• YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Litera

Öykü: Darmaduman Çekirdek

Ben acıyı romanlardan, filmlerden değil tam yerinde öğrendim doktor. Çekirdek ailede. Çitlene çitlene parçalanan, dağılan, tuzu boğaz yakan o küçücük kurumda.

Öznur Babur


“Herkes kendi yolunu izler.

Kiraz vermiyor diye incir ağacını azarladığın oldu mu? Öyleyse sus!”

N. Kazancakis


İntiharı kaç kez denedim? Sanırım çok kez. Ama hiçbiri derdime çare olmadı baksanıza. Oysa ne çok istedim yarı da olsa ölü olmayı. Sesler dinsin istedim. Bütün sesler. Evrendeki bütün sesler; sela okuyan hocanın sesi, tekerleğin asfaltta çıkardığı o çığırtkan ses, ağlayan bebeklerin sesi, babamın kafamda kırdığı şişelerin sesleri, havlayan köpeklerin hatta ötücü kuşların ve anası ölmüş gibi miyavlayan kedilerin. Onlarınki ölmedi belki ama benimki öldü. Babam baltayla yardı kafasını. Ne kolay çıkıyor ağızdan. O gün de okuldan henüz çıkıp gelmiştim eve, salonun orta yerinde, önce annemin beyni akmıştı eskimiş halıya ardından benim midemde ne varsa. O gün bıraktım okulu. Katilin oğlu okusa ne okumasa ne. Ben acıyı romanlardan, filmlerden değil tam yerinde öğrendim doktor. Çekirdek ailede. Çitlene çitlene parçalanan, dağılan, tuzu boğaz yakan o küçücük kurumda.


Bir annem vardı; ayyaş, işsiz güçsüz, küfürbaz bir babam, bir de dünyanın en güzel mavisini gözlerinde taşıyan bahtsız ablam. Bilirsiniz siz de, lanetin en önemli özelliği sürdürülebilir olması. Annemin talihsizliği kızında da devam etti. Ablam da uğursuzun, hayırsızın affedersiniz ama şerefsizin tekiyle evlendi gitti. Elbette kendi isteğiyle olmadı. Sattı babam. Bir eşya gibi, evde fazlalık bir koltuğu ikinci elden satar gibi. Tuhaf mı geldi, inanın ablamı sattığı paradan daha fazla tutan koltuklar var şu dünyada. Ben ne yapabilirdim, yapma etme demekten başka. On dikiş attılar kafama, bakın şu gözlerinizin gidip geldiği şu üzerinde saç bitmeyen yer var ya, babamın eseri. İki de dişim gitti, tekmili birden gitseydi de ablam gitmeseydi. İnsan zamanla unuturmuş doktor, söylesenize unutamadığıma göre ben neyim?


Babam, “Erkek misin sen?” derdi “karı kılıklı seni”. Bana dedikleri zerre koymazdı da zavallı anneme dedikleri, yenilir yutulur gibi değildi. Dayakları hiç gün sektirmezdi, ola ki içip içip sızdıysa anca o zaman rahat nefes alırdı kadıncağız. Biliyorum, sizin de aklınızda aynı soru: Ben erkek miyim? Değilim ama kız da değilim. Siz de görüyorsunuz ki yüzüm biraz kızcadır benim. Şu ince sivri burnum, ağzım, bir erkeğe nazaran az ve şekilli kaşlarım, annemden aldığım derin gamzelerim, narin vücudum ve kemiksiz parmaklarımla soy sop sürdürebilecek bir erkek değildim, değilim yani. Ama erkeğim de. Kafanız karışmamıştır umarım. Gerçi siz okumuş etmişsiniz, tüm karışıklıkları çözecek yolları kitaplardan, hocalardan öğrenmişsiniz. Ama size şunu söyleyeyim doktor, bir insanı çözdüm sanırsın ya, işte asıl orada başlar düğüm.


Annemin ölümü, bir şeyleri uyandırdı bende. Olmayan şeyleri görmeye başladım. Olmadıklarını biliyordum ama öyle gerçeklerdi ki, öyle var gibiydiler ki inandım olduklarına. Sağ omzumdaydı biri, baştan aşağı bembeyazdı kar gibi. Sol omzumdaki kömür karasıydı diğerinin aksine. Onları ilk gördüğüm zaman, annemi evin bodrumuna gömdüğümüz ve baba dediğim adamın annemin üzerini betonla kapladığı o geceydi. Ah doktor, sanırım bundan daha korkuncunu işitmedi kulaklarınız. Söylediklerim maalesef doğru. Gömdük, birlikte gömdük hem de. Nasıl itaatsizlik edebilirdim ki ona? Kibrit çöpü gibiydim, zayıf, güçsüz ve toy. Kibrit çöpleri bir gün yanarlar ama. Ben de yandım ama sonra, biraz daha sonra. Kendimi de yakarak üstelik. Ne diyordum; bodrumdaki işimiz bittiğinde babam zıkkımlanmaya gitti, beni de sıkı sıkı tembihledi, en ufak bir şey söylersem birilerine ölmekten beter edermiş beni. Ederdi biliyordum, daha önce de etmişti, insanlar yorganlarını çekmiş uyurken, o sobanın odunuyla döverdi beni. Sebepsiz yere. Hiç unutmam, bir gün okuldan gelmişim eve, ağlayarak koşa koşa, oğlanlar alay etmişler benle, utandırmışlar herkesin gözü önünde ne erkekliğim kalmış ne kızlığım, daha neler neler… O halde girdim eve, koştum anamın şefkatli kucağına. Ben anlatırken kalkmış duymuş anlattıklarımı. Aldı eline odunu, vurmadık yerimi bırakmadı. Anam kadıncağız beni korumaya çalıştıkça o da nasiplendi dayaktan. Öyle acı çekiyordum ki ölmeyi diliyordum, dayaktan ölmeyi, odunu kafama vurmasını ve oracıkta ölmemi. Nereye vuracağını biliyordu, öldürmek değildi amacı süründürmekti. O gün kestim bileklerimi, yanlış kesmişim ki ölmedim, bir de anam hastaneye yetiştirince… O günden sonra bir süre kesmişti dayakları. Bağırmıyordu da. Sevineceğimiz yerde korkuyorduk annemle. Sessizliği fırtınanın habercisi gören denizciler gibi, biliyorduk ki bu sessizlik hayra alamet değil. Güzel günler çabuk geçermiş, bizimki de geçti.


