çünkü. Bir de annemi bırakamazdım bensiz, ölü de olsa, bodrumda soğuk betonun altında yatıyor da olsa gidemezdim onu bırakıp. Hem benim de ona ihtiyacım vardı. Nefesi, kokusu hâlâ evdeydi ve biliyordum ruhu da evdeydi. Beni babamın ellerine bırakıp gitmezdi çünkü, gidemezdi ki.


İnsanlar biliyorsunuz doktor, gerekmediği zamanlar fazla meraklı olurlar. Komşular da oldular. Öyle çok görüştüğü yoktu annemin. Nasıl olsun? Utanırdı insan içine çıkmaya, temizliğe giderdi arada gözü morarmadığı vakitler işte. Sorduklarında söylemem için tembihlemişti babam; hasta bir akrabamızı ziyarete gitmişti annem. Biraz ona bakıp dönecekti. Bu yalana inanmayı öyle çok istedim ki. Keşke yaşasa da dedim bir yıl gelmese, o hasta akrabamıza baksa. Ama yaşasa.


Bir akşam, küt küt çaldı kapı. Ablam kaçmış koca evinden. Oğlanla birlikte. İki yaşlarındaydı galiba. Neyse, geldi eve. Yüzü gözü dağılmış, mosmor. Hemen içeri aldım onu. Koltuğa oturttum. Ağlamaktan helak olmuştu, sesi çıkmıyordu. Odama gidip kalem, kağıt ne buldumsa küçüğün önüne koydum. O onlarla oyalanırken ablama neler olduğunu sordum. Anlatabildiğini anlattı, anlatmasına gerek de yoktu esasında, şişmiş yüzü her şeyi anlatıyordu. Gittim su getirdim mutfaktan. Yudum yudum içti. O sırada girdi içeriye babam olacak adam. “Ne işin var kız senin burda, kocan nerde?” gibi bir şeyler söyledi, söylendi, bağırdı çağırdı en sonunda kocasını aradı gelsin ablamı alsın diye. Ablam ne kadar dil döktüyse de gitmemek için babama, elleriyle teslim etti kızını ve torununu, kendisi gibi ayyaş ve şerefsizin teki olan o adama, enişteme yani.


Çok sürmedi, geldi ablamın ölüm haberi. İç kanamadan öldü dediler, doktor beyin kanaması dedi. Biliyordum ki koca dayağıydı, ne merdivenden düşmesi. Babam hiç oralı olmadı, sanki ölen kendi kızı değildi. Kalbi yoktu adamın. Vicdanı, merhameti, sevgisi yoktu. Bir damla gözyaşı yoktu gözünde. Ben ağladım ama. Günlerce gecelerce ağladım. “Karı kılıklı” dedi, devam ettim ağlamaya, “erkek ol bak yoksa…” dedi ağladım, “senin gibilerin sonu…” dedi hiç susmadım ağladım. Ablama ağladım ama. Yoksa onun ağzından çıkanlar acıtmıyordu artık canımı. “Senin yüzünden öldü ablam” dedim, bir gün. “Ablanın yanına mı gitmek istiyon ha?” deyip bir tekme savurdu bana, duvara yapıştım sinek gibi. Evet evet, sinek gibi, kanım, yağım, izim çıktı duvara. O günden sonra kapandım odama. Kaç gün öylece kaldım bilmiyorum. Siyah’la Beyaz, hani omuz başlarımı tutan şu acayip yaratıklar, yalnız bırakmadılar beni. Siyah hep kötü şeylerden bahsediyordu; Beyaz ise onun aksine iyi şeyleri anlatıp duruyordu. Birbirlerine pek saygıları yoktu. Bazen aynı anda konuşuyorlardı da ikisini de anlayamıyordum. Kulağımın içinde vızıldayan arılar gibiydiler. “Öldür gitsin” dedi Siyah, “sana da yazık”. “Sakın” dedi Beyaz “Sen katil değilsin.”. “Ama katilin oğluyum” dedim “Aynı şey değil” dedi “hem senin fıtratına ters. Narin yaratılmışsın sen.” Siyah, kahkaha attı bu söze. “Ne olmuş narinse? Almasın mı gariban anasının, zavallı ablasının intikamını? Sana kalsa her gün dayak yesin!” Sesleri iyice yükselmişti. Siyah’ın öfke kontrol sorunları vardı muhtemelen. Sakin olmasını söyledim. “Bana akıl vereceğine…” dedi, sonra sakin olmaya çalışarak “Bak” dedi “sen onu dinleme. Onun var oluş amacı bu. Hep iyilikten bahsetmek. İyilik kazanır. Sen iyi ol, herkes iyi olur. İyilik yap denize at. Hatta sana taş atana sen ekmek at… bla bla… Yok öyle bi’ dünya! Sana taş atana ekmek atarsan o taşla yararlar kafanı. Bak, annen hep sizin için katlanmadı mı içerdekine? Biraz cesareti olsaydı, alıp gitseydi sizi...” dedi, kestim lafını. “Nereye gidecekti, sahip çıkanı mı vardı?” dedim. Öyle bir laf dedi ki işte düğüm tam o anda atıldı kalbime. En derine. ”Sen yanındaydın da sahip mi çıktın? Baban olacak adam, beynini saçtı halıya!” Haklıydı, düşünebiliyor musun doktor, o tuhaf yaratık haklıydı. Sahip çıkamamıştım dirisine de ölüsüne de. “Haklısın polise gitmeliyim, ne olacaksa olsun” dedim, “Kim veriyor sana bu aklı, Beyaz mı yoksa?” dedi “Hapiste onu beslerler be! Şimdi iyi dinle beni, hem intikamını alacaksın hem ondan kurtulacaksın” dedi. Ses etmedim; dinledim dikkatlice. Bir ara diğer omzuma baktım, Beyaz yerinde yoktu. O günden sonra daha da görmedim zaten; Beyaz dönmemek üzere gitmişti. Biliyorum kızgındı bana, yok kızgın değil de kırgındı belki, kızamayacak kadar narindi fıtratı!


Siyah, hiç susmadan konuşmaya devam etti günlerce. “İnsan günahının kefare