top of page
  • YouTube
  • IG
  • twitter
  • Facebook
Ara
  • Yazarın fotoğrafıLitera

Öykü: Dört Mevsimlik Bir An

"Kendini görmeyen insan, varlığına inanır mı? Hele de kadınlığına."


Özlem Aksu Kurtoğlu


Gecelerin sadece uyumaya yaradığı yaşlarda değildi artık. Yatağa uzandı. Elinin altında sertliği. Kevser ah geldi aklına. Hasan kızdı kendine. Kevser’i düşünerek yapamazdı bunu. İnsin diye bekledi. Kalktı, pencereyi açtı. Rüzgarla gelen soğuk tüm odayı dolaştı. Korku gibi bir şey geçti içinden. İki gün sonra askere gidecek ve... Üşüdü, tekrar girdi yatağa. Kevser dedi Kevser, ağır ağır, yudumlar gibi.

Komodinin üzerindeki telefona uzandı. Fotoğraflar arasında Kevser’in yüzü… Geçenlerde amcaoğlunun düğününde çekmişti o fotoğrafı. Kiraz eşarplı bir kız Kevser. Gülüşünü eşarbının altına saklayan, gözleri öpülmeyi bekleyen… Ve sağında gelin… Gelinliğin beyazı Kevser’in ellerinde. Gelinin kolu, Kevser’in göğsünün diriliğine değmekte… Ve boynu… Kevser bir kuş, kuğuyu andıran. Hasan eğilse boynuna doğru, gitmeden konuşsa… Parmakları telefonun ekranında, kasıklarında sancı. Hasan kendini dizginlemekte…

Sabah vakti. Kevser’in evde yalnız kalabildiği nadir anlardan biri. Anası, Hasan’ın asker yemeği için mahalledeki kadınlarla ekmek yapmaya gitti, kardeşleri okulda, babası işte. Kevser evin içinde dolanıyor. Bir kaygıdır büyüyor içinde. Çamaşırları makinaya atıyor, çalıştırmayı unutuyor. Süpürgeyi açıyor, salonu süpürüyor sadece, odaları sonraya bırakıyor. Mutfağa giriyor, bulaşıkları yıkamaya koyuluyor. Su belki rahatlatır. Sonra köşede duran tüpü görüyor. Hasanların küçük tüpü. Geçenlerde salça kaynatırken tüpleri bittiydi de ödünç almışlardı hani. Geri vermeli. Ne de olsa asker yemeği verecekler, lazım olur muhakkak. Hem belki Hasan’ı da…

Bulaşığı bitirir bitirmez odaya gidiyor. Soyunup dökünüyor. Kendini görüyor aynada. Kendini görmeyen insan, varlığına inanır mı? Hele de kadınlığına. Kahverengi koca gözlerine, küçük burnuna, burnunun kenarındaki çillere, kaşık kadar ağzına, uzun siyah saçlarına, memelerine bakıyor. Arkadaşlarının taktığı “Bayan Meme” lakabını fazlasıyla hak ediyor. Ağda yapmak için toplandıklarında az lafı geçmiyor memelerinin.

Kız Kevser, senin herifin yastığa hiç ihtiyacı olmayacak.

Öpe öpe yatar üstünde.

Utandırmayın beni ya…

Sahiden o kadar büyük mü diye ellerini göğüslerinin altında tutuyor ve tartıyor. Hasan şıp diye geliyor aklına. Beni düşünerek şey yapmış mıdır, diye geçiveriyor aklından. Utanç ter oluyor, iki memesinin arasına düşüyor. Kevser sütyenini hızlıca takıyor.

Elinde küçük tüp, başında kirazlı eşarbı, çekiyor kapıyı. Daha evden çıkar çıkmaz Hayırdır Kevser, nereye, diye soruyor yan komşusu. Ayşe teyzelere. Tüplerini vereceğim de, diyor Kevser. Mahallede hangi kapıyı çalsan ardından en az bir Ayşe çıktığı için Hangi Ayşe, diye sormadan edemiyor komşu kadın. Hasan’ın annesi deme isteğini bastırıp Hani oğlu askere gidecek ya, diyor. Hasan’ın annesi, diye ekliyor kadın. Sanki herkes Hasan’a ondan daha yakın. Hüzün beliriyor yüzünde. Kadın, yağmur yağacak acele et istersen, diyor. Kevser’in hüznü telaşa dönüyor.

Kevser soluk soluğa varıyor Hasanların evine. Tahta kapıyı itiyor, karşısında o. Evin önündeki merdivenlerde oturmuş sigara içiyor. Kevser neredeyse elinden tüpü düşürecek. Öyle bir heyecan… Eşikten adımını atıyor.

Bir şeyin tam eşiğinde olmak… Zamanın ağında bir tümsek. Bir kadına bakıyor olmak, bir erkeğe bakıyor olmak… Hasan oturduğu yerden kalkıyor, Kevser Hasan’a doğru ilerliyor.

Küçük tüpünüzü getirdim.

Zahmet etmişsin.

Lazım olur. Asker yemeği…

Susuluyor. Askerlik, sürdürmesi zor bir sözcük.

Bakışılıyor.