Siyah’la Beyaz’ın hikayesini daha çok anlatmalıyım size. İnanmasanız da dinleyin, günün birinde bir başka hastanızdan onları duyacağınıza eminim. Varlar çünkü. Ve biliyorum görevleri tek bana görünmek değil. O korkunç günün gecesinde, yatağımda uzanmış düşünürken ve kıyısından da ağlarken duydum onları. Çok korktum tabii. Sesin omuzlarımdan geldiğine bir türlü ikna olmadı beynim. Önce sadece uğultuydular. Yavaş yavaş görünür olmaya başladıklarında aklımı yitirdiğimi düşündüm. Gördüğüm hiçbir şeye benzemeyen bu şeyler de neydi? El kadardı boyları. Sivri kulakları vardı, gözleri zeytin gibi irice ve siyah, ağızları genişçe ve burunları yok. Belki de vardı, varsa bile iğne deliği kadar olmalıydı. Elleri ve ayakları vardı ama parmakları yoktu. Cisimleri vardı ama ağırlıkları yoktu. Omzumda iki tüy taşısam anca onların ağırlığına eşit olurdu. Bu tuhaf yaratıklar nereden, nasıl ve niçin gelmişti? Gerçekten varlar mıydı yoksa hayal mi görüyordum? ‘Merhaba’ dediklerinde küçük dilimi yutacaktım. Konuşuyorlardı. Tarifsiz bir korkuyla kim olduklarını sordum. Siyah olan başladı söze “Bize” dedi “eşlikçi, rehber, kılavuz istediğini diyebilirsin. Biz seniz.” Düşünebiliyor musunuz? Ben olduklarını söylediler. Ne demekti ki bu? Sordum, her insanın içinde oranları farklı olsa da iyilik ve kötülük bulunduğunu söylediler. Onlar da benim içimden çıkmışlardı dışıma. Benim görevimse oranlarını bulmamdı. Gözlerinizi kıstığınıza göre sanırım çıkamadınız işin içinden. İnanın ilk duyduğumda ben de anlamadım ama tam elli dokuz gece yanımda kaldılar, omuz başlarımı tuttular ve o sürede ne için burada olduklarını ve dahası neden bana geldiklerini anlamış oldum. Siz de anlayacaksınız. Ama önce her şeyi, beynimi kemiren, kalbimi sıkan ne varsa anlatmalıyım size. Ne de olsa Tekin abi aracı oldu, arkadaşınızmış, alanınızda çok iyiymişsiniz, bana ederse anca siz yardım edermişsiniz. Hem ücretinizi de o ödedi, bana da anlatmak düştü işte. Tekin abiyi severim sayarım. Çok iyiliği dokunmuştur bana, bana ve diğerlerine. Sokak çocuklarına yani. Şu kılığımla pek benzemiyorum değil mi sokak çocuğuna? Hoş artık çocuğa da benzemiyorum, yirmi yaşında çocuk mu olur? Sağ olsun Tekin abi berbere gönderdi, o ödedi elbet. Sonra üstüme başıma aldı bir şeyler. Karnımı da doyurdu buraya gelmeden. Gittik bi’ esnaf lokantasına. “Ne yersin Kadir?” dedi. İçimden güldüm, dışımdan “Sen ne yersen ondan abi” dedim. İçimden niye güldüğümü söyleyeyim, neticede taze fasülye komik bir şey değil. Komik olan ne biliyor musun doktor? Kadir kim? Kadir kim, Kadir? Yok vallahi, ben değilim. Ben Kadir değilim. Ama isterdim Kadir olmayı, isterdim Kadir gecesi doğup ömrüm boyunca şanslı olmayı. Talihin karası geldi bize. Anamız adımızı Onur koydu da ne oldu? Ellerimle gömdüm anamı, benim şefkatli, gözleri boncuk, elleri nasır, kalbi tiftik tiftik olmuş anamı. Kanı bulandı halıya, sanmayın ki halıya, gözüme bulandı, ellerime, paçalarıma sonra, tırnak diplerime; ruhuma doktor. Baştan ayağa kan oldum. Nefret oldum. Katilin oğlu oldum. Öksüz oldum yetim olmayı dilerken. Duydunuz işte, önünüzdeki kayıtta Kadir yazıyor hani, Onur benim adım. Onursuz ama Onur işte...


Annem öldükten sonra değiştiğimi söylemiştim doktor. Doğru, çünkü ortam değişmişti, önce ablam bir daha dönememek üzere gitmişti, ardından annem ölmüştü. Ayyaşla ben kalmıştım işte. İnsan anasının beynini yerde görünce delirmiyormuş doktor, değişiyormuş, dönüşüyormuş. Delirmek isterdim ama. O zaman acı çekmezdim sanıyorum. Kaçıp gitmek istedim ama gidemedim doktor. Korkaktım çünkü. Bir de annemi bırakamazdım bensiz, ölü de olsa, bodrumda soğuk betonun altında yatıyor da olsa gidemezdim onu bırakıp. Hem benim de ona ihtiyacım vardı. Nefesi, kokusu hâlâ evdeydi ve biliyordum ruhu da evdeydi. Beni babamın ellerine bırakıp gitmezdi çünkü, gidemezdi ki.


İnsanlar biliyorsunuz doktor, gerekmediği zamanlar fazla meraklı olurlar. Komşular da oldular. Öyle çok görüştüğü yoktu annemin. Nasıl olsun? Utanırdı insan içine çıkmaya, temizliğe giderdi arada gözü morarmadığı vakitler işte. Sorduklarında söylemem için tembihlemişti babam; hasta bir akrabamızı ziyarete gitmişti annem. Biraz ona bakıp dönecekti. Bu yalana inanmayı öyle çok istedim ki. Keşke yaşasa da dedim bir yıl gelmese, o hasta akrabamıza baksa. Ama yaşasa.


Bir akşam, küt küt çaldı kapı. Ablam kaçmış koca evinden. Oğlanla birlikte. İki yaşlarındaydı galiba. Neyse, geldi eve. Yüzü gözü dağılmış, mosmor. Hemen içeri aldım onu. Koltuğa oturttum. Ağlamaktan helak olmuştu, sesi çıkmıyordu. Odama gidip kalem, kağıt ne buldumsa küçüğün önüne koydum. O onlarla oyalanırken ablama neler olduğunu sordum. Anlatabildiğini anlattı, anlatmasına gerek de yoktu esasında, şişmiş yüzü her şeyi anlatıyordu. Gittim su getirdim mutfaktan. Yudum yudum içti. O sırada girdi içeriye babam olacak adam. “Ne işin var kız senin burda, kocan nerde?” gibi bir şeyler söyledi, söylendi, bağırdı çağırdı en sonunda kocasını aradı gelsin ablamı alsın diye. Ablam ne kadar dil döktüyse de gitmemek için babama, elleriyle teslim etti kızını ve torununu, kendisi gibi ayyaş ve şerefsizin teki olan o adama, enişteme yani.


Çok sürmedi, geldi ablamın ölüm haberi. İç kanamadan öldü dediler, doktor beyin kanaması dedi. Biliyordum ki koca dayağıydı, ne merdivenden düşmesi. Babam hiç oralı olmadı, sanki ölen kendi kızı değildi. Kalbi yoktu adamın. Vicdanı, merhameti, sevgisi yoktu. Bir damla gözyaşı yoktu gözünde. Ben ağladım ama. Günlerce gecelerce ağladım. “Karı kılıklı” dedi, devam ettim ağlamaya, “erkek ol bak yoksa…” dedi ağladım, “senin gibilerin sonu…” dedi hiç susmadım ağladım. Ablama ağladım ama. Yoksa onun ağzından çıkanlar acıtmıyordu artık canımı. “Senin yüzünden öldü ablam” dedim, bir gün. “Ablanın yanına mı gitmek istiyon ha?” deyip bir tekme savurdu bana, duvara yapıştım sinek gibi. Evet evet, sinek gibi, kanım, yağım, izim çıktı duvara. O günden sonra kapandım odama. Kaç gün öylece kaldım bilmiyorum. Siyah’la Beyaz, hani omuz başlarımı tutan şu acayip yaratıklar, yalnız bırakmadılar beni. Siyah hep kötü şeylerden bahsediyordu; Beyaz ise onun aksine iyi şeyleri anlatıp duruyordu. Birbirlerine pek saygıları yoktu. Bazen aynı anda konuşuyorlardı da ikisini de anlayamıyordum. Kulağımın içinde vızıldayan arılar gibiydiler. “Öldür gitsin” dedi Siyah, “sana da yazık”. “Sakın” dedi Beyaz “Sen katil değilsin.”. “Ama katilin oğluyum” dedim “Aynı şey değil” dedi “hem senin fıtratına ters. Narin yaratılmışsın sen.” Siyah, kahkaha attı bu söze. “Ne olmuş narinse? Almasın mı gariban anasının, zavallı ablasının intikamını? Sana kalsa her gün dayak yesin!” Sesleri iyice yükselmişti. Siyah’ın öfke kontrol sorunları vardı muhtemelen. Sakin olmasını söyledim. “Bana akıl vereceğine…” dedi, sonra sakin olmaya çalışarak “Bak” dedi “sen onu dinleme. Onun var oluş amacı bu. Hep iyilikten bahsetmek. İyilik kazanır. Sen iyi ol, herkes iyi olur. İyilik yap denize at. Hatta sana taş atana sen ekmek at… bla bla… Yok öyle bi’ dünya! Sana taş atana ekmek atarsan o taşla yararlar kafanı. Bak, annen hep sizin için katlanmadı mı içerdekine? Biraz cesareti olsaydı, alıp gitseydi sizi...” dedi, kestim lafını. “Nereye gidecekti, sahip çıkanı mı vardı?” dedim. Öyle bir laf dedi ki işte düğüm tam o anda atıldı kalbime. En derine. ”Sen yanındaydın da sahip mi çıktın? Baban olacak adam, beynini saçtı halıya!” Haklıydı, düşünebiliyor musun doktor, o tuhaf yaratık haklıydı. Sahip çıkamamıştım dirisine de ölüsüne de. “Haklısın polise gitmeliyim, ne olacaksa olsun” dedim, “Kim veriyor sana bu aklı, Beyaz mı yoksa?” dedi “Hapiste onu beslerler be! Şimdi iyi dinle beni, hem intikamını alacaksın hem ondan kurtulacaksın” dedi. Ses etmedim; dinledim dikkatlice. Bir ara diğer omzuma baktım, Beyaz yerinde yoktu. O günden sonra daha da görmedim zaten; Beyaz dönmemek üzere gitmişti. Biliyorum kızgındı bana, yok kızgın değil de kırgındı belki, kızamayacak kadar narindi fıtratı!