Bakışmak duygularının çeşitliliğini çoğaltıyor. Sevinç geçiyor içlerinden, neşe, umut, özlem, keder…

Bizim de bir kazan vardı sizde. Gelmişken onu alsam.

Evde kimse yok. Ben bilmem hangisi?

Sonra o zaman…

İstersen gir bak.

Bulurum herhalde.

Mutfağa girer girmez taşın üstünde görüyor kazanı. Ayşe Teyze, Kevser’in geleceğini bilip de oyalanmasın diye koymuş oraya sanki. Görmemiş gibi sağa sola bakınıyor. Dolapları biraz kurcalıyor. Hasan arkasında, hissediyor.

Gözümün önündeymiş…

Ben de gözünün önündeyim, diyor Hasan. Nasıl çıktı o laflar ağzından, bilmiyor.

Kevser kazanı alıp kapıya doğru yöneliyor. Hasan kapıyı açıyor. Birden bir rüzgar giriyor içeri. Beraberinde leylak kokusu. Ardından, rüzgarın savurduğu birkaç damla yağmur... Bakıyorlar birbirlerine. Yağmur dinene kadar kalayım mı, diye sormuş gibi Kal biraz, diyor. Oturalım mı, diye sormuş gibi Şuraya oturalım, diyor. Hasan ne derse o olur, demeye niyetli sanki. Tutsa elini, oturtsa dizlerinin üstüne hayır, diyebilir miydi? Yapmasındı ama. Mahallede örnekleri vardı bunun. Anası az tembih etmedi: Sakın haa, namusuna…

Hasan eğilip hafifçe yanağından öpüyor Kevser’i, neredeyse dudağına değecek bir yakınlıkta. Sonra elini tutuyor, seviyor.

Mektup yazsam…

Okurum.

Umut gibi bir şey oluyor. Hasan sarılıyor Kevser’e. Memelerinin dolgunluğunu, sıcaklığını hissediyor. Kevser, Hasan’ın kaçamak bakışını yakalıyor. Yüzü kızarıyor.

Yağmur diniyor, bulundukları odaya güneş giriyor. Sıcakla beraber bir ağaç, ağacın peşinden de iki kuş giriyor içeri. Ağacın üstüne konuyorlar. Bir içeri bir dışarı gidip geliyorlar sonra. Gagalarında dallar, yuva yapma telaşı... Öyle bir an… Hasan, Kevser’in eşarbını alıyor başından, kokluyor, göğsüne dayıyor. Kevser’in eşarbındaki kiraz çiçekleri Hasan’ın ellerinde... Saçlarına dokunuyor. Bir kanepe, bir vitrin, ortada bir sehpa, camın önünde bir ağaç, dalında iki kuş, ikisi yan yana, ötede de dünya.

Ama seslerle dolu ötedeki o dünya... Odanın içinde seyyar satıcının sesi... Patates, soğan...

Askerde bol bol patates soyarız artık.

Soğan olmasın da.

Yüzlerde gülüş, ardından hüzün. Hasan dudağından öpmek istiyor, Kevser kaçınır gibi yapıyor. Eşarbını geri veriyor Hasan. Bir sigara yakıyor. Rüzgar yeniden esiyor. Odanın kapısı açılıp kapanıyor. Yaprakları dökülmüş bir ağaç giriyor içeri. Ağacın ardından bir bulut giriyor. Gelip güneşin önüne duruyor.

Susuluyor, bekleniyor ve ayağa kalkılıyor.

Ben gideyim artık. İnşallah sağ salim…

Kevser’in duaya açılan avuçlarına kar yağıyor. Hasan, Kevser’in avuçlarında mahsur kalıyor. İçeride tipi başlıyor. Vitrin buz tutuyor. Sehpanın üzerindeki bardaklar karla doluyor. Kevser giderken eşarbındaki donmuş kirazlar birer birer yere düşüyor. Kevser kapıyı itiyor ve çıkıyor. Yerde eşarbı… Demin yanında olan şimdi kapının ardında kalıyor.

İçeride, karla kaplı bir kışla kalakalıyor Hasan. Havada bir koku… Kıştan mı, ağaçtan mı, kuştan mı? Bilmiyor Hasan. Ve sonra görüyor. Telaşla ayağa kalkıyor. Önündeki merdiveni atlayarak iniyor. Dış kapıya doğru koşuyor. Eğiliyor… Elinde Kevser’in eşarbı… Derin bir nefes alıyor, içi Kevser’le doluyor. Kapıyı kapatıyor. Avluda ağır ağır, eşarbı koklaya koklaya dolanıyor. İçeride karı erimeye başlamış bir kış şimdi... Zaman geriye sarmakta. Hasan zamanın ağına takılmış, durmakta. Sular yavaşça çekiliyor, güneş bulutların ardından çıkıyor. Hasan kanepeye uzanıyor, avucunda eşarp, burnunda koku… Ve önüne düşen bir ağaç gölgesi sonra. Ardından sesler… Ağaçta iki kuş, yan yana, zihninde dolanıyor. Ve Hasan artık ne zaman bir kiraz kokusuna yakalansa Kevser’e sürüklenecek, biliyor.

bottom of page