Siyah, hiç susmadan konuşmaya devam etti günlerce. “İnsan günahının kefaretini yanarak ödemiyor mu? Bırak ödesin kefaretini!” dedi bir gün. “Evi yakmamı mı söylüyorsun?” dedim. Cevap vermedi de tısladı dişlerinin arasından. Ah doktor, bir görmeliydiniz o dişleri, bileylenmiş bir bıçak gibi keskin ve sivriydiler. Etime geçse, kanlar içinde kalırdım. Ama ruhuma geçirdi dişlerini. Kanla, öfkeyle, nefretle bileyleyip keşkinleştirdi narin yerlerimi. Aklıma girdi. Yakacaktım o adamı. Liflerine ayrılacaktı, kemikleri çatlayacak, saçları eriyecek, kavrulacaktı. İçimdeki yangın belki de öyle sönecekti.


Zil zurna sarhoştu bir gün -hoş hangi gün değildi ki! Çıktım karşısına, annemi neden öldürdüğünü sordum. “Neden?” dedim “Adam oldun da hesap mı soruyon karı kılıklı!” deyip yürüdü üstüme. “Ablamı da sen öldürdün!” dedim, “Kes lan sesini!” diye bağırdı. Gözleri çakmaktaşına döndü. Ben de çaktım kibriti. Kaldı alevlerin içinde. Evet, yaktım onu doktor. Ben yaktım. Bilerek ve isteyerek, delice bir arzuyla üstelik. Akılsız almamıştı kokuyu. Nasıl alsın? Ölmüştü duyuları. İşte doktor, koltuklara, perdelere, halıya en çok da halıya boca etmiştim gazı. Tutuştu karşımda. Çırpındı, alevler sardı her yanını. Ben de yandım. Bakın kolum nasıl kavruk. Korkmayın, iğrenmeyin n’olur yandım diye. Yandım ve arındım ben. O arınmış mıdır sizce doktor, kul ateşi yeter mi onu arındırmaya? Yangın diyordum doktor, o çığlıklar içinde yanarken eti ve yağıyla, ben acılar içinde kaçıyordum oradan. Arkama bakmadan kaçtım, kaçtım bir daha dönmemek üzere, anacığıma veda bile edemeden. Helallik alamadan. Betonuna dokunamadan…


İnsanın ciğeri kavrulurken gözünden bir damla yaş akmaması nedir bilir misin doktor? Sakın göz kuruluğu falan deme. İnancımı kaybettim doktor, sorma gerisini. Hep Siyah’ın, hep onun yüzünden. Bırakmadı peşimi. Ne dediyse onu yaptım. Kaç dedi kaçtım, çal dedi çaldım. Ölmek istemekle ölünse keşke! Nasibinde yoksa ölemiyorsun bile doktor. Atladım denize, balıkçının biri kurtardı beni. “Ne derdin var oğlum?” dedi. Yüzüme dikkatli bakınca anlamış gibi derdimi “Git hadi, Allah versin devanı”… Ne vardı yüzümde doktor, çıkmayan ne vardı, biraz sakalım olsaydı da örtseydi şu dışımdaki kızı. “Karı kılıklı seni!” Öyleydim ya. Annem bile güzel oğlum diye severdi beni. Geçti gitti doktor… Bir gün de atladım arabanın önüne, asfalta yapıştım yok, yine ölmedim. Ölemedim. Götürdüler hastaneye. Sardılar, sarmaladılar, al iç dediler, iğneler, serumlar… Kimsen yok mu dediler bir de. İlaçlardan ve iğneden önce. Yok dedim. Tüh demediler ama. Üzülmediler bana. Bu şehir, bu koca şehir yadırgamadı kimsesizliğimi. Ama ödedim her şeyin diyetini. Güzelliğimin diyetini. Yanlış bedende olmanın diyetini. Alaycı bakışlarla, kırıcı sözlerle, taşlarla, sopalarla ve ellerle. Ödedim. Bazen ablam geliyor aklıma, kendi çaresiz değilmiş gibi sarar sarmalardı çocukken. Ne zaman büyüdük, ben ne zaman katilin oğlu, ne zaman katil, ne zaman hırsız oldum? Niye oldum? Ben neden doğdum doktor söylesene? Doğmak acı çekmek mi doktor? Öyleyse ben her gün doğuyorum, tekrar tekrar.


Tekin Abi, dedi ya bana, “Bizim doktora git” diye. “Ödedim ben” dedi, “Git konuş, anlatmak istediğin, seni yiyip bitiren ne varsa, git konuş, rahatlarsın!”. “Olmaz Tekin Abi” dedim “sonra polise gider. Tutuklarlar beni.”. “Neden, ne yaptın ki?” dedi. Demedim katil olduğumu. Korksun istemedim benden. Arada karnımı doyuruyordu, halimi hatrımı soruyordu, giysi getiriyordu, ilgileniyordu benimle. “Hani yapmışızdır bir iki hırsızlık falan” dedim. “Korkma” dedi “Doktorlar yemin ediyorlar, hastaların sırlarını kimseye söylemeyeceğiz diye. İçin rahat olsun.” Ben de geldim işte. Şimdi size, bunları anlattım ya inanın nasıl rahatladım. Polise gitmeyeceğinizi biliyorum, Tekin Abi öyle söyledi. Ben de güveniyorum size. Sessizliğiniz huzur veriyor. Seslerden nefret ettiğimi söylemiştim değil mi?


Doktor, Siyah’la son konuşmamızı anlatayım mı size? Gitmesini istediğimi söyledim. Gitmesini ve bir daha dönmemesini. Kavgaya tutuştu benle. “Şimdi buradaysan benim sayemde. Benle inatlaşacağına al şu tornavidayı da sakla cebine. Bakarsın lazım olur.” dedi. Yine o dedi ve ben yine denileni yaptım. Evet evet, hâlâ üzerimde…

“Abi, ne işimiz var kimsesizler mezarlığında? Allah için doğruyu söyle, hiç korkmaz mısın sen?”

“Ne korkacam, gülmeye geldik oğlum buraya.”

“Ne konuşuyor sence abi, öyle mezarla falan.”

“Ne bileyim ne konuşuyor? Kimseye söyleyemem deyince buraya getirdim işte. Ölülerle konuşsun dursun, hem onlar ses de çıkarmaz.”

“Abi, sen taktın bu çocuğa. Yedirmeler, içirmeler, giysiler falan. Anlayalım.”

“Zevzeklik etme. Sen getirdin mi dediklerimi?”

“Getirdim abi. Getirdim de önce benim şu parayı verseydin.”

“Verecez dedik ya! Sen de amma paragöz çıktın.”

“Yok abi ondan değil de… Bu işi pek gözüm tutmadı be abi! Delidir falan ama yazık be abi, güzelim oğlana.”

“Ne oğlanı be! Bak şimdiden bozuk atacaksan olmaz bu iş. Sonra patrona sen hesap veririsin benden söylemesi.”

“Aman gözünü seveyim abi, patrona duyurma sakın. Tamam, ne yapacaksak yapalım. Bir an önce bitsin şu iş.”

“Bitsin tabi ya. Ben meraklı mıyım her gün bu meczupla uğraşmaya? Patrona karşı çıkmak neymiş iyice bi’ öğrensin bakalım.”

“Abi, adamı yaralayacağız, öldürme yok değil mi?”

“Karışık biraz. Ölüp ölmeyeceğini bilemem. İlk olacak benim için de.”

“Ne yapacağız ki abi?”

“Yüzünü kazıyacaz Adil, yüzünü kazıyacaz. Madem o güzellikten nasiplenmek yok, sök al suratını dedi patron.”

“Vay cani.”

Biliyor musun doktor, insan en çok yakınından yara alırmış. Kesilmiş kollar, kırılan kemikler, sıkışan parmaklar tedavi oluyor da insan ruhu nasıl temizleniyor yaralarından desene bana doktor? Eskiyi çıkarıp yerine yeni bir ruh mu takıyorsunuz eşya gibi, eskinin tozunu mu alıyorsunuz toz yutmuş bir ev gibi, eskiyi cilalıyor musunuz yoksa bacaklarını kurtların kemirdiği bir sandalyeyi cilalar gibi? Ben neyim doktor, ben bir katil miyim, yoksa katile göz yuman mı, kurbanı koruyamayan mı, söylesene neyim ben, kimim ben? Ne kadarım Kadir, ne kadarım Onur? Ne kadar beyazım, ne kadar siyah? Oranım ne benim doktor? Kaçta kaç eder bu güzel oğlanın kara talihi?


Tekin Abi, öldürecek beni. Dedim ya, yakınmış gibi yaklaşanlardan o da. Yaralamak için fırsat kollayanlardan. Siyah bir bir anlattı duyduklarını, o gayya kuyularında yanasıca patronlarına yüz vermedim diye, alacaklar yüzümü. Ama vermeyeceğim yüzümü. Bak göreceksin, lanetim olan bu yüzümü çekip alamayacaklar benden. Yüzümü balıklara saklayacağım. Keskin dişli balıklara, kanla beslenen iştahlı balıklara ve tüm balıkçıların uyuduğu sırada. Bir gün doktor, bir gün…

İki adam giriyor mezarlıktan içeri. Kimsesizler mezarlığında bir mezar başında, derdini bir ölüye döken gencin yanına yaklaşıyorlar usulca. Biri tutmaya çalışırken talihsiz genci, biri de yere yatırmaya çalışıyor, toprağın üstüne. Arka cebinde sapı parlayan bir bıçak taşıyor. Boğuşuyorlar. İkisi tüm kuvvetleriyle oğlanı yatırmaya çalışıyor. Oğlan tüm gücüyle çırpınıyor. Diğerinin “Tekin abi, böyle olmayacak” dediği adam çıkıyor, göğsüne oturuyor oğlanın. Ellerini boynuna doluyor bir yılan gibi, sıkmaya başlıyor. Sıkıyor, sıkıyor, oğlanın gözleri yuvalarına sığmıyor. Yüzü kızarmaya, morarmaya başlıyor zavallının. Son bir gayretle cebine atıyor elini. Bir şey, bir demir parçası, ay ışığında parlayan bir tornavida çıkarıyor saniyeler içinde, boğazını sıkan adamın gözüne saplayıveriyor korkusuzca. Adamın gözü yumurta gibi akıyor üstüne. Çığlıkları uluyan çakalları andırıyor. Gencin boynuna doladığı ellerini şimdi kendi yüzüne kapatmaya çalışıyor, çatala batırılmış zeytin gibi saplı kalıyor gözü tornavidaya. Zeytin acı çekmese de adam çekiyor, öyle inliyor ki mezarlık sakinleri kendileri gibi inleyen bu adamın günahının ne olduğunu merak ediyor. Diğer adam topuklarına vura vura kaçıyor. Kara bir yaratık peyda oluyor gencin sol omzunda. “Gördün mü, beni dinledikçe hayatta kalacaksın. Hadi gidelim buradan.” Gidiyorlar, acılar içinde kıvranan adamı, gencin doktor bilip konuştuğu ama esasında bir insan tacirinin yattığı mezar başında bırakarak.


“… Yarım işler, yarım konuşmalar, yarım günahlar, yarım iyilikler...

Sonuna kadar git be insan!”

N. K.


Sıvası dökülmüş duvarlarına ölümün taze kokusu sinmiş bir evin dünyalar güzeli oğlu uyandı uykusundan. Sanki yıllardır uykudaymış gibi, gerinerek uyanıyor, açıyor sıkışan kaslarını. İçinde sonbahara yaraşır bir burukluk taşıyor aynı diplerini küflerin tuttuğu evin duvarları gibi. Çıkıyor odasından. Küçük koridorda bir boy aynası, paslanmış, lekeli ve çatlamış. Yüzüne bakıyor, elleriyle yokluyor yüzünü. Her şey yerli yerinde ve bir tane bile tüy bitmemiş, öyle pürüzsüz. İçeri geçiyor, iki çekyatlı küçük odaya. Odaya açılan mutfaktan yemek kokuları geliyor, patates yemeği pişiyor, az kıymalı, bol pirinçli. Bir tuhaf oluyor oğlan. Tanıdık bir hisse beklenmedik bir zamanda yakalanmış gibi, bir korku sarıyor kalbinin zarını. Yavaş yavaş atıyor adımlarını. Mutfağa gidecek. Gidiyor, mutfak kapısının eşiğinde duruyor ve onu görüyor. Gördü onu. Annesini. Babasının baltayla kafasını yardığı, birlikte evin bodrumuna gömdükleri annesini. Tüm dünyasını. Ocakta yemeğin tuzuna bakıyor kadıncağız. Gencin ise kan şekeri düştü düşecek.


“Anne!” diyor, “Anne… Anne… Anneee!”

Kadın yüzünü dönüyor oğlana… “Uyandın mı annem? Annesinin güzeli, gel gel acıkmışsındır şimdi sen. Geç de yemek koyayım.”

“Annee?” diyor genç, bir ölünün mezarından kalkıp gelmesini anlamaya çalışıyor. Anlayamıyor.

“Oğlum, ne duruyorsun girsene içeri.” diyor kadın.

“Anne sen ölmüştün… Anne… sen ölmüştün… Babam baltayla…”

“Şişşşt, sus. Ne dedim ben sana? Öyle uluorta konuşmak yok. Unutacağız ikimiz de. Bundan sonra ana-oğuluz. Artık ağlamak yok.”

Kadın, büyük ikramiye kendi biletine çıkmış gibi bir sevinç içinde, oğlansa dünyayı keşfetmeye çalışan iki yaşında bir çocuk.

“Anne, babam nerede?” diye soruyor oğlan. Annesi mezarından kalkıp geldiyse babasının kalkıp gelme ihtimali korkutuyor gözünü.

“Suss aaa. Ne dedim oğlum ben?” Kadın elindeki kaşığı tezgaha bırakıp oğlanın yanına iyice sokuluyor. Sessiz ve tane tane döküyor kelimeleri oğlunun kulağına.

“Nerede olacak, bodrumda. Betonun altında yatıyor geberik.”

Oğlan tir tir titremeye başlıyor, veremli gibi öksürüyor, astımlı gibi nefes alıyor ve bir deli gibi gülüyor.

“Neyin var oğlum, ne bu hâl?”

Oğlan sarılıyor annesine. Kollarını annesinin sırtına kenetliyor, öyle sıkıyor ki kadıncağız neredeyse boğulacak.

“Onur, dur oğlum, aa ne öyle hasret giderir gibi? Geceden sabaha anneni mi özledin?

Oğlan ağladı ağlayacak. Suratıysa sırıtmaya devam ediyor. Gözleri ve ağzı ne kadar tezatsa içiyle dışı o kadar bir. Darmaduman.

Kadının kulağına fısıldıyor oğlan. “Bodrumdaki… nasıl oldu… kim yaptı…?”

Annesi oğlunu oturtuyor sandalyeye. Karşısına bir sandalye de kendisi için çekiyor. “Oğlum, evladım, baltayla… hani beni çok dövmüştü… hani duvara vuruyordu başımı… Girdin ya içeri baltayla. Yeter be diye bağırdın ya. İki kaşının arasına indiriverdin ya. Korkutma oğlum beni. N’oluyor sana?

“Anlat… Durma anlat hadi.”

“Neyi anlatayım, sonra bodruma gömdük işte. Daha da inmedim ben aşağı. Sen, üzerini betonla kapladım anne, korkma, dedin. Komşular sorarsa İstanbul’da hastaneye yattı deriz, dedin ya.”

“Ablam nerde?”

“Onur, ciğerimi dağlamak için mi yapıyorsun oğlum? Öldü ya ablan, o şerefsiz enişten…”

“Ya Tekin abi?”

“Oğlum senin ne işin olur o adamla? Sen uyurken geldi, uyanınca beni bulsun dedi. Sana iş mi ne bulmuş. Oğlum, o adam için pek iyi şeyler duymadım ben. Türlü türlü şeyler diyorlar. Uzak dur ondan oğlum, e mi?”

“Merak etme anne sen, sen yaşıyorsun ya, bundan sonra her şey bambaşka olacak. Bak göreceksin.”

“Yaşıyorum ya. Bundan sonra kimse bizi üzemez annem.”

Kadın kalkıp kucaklıyor oğlunu. Tabak çıkarıyor dolaptan, dumanı üstünde yemekten dolduruyor tabağa. “Ye hadi” diyor. “Bu saatte uyanınca kahvaltı olmaz daha.”

Oğlan yemeğini yediği gibi dışarıda alıyor soluğu. Hâlâ hatırlayamıyor bazı şeyleri ama “Olsun” diyor, “Annem yaşıyor ya, dünya yansa ah etmem.”


Gidiyor Tekin abisinin onu beklediği boş arsaya. Biliyor orada olacağını. Çünkü biliyor kirli işler uluorta yapılmaz. Ve biliyor Tekin abi, güvenilecek bir adam değil. Hakkında söylenenleri o da duydu. Güzeli severdi Tekin abi, herkes gibi ve herkesten fazla. Zayıfı da severdi, kimsesiz ve güçsüzü. Deliyi ve safı. Güzelliğini bir lanet gibi yüzünde taşıyan genç, adamın inine girdi sonunda. Yalnızdı adam. Elinde para destesi, itinayla sayıyor. Oğlanı görünce sırıtıyor. Bırakıyor desteyi masaya. Oturmasını söylüyor şöyle yamacına. Yanaşıyor oğlan. Bir çığlık duyuluyor sonra, öyle bir çığlık ki kargalar mısırları bırakıp kaçıyorlar telaşla, karıncalar yuvalarına sığışıyor, böcekler taş oyuklarına saklanıyor. Çığlık inlemeye, küfre, tükürük ve tere, kana ve idrara en çok da talihsizlerin dualarına karışıyor. Yumurta gibi düşüyor yuvasından göz. Çatala batırılmış zeytin gibi, irisinden patlıyor. Adam acılar içinde kıvranırken daldan bir zeytin daha düşüyor yere, belki de beton zemine, patlayarak ve ufalanarak belki de. Bunu kimse bilmiyor, gökte süzülen leş yiyiciler dışında.


Oğlan dev bir kahkaha savuruyor, tarlakuşu gibi süzülüyor, kolları iki yana açık kanat çırpıyor. İki göz ve kalbe saplanmış bir tornavidanın muhasebesini yapıyor deli aklıyla: Onlarca çocuk. Az ileride ceviz ağacı altında sülfürden kendinden geçmiş iki karaltı bekliyor onu. Kalbi oraya uçmasını söylüyor. Cevizin dibine konuyor usulca. Tanıyor onları. Siyah ve Beyaz bunlar.

Siyah olan atlıyor omzuna. “Aferin” diyor “iyi iş çıkardın. Beyazsa “Yöntemini doğru bulmasam da sonucu güzel.” Siyah “Ha şöyle” diyor Beyaz’a “Sen de öğreneceksin doğru yolu.” Beyaz kafası karışmış gibi bakıyor zifiri karanlığa. Atlıyor gencin omzuna o da. Birlikte eve doğru yol alıyorlar. Üstü başı kan içinde oğlanı görenler, giriyorlar oyuklarına.


“Ağlayamıyorsun ama içini sel basmış. İçin deprem, için katliam, için kıyamet…”

N. K.

Duvarlarını küften beneklerin sardığı odasında gözlerini açtığında uzun ama rahatsız bir uykunun getirdiği baş ağrısıyla kıvranıyordu. Bir iki lokma bir şey yiyip ağrı kesici içse düzelirdi belki. Yataktan kalkıp mutfağa doğru sürüdü bacaklarını. Rahatsız edici bir koku vardı evde, şu gözlerini bir açabilseydi. Duvarlara tutuna tutuna nihayet buldu mutfağı. Eşikten adımını tam atmıştı ki ayağı takıldı bir şeye. Eğildi, baktı, görmeye çalıştı. Gördü, kendisiydi yerdeki. Kolları ateşten kavrulmuş, o güzelim saçları erimişti. Gözlerini ovuşturdu, uykusu dağılsın diye. Sarhoş gibi hissediyordu kendini. Görüyor ama gördüğünü anlamlandıramıyordu. Nasıl yerde bir ölü gibi yatıyor olabilirdi diri ve ayaktayken? Tekrar koridora çıktı. Duvarları o zaman fark etti. Her yer kapkaraydı, is ve duman içindeydi. Hemen annesi geldi aklına. Seslendi, bağırdı, feryat etti sesine karşılık alamadı. Korkudan yüreği ağzına gelse de indi bodruma. Annesinin yaşaması için dualar etti usulca. Yerde, beton zemine uzanmış, küle dönmüş anasını gördü, midesi fırladı ağzından. Kustu safralarını. Güçlükle yanaştı yanına. Ayaklarının altında bir dengesizlik hissetti, baktı yere. Anladı, unuttuğunu hatırladı, betonun altındaydı babası. Okuldan eve geldiğinde annesini elinde baltayla bulmuştu, babasıysa kanlar içinde yere devrilmiş. Annesini sakinleştirdikten sonra oturup plan yapmış ve birlikte evin bodrumuna gömmüşlerdi cesedi. Ertesi gün üzerini betonla kapladıklarında annesi korkudan ağlamaya başlamış, o da “Soranlara İstanbul’da hastanede yatacak, bırakacak içkiyi dersin, sonra da çekip gideriz buralardan” demişti. Dinlemişti oğlunu kadın. Bırakmıştı ağlamayı. Soranlara da oğlunun dediklerini söylemişti. Hatırlıyordu bunları, evet evet her şey böyle olmuştu. Ama yangın nasıl çıkmıştı? Yangına dair hiçbir şey hatırlamıyordu. Çıktı bodrumdan. Sigortayı kontrol etti, normal görünüyordu. Oradan çıkmamıştı yangın. Mutfağa geçti, gazı kontrol etti. Bir sorun var gibi durmuyordu. Açtı camları. Yanık kokusu yakmıştı ciğerlerini. Gözü bir an açık camdan karşıdaki mısır tarlasına kaydı. Tarlanın hemen önünde bir adam, elindeki bidonu havada sallıyordu. Tanıdı adamı. Oğlana göründükten sonra insan boyundaki mısırların arasına karışan Tekin abiden başkası değildi. O mu yakmıştı evi? Annesini o mu öldürmüştü? Gözü döndü güzelliğini bir lanet gibi yüzünde taşıyan oğlanın. Açtı çekmeceleri, dağıttı dolapları. Bir tornavida geçti eline, fırladı mutfaktan doğru mısır tarlasına. Çatala batırılmış iki zeytinle aynı kaderi yaşayacaktı katilin gözleri. Mısırların arasında koşarken bir kaplumbağaya takıldı, düştü yere. Kalkmaya çalışırken duydu Siyah’ı: “Şimdi değil, gece çökünce… Tarlada değil mezarlıkta… Şimdi doğruca eve… Zamanı gelince…”

Elinde boş gaz bidonuyla mısırların arasında koşturan adam, durdu. Dikkat kesildi, ses yoktu. Gelmiyordu peşinden. Nefesi kesilmişti, az soluklandı. “Sen istedin” dedi içinden.


“Patron seni uyarmıştı.”

“İnsan, uçurumun kenarına varmadan kanatlanamaz.”

N. K.

Mermer tenli, dolgun dudaklı, hokka burunlu bir güzel oğlan, masallara yaraşır güzelliğiyle uyandı uykusundan. Ama bir saraya değil derme çatma bir evin küf kokulu odasına. Gözlerini ovuşturdu, kristalleri parlatır gibi. Bir ses duydu oğlan, odaya baktı kimseler yoktu. Tekrar duydu aynı sesi. Sağ omzunda bir yaratık belirdi ardından. Kar beyazı hem korkutucu hem sevimli yaratık “Uyan” dedi, “Aynı cehennemi yaşamak istemiyorsan dediklerimi yapmalısın. Ama acele etmeliyiz.” Oğlan, konuşan yaratığı şaşkınlıkla izlerken devam etti yaratık. “Beni hatırlamakla vakit kaybetme. Siyah her an gelebilir. Bu döngüden kurtulmana yardım edeceğim ama ne söylersem söyleyeyim itiraz etmeden dediklerimi yapacaksın. Kabul mü?”


Oğlan, hiçbir şey anlamamıştı ama anlaşılan çabuk karar vermesi gerekiyordu “Kabul” dedi. Beyaz yaratık zafer kazanmış gibi gülümsedi. “Bodrumda iki ceset var. Maalesef ki ikisini de sen öldürdün. Aynı cehennemi tekrar tekrar yaşaman için Siyah seninle oyun oynuyor. Ondan tek bir şekilde kurtulabilirsin. O da ölerek.”


“Gerçekten ne dediğini anlamıyorum. Kendimi öldürmemi mi istiyorsun?” dedi oğlan. “Evet” dedi beyaz yaratık. “Merak etme, tekrar uyanmana yardım edeceğim. Şimdi şu tavandan sarkan ipi görüyor musun?” Evet, dedi oğlan korkarak. “Şimdi o ipe asacaksın kendini.” İyi de asarsam ölürüm, dedi oğlan. “Siyah’tan kurtulman için tek çaren bu.” Oğlan kalktı yataktan. Kendisi için hazırlanmış ipe baktı. Hatırlamadığı ama bodrumda olduğuna inandığı iki cesedi düşündü. Büyük ihtimal annem ve babam dedi içinden. Onları öldürdüm demek. Beyaz yaratık kendisine ne söylediyse yaptı, narin boynunu geçirdi ilmeğe.


Mutfaktan yükselen yumurtalı ekmek kokusu kapının altından girdi içeri. İpte sallanan güzel oğlanın burnunun ucuna kondu usulca. Yeni soğumaya başlayan burun almadı kokuyu. Koku dargınca döndü mutfağa. Ayak sesleri geldi koridordan, kapının önüne geldiler sonra. Durdu ayaklar. Ayakların sahibi açtı kapıyı. İpte salınıyordu güzel oğlu odanın tam ortasında. Bir çığlık koptu ciğerinden kadının. Ardından bir tane daha. Bir başka